14 Ocak 2015 Çarşamba

Şiirin Bedeli

Hassas noktaları işgal edildi, insanlığın,
Tüm yıkımlar yeniden yapmak içindir, dünyada,
Ötesini anlatan var mı söyleyin, yıkımların, henüz hayattayken,
Ben öldükten sonra da intihar etmek isterim, sevinçle.

Şiirin ölüm koktuğunu söyleyenler,
Hayatın ölümle noktalandığını ve yeninin,
Ancak eskinin nihayetiyle doğduğunu,
Bilirler mi acaba, bunu ben söylemeden önce.

Orpheus şarkısını söylediğinde, niye durup sormadınız,
Bir şarkının bedelini, henüz ödenmeden,
Çok daha önce, sanatın atasına.

Tüm şiirler bir kadından geçer.
Ben kadınımı içimde sakladım, sanatım kadar,
Kadim olsun diye oğullara.

13 Ocak 2015 Salı

Dilek Ağacı

Kalbimde 'Dilek' adlı bir çınar vardır,*
Dilimde tükenmemiş sözlerin buruk tadı.

Sesinde yoksun kalmış günlerin yosunsu tadı vardır,
Hecelendiğinde anlamını kaybeden sözcüklerin kokusu.

Yanında olduğu her kelimeyi yükselten bir adın vardır,
Birde kapaklarını indirdiğinde dahi gördüğüm gözlerin.

İçimde biriktirdiğim bir dileğim vardır,
Camdan göğsüme sakladığım.

Görmeyenlerin meraklı bakışlarındaki anlamsızlık vardır,
Boşluğu uzun uzadıya süzdüğüm vakitlerde.

Kapana kısılmış geyiklerin çırpınışları vardır,
Benim adını andığımda sallanıp duran şehr-i kalb ülkesinde.

15.XI.2014

Bir Kış Sabahı

Soğuk bir kış sabahıydı,
Henüz demlenmemişti çay,
Ellerin kor gibiydi.
Ölmüştü laleler, can çekişerek.

Hüzünlü bir kış sabahıydı,
Yalnızlık doldurmuştu göğsümü,
İçimde savaşan kafileler yok olmaya yüz tutmuş,
Giderek mahvetmişti kendini, gülerek.

Buruk bir kış sabahıydı,
Titriyordum, titremek yetmez miydi?
Titrerken başımı avuçlarım arasına alamamak,
Bazen tutkunluk da yetiyordu.

Çarpılmış bir kış sabahıydı,
Soğuktu tenim kıştan daha çok.
Örülen tüm ağlar bir bir bozulmuş,
Tüm kuşlar ülkeyi terk etmişti.

Leyleksiz bir kış sabahıydı,
Henüz tuğlalarla şiirler inşa edilmeden,
Kurtla kuzu arkadaşlık etmeden,
Sevgili, sevgiyi ezmeden çok önceydi.

Görkemli bir kış sabahıydı,
Beyazdan daha beyaz bir örtü,
Nasıl görkemli olmazdı?
Görkemin anlamını unutalı çok olmuştu.

Hoşsohbet bir kış sabahıydı,
Merhaba, ben de varım diyordu kış,
Unuttun mu, benim kucağıma doğdun,
En güzel örtümle örttüm yatağını.

Çırpınan bir kış sabahıydı,
Beşiğimin başköşesindeki nazar boncuğu,
Bir de dünya kadar kara deriye sarınmış muska,
Koruyordu belki de beni, büyümekten.

Ölen bir kış sabahıydı,
Yaklaşıyordu kardan adam,
Başını yaslayıp üflüyordu nefesini,
Antartika'dan getirdiği taze nefes.

