27 Ekim 2012 Cumartesi

Biraz Uyu

Uyumak, unutmaktır.
Belkide unutamamak.
Kim bilebilir?
Ama istediğim şey uyumak.
Uyandırılmadan saatler boyunca uyumak.
Komşunun haşarı gürültücü çocuklarından uzakta.
Dipsiz bir uyku aleminin içinde vakit kavramından yoksunlukta uyumak.
İnsanların anlamsız kaygı ve davranışlarından bi'haber uyumak.
Sonunu düşünmeden özgürlüğü hissederek uyumak.
Gözlerini açabilme ve oyunu bozabilme hakkına sahip olarak uyumak.

Uyumak. Birazcık uyumak.
Uyku; pekçok şeyi unutturabilecek kabiliyette bir ilaç.
Bize verilmiş en değerli hediyelerden.
Yorgunluklarla beraber; umutsuzluğu, ümitsizliği, hissizliğide alıp götürür.
Senaryosunu bizim yazdığımız oyunu oynama hakkına sahip olmaktır.
Bütün düzeni yıkıp yeniden yapabilmektir.

#
Uyu.
Biraz.
Uyumak.
Hissetmek.
Kavrayabilmek.
Özgürleşebilmek.
Anlamlaştırabilmek.
Modernleştirebilmek.
Kavramlaştırabilmek
Dokunabilmek.
Doyabilmek.
Unutmak.
Biraz.
Uyu.
#


Sadece çocukken uyanıksındır bunu bil.
Her şeyin farkındasındır, her sese dönüp bakarsın.
Büyümek; uyumak ve unutmak gibidir. Ve büyüklerin dediği gibi: uyuman gerekli büyümen için. Sağır ediyorsa sessizlik ve kör ediyorsa aydınlık, sadece sana görünen ve kimseleri inandıramadığın bir hayalet gibi yanı başında oturuyorsa yalnızlık, bu gece.Hep aynı saatte kapını çalan bir düşman gibi bekliyorsa seni ve canına kastedecek bir kılıç gibi sallanıyorsa tepende, unutabilmek için hepsini; biraz uyu.
[Zakkum & Cem Adrian - Biraz Uyu]


26 Ekim 2012 Cuma

Dikenli Yollar

Dikenli yollarda yürüyorum.
Adını bilmediğim bir evrenden geçiyorum.
Kimsenin sulamadığı çiçeklerle bezeniyorum.
İnsanların korktuğu karanlıklara giriyorum.
Yüzmeyi bilmezken senin denizine dalıyorum.

Sessiz bir vakitti. Bir uçurum kenarına doğru ilerliyordu ayaklarım. Güneş elini eteğini çekerken gökyüzünden, arkasında kızıl gölgesini bırakıyordu evrenimde. Kuşlar göç etmekteydi yeni diyarlara, yeni yaşamlara. Herkes için gitme vakti geliyordu. Ayaklarım takılıyordu yerdeki gölgelere. Adeta tutup bırakmamak için kendini parçalayıp tuz buz oluyordu kaya parçacıkları. Şelalenin akışı yavaşlıyordu, ona geleni kabul etmek istemiyordu sanki. Ağaçlar yapraklarını döküyordu. Çiçekler ağırlıklarından kurtuluyordu. Her şey için değişim vaktiydi. Balıklar zıplıyor kendini belli etmeye çalışıyordu. Herkes hızlıca yürürken yolunda ben dikenli yolları adımlıyordum.
Sessizce ve soluk almadan.
Mevsimlerden sonbahardı, herkes gitmişti, her şeyi silerek.

D imdik durup tepenin ardında
İ smini haykırdım gökyüzüne
K eskin kokusu sarmışken dört yanımı
E şsiz neşesi sardı ruhumu
N erden gelir bu hissiyat
L ütfen kendini belli et
İ smini bana bahşet

Y olculuk uzun süreceğe benziyor
O nurunu yanında tut ve yukarı çek
L ütfeyle kalbini bana ve sabret.