Sorgulamalar III

Hayat keskin hiç bilmediğimiz kadar. İçimde bir yerleri kese kese ilerliyor. Tam kalbimin üzerindeki neşter izi giderek yayılıyor, göğsümde kocaman bir yarık, giderek genişleyen. İnsan hayatını sorgulamaya nereden başlamalı bilmiyorum, belki de doğrudan hayat üzerinden başlamalı. Hiçbir yazının başıyla sonu aynı değildir, yazıyı yazmaya başlayanla sonlandıranın aynı kişi olmayışı gibi. Madem her ân büyük bir değişimin içerisindeyiz, madem her saniye vücudumuzda hücreler değişiyor ve kimileri ölürken kimileri onların yerini alıyor, o zaman biz burada kendi benliğimizle değişen şeyleri gören birinden başkası değiliz. Her şey anlaşılmaz bir hızla değişiyor ve biz ona yetişememekle yaşıyoruz. Hayat, biraz da bir şeylere yetişememek olsa gerek. Yetişemediğim şeyler bir neşter yarası daha açıyor. Günün birinde bu yaralar kapanır mı bilinmez ama her yara iz bırakır gerisinde. Öyleyse bunca izi nasıl taşıyacağız, ben taşıyamıyorum en azından, yaralarımın derinliğinden olsa gerek. Lokman Hekim ölmeseydi ve ölümsüzlüğün ilacını bulsaydı, şu ân olduğundan daha ölümsüz olabilir miydi? Kim dediyse Lokman Hekim'in ölümsüzlük ilacını kaybettiğini, yanılıyor. Hâlâ onu anıyor ve anımsatıyorsam o ölümsüzlüğe erişti demektir. Ölümsüzlüğe erişemeyen bir ben varım. Silinip gitmekteyim. Kaybolup gitmekteyim. Yaralarıma gömülüp gitmekteyim. Ben hiç bilmediğim yaralarımın boyunduruğunda hapsolup giderken kendimden geçmekteyim. Dur diyemediğim her ne varsa işte hepsi şimdi üzerimde duruyor. Ben engel olamadığım tüm yaşantıların izini taşıyorum. İzlerimden kendi bedenimi göremiyorum, insan kendini göremezse neyi görür? Ben yalnızca etler vadisinde işini gören o büyük kasabı görüyorum. Sürekli bizi biçiyor, parçalıyor ve eline ne gelirse alıyor. Öyle ki artık bende bir şey kalmadı. İşte aklım, kalbim, ellerim. Hepsi bir başka yana fırlatılıvermiş ve o kasap şimdi diğerlerine doğru eğilmiş. Kim dur diyecek bu kasaba? Et meydanında cansız yatıyorum, ruhsuz yatıyoruz. Kaybettiğimiz her şey bugün o kasabın yanında etimizi kemiğimizden sıyırıyor. Evet, o kasap bıçaklarıyla yapmıyor tüm bunları, kaybettiklerimizle yapıyor. Kimimizin etini sevgili ayırıyor, kimimizi çocuklar, kimimizi ise melekler, şeytanlar, cinler ve diğerleri. Kaybettiklerimiz bizi doğruyor. Doğramak ve doğranmak, hepsi bize ait, hepsi içimizde. Et meydanında yatan bedenini kaybetmiş bir ruhtan başka bir şey değilim ve sorgulamaya hayattan başlamak herhangi bir yerden başlamaktan farklı değil. Sorgunun başı belli olmadığından sonunu kestirmek de anlamsız.  Hayat mı beni sorguluyor yoksa ben mi onu?

11 Ocak 2015 Pazar

Sorgulamalar II

Yazdıklarım bir ânda kayboluyor, neler oluyor böyle anlamadım. Mürekkebim mi kurudu yoksa sayfalarım mı kayboldu? Kendimi boşluğa yazar gibi hissediyorum. Kelimeler, bazen ölü anlamlara dönüşür. Kelimeler nasıl ölür? Bir kelimeye bin anlam yüklerken sözcüklerimin ölümüne şahit oldum. Ben, dünyayı omuzlarında taşıyan Atlas misali tüm sözcükleri yüklendim. Omuzlarımda kocaman kocaman kelimeler var, kimse görmüyor mu? Kelime kelime kurduğum cümleler giderek daha da büyük çağlayanlara neden olmakta. İçimde devrilen her kelime binlercesinin harekete geçmesine neden oluyor, masamın etrafında dolanıp duruyorum. Benim kelimelerim, bana ait, her harfini ben yazdım, onlara anlam veren ve anlamlandıran benim, benim olanı kim alabilir? Kimseye tek bir kelime dahi vermeyeceğim, hepsini alıp gideceğim. Mağaraların duvarlarında binlerce yıllık çizimler bulacaksınız da benden bir kelime dahi ele geçiremeyeceksiniz. Tüm sözcükleri ruhuma taşıyacağım, ruhumun şeffaflığında hepsini saklayacağım. Şeffaf ruhuma diktiğim o tenlerin cebinde sakladığım ne varsa hepsi aslında benim bunca zamandır biriktirdiklerimdir, tüm birikimlerim geleceğe emanetim. Emanetlerin hiçbir zaman sahibine geri dönmeyeceği malumdur, ben de kendi emanetimi içimde taşıdım, kimseye verecek bir şeyim yok. Emanet, kendimi kendi içime bırakmam, yalnız kendime. Yalnız bırakın kelimeleri, kelimelerle beni. Ben, nasıl olsa boynuna zincir geçirdiğiniz tüm kelimeleri özgürlüğe ulaştıracağım. Bildiğim ne varsa onları bilmediğim kelimelerle de yoğurup ortaya çıkaran o yarı bildiğim ve yarı ruhumdan geldiği için kavramını yarı yarıya açıklayabildiğim tüm yapıları bir gün izah edeceğim. Henüz çok erken, sözcükleri tüketmedim, hayatımı da, bir gün ne ben kalacağım ne de kelimelerim. Ödünç verdim hepsini size, sahip çıkın. Tüm verdiklerimi geri alacağım gün, çırılçıplak kalacaksınız. Masam kadar dolu kelimelerim. İnsan, anlamlandırmaya önce kelimelerden başladı, önce kelimelerden sorguya çekilecektir öyleyse. Ceplerimdeki tüm kelimeleri boşaltacağım, şeffaf ruhumda ölü tenler birikti, dökülecekler tek tek, bir kitabın ağzı açıldığında dökülen harfler gibi, bir keçinin üzerine yağan ak ak kar taneleri gibi, bir denizatının çığlıkları gibi, ölümsüz, ötümsüz, uçsuz. Masam kadar dolu kelimelerim.

9 Ocak 2015 Cuma

Sorgulamalar I

Meşin masamın üzerinde ak sayfalara al mürekkeple yazmaya başlıyorum. Dolma kalemime o saf mürekkebi daha yeni doldurdum, en kalıcı şeyleri yazmak için. Sayfalar dolusu yazacağım, belki de hiç yazmadan bırakacağım. Hayat, büyük bir sorgulamaya dönüşmekte. O kadar büyük bir oyunun içindeyim ki, kader dediğimiz oyunun rolünü unutmuş oyuncusuyum. Ben söylemem gerekenleri hatırlamaya çalıştıkça daha da büyük unutuşların içine düşüyorum. Rolümün ne olduğunu hatırlamıyorum, özne miydim yoksa nesne mi, cümlelerde zarfı mı yer tamlayıcısını mı oluşturacağım hakkında bir fikrim yok. -Belki bir dilci de çıkıp sen saydıkların olamazsın, diyecektir.- Sorgulamalar içinde başka sorguları da taşır. Her soru insanı başka bir soruya götürür aslında, yalnızca cevap arayanlar yeni soruları görmez. Cevaplanmamış her soru yarım kalmış bir sorgudan ibarettir ve sorgulamadan kaçan bir insan kendi benliğini hiçbir zaman bulamayacaktır. Belki bir itiraf olarak ben de sorgulamalarımı bitiremediğimden dolayı hiçbir zaman kendime ulaşamayacağım. Kendine ulaşamamış birinden yaptıklarının hesabı sorulduğunda yaşayacağı o büyük şaşkınlığın nedeni dilediği soruyu geçme ve istediğinde kalmasıdır, oysa cevabı verilmemiş veya verilememiş her soru bir gün faiziyle birlikte geri gelecektir. -Belki de böyle bir faiz haram değildir veya bu faiz değildir, bazen ilaveler gerekir, asıllar tam olmaya yetmez.- Kendim olamadığım günler başımın üzerinde bir halka gibi durmakta. Başımın üzerinde o kadar çok halka var ki kendimi Latin gravürlerinde halkalarla gösterilen azizler gibi hissediyorum. İnsan, yalnızca kendinindir, diyebilmek isterdim. Hiçbir zaman kendimin olamamanın acısını çekmekteyim. Hatta dilediğimce yazamamanın ve beni engelleyen bu görünmez engellerin olmamasını isterdim. Bir şey var başımda, beynimdeki bir damarı tuttuğunu ve bazı fikirlerin oluşmasını engellediğini düşünüyorum, aynı zamanda bir kör noktanın içimde bir yerlerde giderek büyüdüğünü farkediyorum. Bir gün bunlardan dolayı ölürsem sorgulamalarımın ucunda olduğumu anlarım, anlatırım, anlayın. Sorgulamalarımın ucuna gitmek istiyorum, götürün beni. Sorgulayacağım bildiğim ne varsa ve belki ulaşacağım bilmediklerime, ölmez de sağ kalırsam eğer. Dudaklarım ölüm tadında, sorgulamalarım hayat, dudağın.