Saçmalamalar Kitabım III




25 Ekim 2012 Perşembe

Mümkânsıza Yolculuk

Mümkânsız.
Mümkün ve imkânsız kelimelerinin birleşimi ve türetilmesiyle oluştu bu kelime.
Mümkün olanın en iyisini elde etmek istiyoruz.
İmkânsız denilen her şeyi muhakkak imkânlar dahilinde yapmak istiyoruz.
Peki bu ikisinin kesişiminden ne çıkar ortaya?
Yeni bir doğuş, yeni bir nefes, yeni bir ses çıkar.
Yeni bir bakış açısı meydana gelir.
Yaşadığımız ortamda genelde iki tiplemede insan vardır.
Bunlardan ilki her şeyi yapabileceğini sananlar sınıfıdır.
Bu guruptakiler kendilerini tiranlaştırmış olup dünyaya gökten bakarlar.
Gözleriyle etraflarını süzerler ancak hiç kendilerine bakmazlar.
Kendilerine baktıklarında büyük bir boşluk görecektirler.
Bu boşluğu kendilerinden değil çevrelerinden bilirler.
Boş insanların bir araya gelmesiyle dolu bir toplum meydana gelmez.
Birey sayısı arttı diye insan sayısı artmaz.
Diğeride elinden hiçbir şey gelmediği için bütün varlığı imkânsız olarak niteleyenlerdir.
Buradakiler bir şeyi başarmak için uğraşmazlar.
Onlar için yapılacak şeyler; yapılmış şeyleri tekrar etmektir.
Yaşantıları belirli kalıpların peşinden gitmektir.
Kendi fikirleri yoktur, kendi duyguları yoktur, kendilerine ait bir şey yoktur.
Onlara ne verilmişse onu yaşarlar.
Bir nevi ezber yapmışlarda onu dile getiriyorlar gibidir.
Sağdan soldan duydukları aşkı yaşarlar, sağdan soldan duydukları şeylere 'doğru' derler.
Sağ ve soldakiler neyse onlarda onların bir parçası olurlar.
Bu olguların tamamını yıkmak istiyorum.
Balyozla bu duvarları yıkmak istiyorum.
Bütün kalıpları ve kalıplaştıranları mümkânsızın içinde eritmek.
Artık yeni bir dünya kurmalıyız.
Baştan inşaa etmeli, her şeyi olması gerektiği gibi yapmalıyız.
Pılımızı pırtımızı toplamalı ve artık bu yola çıkmalıyız.
Mümkânsıza yolculuk için vakit geldi.
Yolcu kalmamalı.

Haydi Abbas; vakit tamam.  
Akşam diyordun, işte oldu akşam. 
[Cahit Sıtkı Tarancı - Abbas]


24 Ekim 2012 Çarşamba

Modern Çağın Gebeliği: Karanlık Çağ

Karanlık çağa doğru gidiyoruz.
Geleceğimiz geçmişimizden daha karanlık görünüyor.
Daha doğrusu herhangi bir gelecek görünmüyor.
Çağımız içerisinde bütün çirkef, karanlık ve öfkeyi barındırıyor.
Dünya bütün öfkesini bu yüzyıla saklamış olmalı.
Bütün nefretler bu yüzyılda fiilen hareket bulmuş.
Bütün intikamlar bu yüzyılda göstermiş kendini.
7 belalı bir yüzyıldayız.
Dünya yaratıldığından beri daimi olarak daha karanlık olmaya doğru yol alıyor.
Her geçen yıl karanlığa bir adım daha yaklaşıyoruz.
İnsanlığın doğasında olmayan, mağara adamı olarak tabir ettiğimiz insanların yapmadıkları şeyleri yapıyor, onların hiç yapmayacakları durumları uyguluyoruz.
İdam, infaz, işkence. Hepsi bu yüzyılda hayat buldu.
Topraklarla kaplı olan dünya bu yüzyılda betonlaştı.
Bireysel ilişkilere ve iletişime dayalı olan her şey bu yüzyılda bozuntulara uğradı.
Hangi yaratık daha medeni şimdi?
Hayatını ormanda manda avlayarak geçiren mağara adamı mı?
Şehrin göbeğinde para kazanmak için insan avlayan tüccar kılıklı beyefendilerimiz mi?
Hangi yüzyıl daha aydınlık?
İnsanın hücresine kadar deşipde elle tutulur veri kazanamayan modern çağ mı?
Ateş yakmayı bulduğunda tarihi değiştiren karanlık çağ mı?
Geçmişe gitmek için fırsatlar arıyoruz.
Zaman makinesi hayâline kapılıyoruz.
Tarih çağlarının kokusu burnumuzda tütüyor.
Henüz daha karanlığa gebe olan; modern çağımızın içi çürüyor.
İçine büzülmüş, yosun bağlamış, taş tutmuş.
Doğal olmak, doğallık adı altında kendi özümüze dönmenin peşindeyiz.
Peki öyle ya bende soruyorum şimdi, ne vardı bu kadar bozulacak?
Çok mu iğrendiniz mağara adamından?
Oysa şimdi onun elinden bir salkım üzüm için neler vermezdiniz.
Çok mu iğrendiniz kocakarı ilaçlarından?
Oysa şimdi her 'şifalı' denilen ürüne ne hülyâlarla atlıyorsunuz.
Şimdi insanlarımızı yontmalıyız.
Yontulmayan insan, yanlış yere kök salacaktır.

Karanlık Çağ'dayız, hemde çok karanlık.
Aydınlık bir yol bulunamayacak, hemde hiç bulunamayak.

Kırık Düşler Bulvarı

Kimsenin olmadığı geç bir saatte geçmekte olduğumuz uzun bir yoldu.
Sonu görünmeyecek kadar uzun, karanlık ve bittabii sessiz.
Rüzgar fısıldar gibi bir şeyler söylemekteydi.
Gecenin karanlığı ruhumuza saldırmakta ve kendine doğru çekmekte oldukça kararlıydı.
Attığımız her adım aydınlığa doğru bir kaçış gibi.
Ayakuçlarımızı aydınlatan lambalar yol gösteriyordu biz yolunu bilmeyenlere.
Işığın götürdüğü yere doğru gidiyorduk bilincimizi kaybederek.
Hayâllerimizde yürüdüğümüz bulvar kadar sessizdi.
Sadece kurduğumuz ancak inşaası için hiçbir şey yapmadığımız şeyler kaabilindeydi.
İnsanoğlu durup hiç düşünmez mi?
Düşlerini gerçekleştirmek kendi ellerindeyken üstelik.
Henüz vakit varken yapılması gereken çok şey var.
Düşlerimizi paramparça etmek için henüz erken.
Tutunmak için daha var, var olmasına ama tutunmaya çalışanlar için.
Kırış Düşler Bulvarı uzayıp gidiyor; uzun, karanlık ve bittabii sessiz hat boyunca.
Sınırı olmayan bir yol aslında bu.
Hattı geçmek çok kolay, geri dönmeside kolay olduğu gibi.
Kırıl Düşler Bulvarı'ndan sıyralalım artık.

Yalnız bir yolda yürüyorum.
Bildiğim tek yolu.
Nereye gider bilmiyorum.
Ama benim evim olmuş ve yürüyorum yalnız başıma.
Bu boş sokakta yürüyorum.
Kırık Düşler Bulvarı'nda.
Şehrin uyuduğu yerde.
Yürüyorum yalnız başıma.
Bir gölgem var yanımda yürüyen,
Sığ kalbim var, tek çarpan.
Bazen birileri beni bulsun istiyorum,
O zamana kadar yalnız başıma yürüyeceğim.
Yürüyorum hat boyunca,
Tam sınıra.
Uçurumun kenarında ve yürüdüğüm yerde yalnız başıma.
Satır aralarını okuyorum.
Ne halt yedi ve her şey yolunda,
Hayati verilerimi kontrol ediyorum ki,
Aklımın bir yerinde bölüyor beni o.
Bir ben varım ve yürüyorum yalnız başıma.
Bileyim hala ayaktayım ve yürüyorum yalnız başıma.
Yürüyorum yalnız başıma.




23 Ekim 2012 Salı

Şeytana Satırlar

İçimizdeki Şeytan'a satırlar.

"İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki neşeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizdeki şeytan yok... İçimizdeki aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..." 
[Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan]

Ş eytan kuşatmış içinde olduğum evi,
E ritmiş bütün hassasiyet noktalarımı,
Y arınlara bağlı kalmış bütün umutlar,
T ohumları çimlenmeyi becerememiş.
A slı olmayan iftiralarla saldırmış önündekine,
N asıl, neden, nerde diye düşünülmemiş.
A cımasızca yargılanmış.