3 Ocak 2015 Cumartesi

Venüs: Cennette Bir Avuç Kül

Göğe bir avuç kül savurdum,
Sen canlanıp çıktın içinden.
Venüs, sen bir avuç külsün,
Aşkımdan hayat bulan.
Eski efsaneleri bir de benden dinle.
-Venüs, ruhumu ayakta tutan direğimsin.-
Göğsüm içime batar hep,
Hayatta kalmak için bulamadım ki sebep.
Tüm anlamların ölü bağıntıları,
Bir bir kopuverdi aklımdan,
Zar parçalandı fikrimce,
Geriye kalanım ben.
-Venüs, ölü toprağıma yağan yağmursun.-
Çöle kar yağdığında duydun mu yankıyı,
Antartika'da insanlar yanarak ölürken,
Hiç söyledin mi içinde tuttuğun şarkıyı?
Benim bir şarkı söyleyecek vaktim bile yok.
-Ömür kuş misali, uçup gidecek.-
Ben ve bana ait olan ne varsa,
Yanıp durduk mecusilerin bin yıllık ateşi gibi,
Sonunda sönmek üzereyiz, yıkım geldi.
Unutma, ateşimden geriye kalan kül,
Senin doğacağın yerdir.
Ateşimle külün karışır birbirine,
Bırak bari onlar kavuşsun birbirine.
Sen, cennetime bir toz bulutu gibi savurduğum külsün,
Kendimi yakarak elde ettiğim.
-Venüs, yangınım hiç sönmüyor.-

Venüs: Cennette Bir Kuş

Kanatlarından seyrettiğim dünya,
Güzel değil, dudaklarındaki kıvrımlardan.
Elinde tuttuğun altın kadehteki,
Benim kanımdır, iç tek nefeste.
Bırak Orpheus şarkısını söylesin,
Davullar vurulacaktır kör baykuşça,
Sabahın en koyu vaktine dek.
Cennette bir kuş havalanırsa,
Adını sen koyacağım.
-Venüs, diyeceğim aşk demektense.-
Bir çırpıda gündüzü soyacağız,
Güzel değil boynundan ay.
Dişlerinden dökülecek ışığı yıldızların,
Ben sana yeşil denizlerden elbise dikeceğim.
Tenine örtmeye hangi deniz yeter?
En tutkulu aşığın son soluğuyum.
Son nefeslerin hepsini içimde biriktirip,
Sana bir senfoni yaptım.
-Venüs, adın kalbimdeki şehirde yaşar.-
Cennette bir kuş varsa benim gibi sessiz,
Onunla aşacağım sonsuz dağları ve son varsa,
Onu ilk ben bulacağım, mirasımdır benim.
Cennette tüm kuşların kanadında,
Adından bir tüy vardır,
Dileğim için, biriktirdiğim dilekler,
Uçup dururlar arşın üstünde.