S atırlarla bütün kemikleri parçalanmış,
A ntihümanistçe duygularla işlenmiş zihinler,
T iranları titreten sesler yankılanmış,
I rakta* olanlar dibimizde bitivermiş.
R adyum kadar sonu yok sanılmış bedenler.
L al olmuş çevirmiş dünyamızı,
A ay olmuş aydınlatmış simsiyah gecemizi,
R aks edip kesmiş son nefesimizi.

*('Gözden ırak olan gönüldende ırak olur.' deyimine gönderme.)
Amaçsızca bir şiir denemesi.


Hoşgeldin, çalmadan gir içeri.
Sen geldin, tanıdım gözlerini.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Pazartesi Sendromu

Pazartesi sendromu var çoğu kimsenin şikâyet etmekte olduğu.
O sendroma dahi uzak kaldığım günlerim var şu sıralar.
Günleri birbirinden ayırt edemiyorum.
Günler, haftalar birbirine girmiş.
Zincirler halinde peş peşe sıralanmış.
İnsan her şey için şükretmeli.
Verilen her nimet için, her anımız için.
Birkaç ay önce belki küfrettiğimiz Pazartesi günü artık sadece bir isim.
Bütün günler aynı tempoda.
Aynı yorgunlukta.
Hem fiziken, hem mental açıdan.
Pazartesi sendromuna özlem duyuyorum şu sıralar.
Büyük bir hırsla ona tekrar kavuşmak istiyorum.
Bugün Pazar dendiğinde mutlu, yarın Pazartesi dendiğinde canı sıkkın birisi olmak istiyorum.
Bütün bunları bir Pazar gecesinde, Pazartesi'ye bağlanan saatlerde yazıyorum.
Duygulardan yoksunmuşum havasıyla, hislerim kaybolmuş gibi.
Çünkü biliyorum, ertesi günde farklı olmayacaktır.
Biliyorum.

Günlüğüme Karalamalar;
21.10.2012 Bir Pazar Gecesi

21 Ekim 2012 Pazar

Sinyorita'ya Mektuplar

Sevgili Sinyorita;
Ömrümüz atın dörtnala koşuşu kadar süratle ilerlemekte.
Yaşımız takvimden koparılan her bir yaprakla büyümekte.
Saçlarımızdaki akların sayısı nefes alışımız kadar hızla çoğalmakta.
Hiçbir anı durduramadan yaşlanmaktayız.
Hiçbir saniyeyi geri alamayacak kadar aciziz.
Bu kadar acizliğin içerisinde her şey bizimmiş edasıyla böbürlenmekte insanoğlu.
Hayat; kaçık bir uyku aslında.
Hiçbir zaman onu tutamayacağız.
Hiçbir zaman ona yetişemeyeceğiz.
Hiçbir zaman onun farkına varamayacağız.
Geçen her saniyeye bir anlam yüklemek, geleceğimizi tek bir amaç uğruna feda etmek elimizde.
Yaptığımız bütün davranışlara bir gaye ekleyebiliriz.
Aldığımız her nefesi bir uğurda kullanabiliriz.
Buna karşılık ömrümüzü çürütedebiliriz.
Güneşte eriyen buz kütlesi kadar hızlı geçiyor zaman.
Bedenimiz giderek yaşlanmakta.
Bu yaşlılık bazılarını olgunluğa eriştirirken bazılarını çürütüyor.
İkisini ayıran yapılan müdehalelerdir.
Bakımsız kalan otlar yabanileşmeye mahkûmdur.
Sende hücrelerine kadar kendini kontrol etmezsen yabanileşeceksin.
Yabanileşen otlar çekilip atılır, diğerlerine zarar vermesin diye.
Sende varlığını farketmezsen çekilip atılacaksın.
Diğer insanlarıda zehirlememen adına.
Kendin değerlendiğinde çevrenide yükseltirsin.
Pekçok şey bizim müdehalelerimiz ekseninde gerçekleşiyor.
Kaçırmış olduğumuz uykumuza geri dönelim.
Saçlarımız beyazlaştıkça biz olgunlaşalım.
Nefes alışlarımız yavaşladıkça zihnimiz hızlansın.
Dörtnala koşan atımız bizi birbirimize kavuştursun.
Bu dipnotlar silsilesi noktalansın.
Geçen saniyelerimiz bu yazıyla anlam kazansın.
Gelecek adımızı yüceltsin.


Hayat; denizde dalga gibidir. Bazen yükselirsin, bazen devrilirsin.

Perspektif

Dünyayı çizgi roman olarak algılamak istiyorum.
Bütün boyutları bir kenara bırakmak istiyorum.
Çizimlerle, biçimlerle, şekiller vermek geçiyor içimden.
Çizgi roman karakterleri kadar sempatik olmalı insanlar.
Söyledikleri sözler uçup gitmemeli.
Malum, söz uçar yazı kalır.
İhtiyaçları kesin hatlarla çizilmelidir.
İdeallerinin peşinden büyük bir arzuyla gitmelidir.
Son sayfalara doğru şiddetlenen arzu en başta dahi hissedilmelidir.
Sayfaları çevirme hızı arttıkça kalp atışlarının hızıda artmalıdır.
Perspektif bir algılama kazanılmalı bazen.
Her yolun varacağı nokta hesaplanmalı.
Çok derinlemesine düşünmekten sıyrılmalı.
Basit şeyler doğru şeylerde olabiliyor.
Bunuda kavrayabilmeli insan.
Tek bir çizgiyle çözülen Geometri sorusu gibi.
Okuduğunu anlamaya dayalı Türkçe sorusu gibi.
Basit düşünce doğruya götürür.
Gerçekten basit düşünmeyi başarabilirsek.
Ama biz bir şeyin köklerine inmeyi o kadar sık yaptık ki artık basit kavramı yeterli olmuyor.
İnsanın soy seceresine kadar tanımak istiyoruz.
Dünyadaki bütün moleküllerin atomlarını öğrenmek istiyoruz.
Canlılığımızın bütün hücresel fonksiyonlarını anlamak istiyoruz.
Basit düşünmüyoruz.
Basitleştirmiyoruz.
Perspektif bir dünya görüşünü sergilemeliyiz bazen.
Boyutları kendimiz çizmeliyiz.
Kalemimiz bizim istediğimizi bize vermeli.
Bizden istenen, bizde istediğimizde gerçekleşmeli.


19 Ekim 2012 Cuma

Hokkabaz

Üzerinde bulunduğumuz betonarma yapı sahne gibi geliyor.
Hokkabazlık numaraları sergilenmeye başlıyor.
Havada toplar yerine ayaküstü binbir yalan çevriliyor.
Ellerdeki kırbaç insanları kamçılıyor.
Dillerden bal yerine zehr-i zakkum damlıyor.
İnsanların ağızları sulanıyor.
Numaralar insanları etkilemek için sergileniyor.
Oysa insanlar hipnotize olalı yüzyıllar olmaktaydı.
İnsanlık tarihteki hokkabazlıkların bir bütünüydü.
İnsanlık tarihi kadar uzundur hokkabazlığın tarihi.
Oyunlar hep sergilendi.
Aldanışlarla beraber geldi zaferler, buhranlar.
Elleri hızlı hareket edenler çaldı.
Dilleri kıvrak olanlar çeldi.
Geriye sadece bir yığın seyirci kaldı.
Oynanan oyunun farkına varamamış.
Farkına varamadığı için oyunu büyülü bulmuş.
Büyülü bulduğu için hokkabazı gözünde yüceleştirmiş.
Kelimeler bir hokkabazın ağzında farklıdır.
Kelimeler ondan iğrenirken, o; kelimelerle güçlenir.
Adeta onu besler, büyütür.
İnsanlar anlayamadıkları şeyleri doğaüstü olarak nitelemeye alışıktır.
Bilmedikleri şeyleri gördüklerinde mucize demeye hazırlıklıdır.
Alışkanlıklarını değiştirmediğin sürece hükmetmek elindedir.
İnsanların istedikleri sadece budur; gösteri.
Sıkı bir oyun.
Çılgınlar gibi alkışlarlar.
Deliler gibi bağırırlar.
Ve sonunda hep dünyayı yönettiklerini düşünürler.
Ve her şeye rağmen bunu söylerler.
Hayır.
Dünya hokkabazların, sergilemekte oldukları bir oyundan başka bir şey değil.
Olmadı. Olmamıştır. Olmayabilir.

O ki Hokkabaz, dili kıvrak bir kamçı gibi,
Sözleri petekden damlayan bal kadar tatlı.
O ki Hokkabaz, gözleri bedenleri delecek gibi,
Zihni dünyayı yönetmek için kurgulanmış.