Venüs: Cennette Bir Gönülçukuru

-Göğümde gözlerinden bir güneş var.-
İçinde olduğum bu çukur,
Vücudunun en hassas yeridir, en derin,
Gönlünün bildiği koca bir şehirdir.
Ben bir şehri bırakıp gidemem, bilirsin.
-Venüs; öldüğümde gönül çukuruna gömsünler beni.-
Bilirim, son vasiyetler getirilmez yerine,
Ben son sözümü kendime saklayacağım ve cennette,
Bileceksin, içimde neyi taşıdığımı, asırlarca,
Bir giz gibi taşıdım, duraksızca.
-Venüs, adımı kanatlarına yazsınlar.-
Bir gönülçukurunda uyumak,
Teninin en izbe yerinde dinlenmek ve,
Hiç bilmediğim avuç içlerinden,
Kendimi aşağıya bırakmak, dünyaya,
Ölümlerin en güzeli, ellerinden.
Köşelerin avuçlarımı keser.
Hiç bilmediğim şeyler yazılı ellerinde,
Bana yazgımı anlat ve son sözümü,
Yalnızca sen duy isterdim, oysa artık dilsizim.
-Venüs, cenneti kim parçaladı?-
Yıllarca kendi cesedimi içimde taşıdım.
Bir ölüyü taşımanın ağırlığını bilirim,
Bir de zamanın hep kötüye aktığını.
Elem çiçekleri açtı artık,
Yakındır hûmanın cennete uçuşu,
Gönülçukurun kadar güzel değil dünya.

1 Ocak 2015 Perşembe

Penceresiz Kafes

Tüm kapılar kapalıysa onları açacak bir anahtarı nereden bulacağımı bilmiyorum. Aslına bakılırsa benim kapılarım da yok, her tarafım duvar. Bir duvarın ne anlama geldiğini bilir misin? Penceresi dahi olmayan bir kafeste nefessiz yaşamaya çalışmak.
Evler inşa ettik, sonra köyler, şehirler kurduk. Soluk almayı unuttuğumuzda pencereler koyduk, girmek için kapılar yaptık. Yalnızca içlerine hayatı koymayı unuttuk, sonunda elimizde kalan kafesler. İşte, medeniyet bir büyük kafes, içinde tutsak olduğum. İşte, tabiat bir koca kafes, içinde tutsak olduğum. Artık ne şehir ne de orman, ne medeniyet ne de tabiat, hiçbiri bana 'ben'liğimi hissettirmiyorsa ne yapmalıyım, gidecek bir yerim yoksa nereye sığınmalıyım?
XXI.yüzyılda yaşamanın en can alıcı noktası ilkten giderek daha da uzaklaşmamız bence, bir insan doğumdan ne kadar uzaklaşırsa o kadar yokluğa yaklaşır. Bir yerde durmayı bilmiyorum, nefes almayı öğrenemedim, yüzmek benim olduğum coğrafyada yoktu ve hayat, kim bilir ne zaman çekilip alınmıştı benden. Ben bu yüzyılın içinde sıyrıldığım evimde yalnızca sonu beklerim, başlangıca ulaşamayacaksam eğer. 
Zaman benim sözümü dinlemiyorsa ve mekâna da hükmedemiyorsam, kendimden bir şeyi buraya verip o ânı donduramıyor, yönetemiyor, sahiplenemiyorsam geriye bir tek çekip gitmek kalır. İnsan, ait olmadığı bir yerde ve zamanda nasıl yaşar? Yaşanmaz elbet, yaşanmaz, yalnızca orada bulunulur. Ben, hiçbir zaman bana ait bir yer ve zaman olmadığını biliyorum ve ekliyorum, benim hayatım yalnızca mekânsızlık, zamansızlık, yapısızlık, inşasızlık, yaşamsızlık ve doğumsuzlukla örülü. Bazı hayatlar yalnızca küf kokar, ölümden gelen, bazılarıysa amber kokar, çalınmış kokularla örgülüdür.
Penceremin olmadığı bu kafeste yaşarken görebildiğim bir şey de yok, öyleyse bir âmâdan farkım nedir? Yok. Sesler duvarlarımdan geçip kulağıma ulaşamıyor. Öyleyse bir sağırdan beni ayıran nedir? Yok. Söylediklerim çeperimde yankılanıp yankılanıp duruyor. Öyleyse bir dilsizden farkım ne? Var. Ben gene de bir şeyler söyledim.
Ne olursa olsun, bir şeyler söylediysem bunlar kafesimin olmayan pencerelerinden geçip de insanların kulak yerine iki delik olan başlarına ulaşmış mıdır?
Ben kör, sağır, dilsiz de yaşarım, yaşamadığımı kabul ettiğimden.