Adem'den Havva'sına etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adem'den Havva'sına etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2015 Cumartesi

Adem'den Havva'sına XXX

Havva'ya;
Saatler saatleri, günler günleri, aylar mevsimleri, yıllar asırları kovalıyor Havva; bu eşsiz döngü kendi içinde tekrarlanıp duruyor.
Hiç bilmediğim bir zamanın hiç bilmediğim bir noktasındayım ve yalnızca hayalinle yoldaşlık edebiliyorum.
Uçsuz bucaksız bu topraklar nerede nihayete eriyor bilmiyorum ama o son noktada dahi senin olup olmadığından emin değilim; sonunda senin beni beklediğini bilsem cehennemi yüzerek geçer cenneti uçarak aşar ve en tepede beni bekleyen kollarına gelirdim ama bildiğim tek şey yokluğun.
Yokluk, o adı sanı belli olmayan cehennem, çöl, ıssızlık, ne kadar da keskin ve acı.
Tüm acılar yalnızlıktan kaynaklanırsa yalnızlığın da yalnızca senin olmayışından kaynaklandığını söylemek gerekir Havva, çünkü yalnız olmak bir başka insandan yoksun olmak demek değildir, yalnız olmak Havva'sız olmak demektir.
Ne sesler ne görüntüler ne duyular ne de sıcaklık, hiçbiri tek başına var olamıyor ve hepsini birbirine muhtaç.
Sağır olsam sesi olmayan bir doğa, kör olsam göremediğim bir evren, duyumsayamasam hissedemediklerim ve algılayamasam ısının tüm anlamsal katmanları yok olur gider; oysa ben hepsi bir olduklarında onlardan zevk alıyorum, tek başlarına hepsi eksik ve görülmeye değer değil.
Gece gökyüzüne baktığımda yıldızların birbirlerinden ayrıksı duruşlarından anlamlar çıkarmaya çalışıyorum; güneşle ayın birbirine değememelerinden ve kavuşamamalarından anlamlar çıkarıyorum; denizle toprağın hangisinin diğerini daha çok örtmek istediğini merak ediyorum, acaba deniz mi toprağı daha çok seviyor ve onu her şeyden korumak için üzerine kendisi kapanıyor yoksa toprak mı denizi daha çok seviyor ve onu kendi derinliklerine alıp her yeri kaplamak istiyor; hangisi hangisini, kim kimi; aklım kendi kendine dolanıp duruyor Havva ve sonunda duruyor, galiba aklım başımdan gidiyor, yel esince yaprakların ağacın dallarından ayrılıp kopup gidişi gibi.
Sebepsiz değil hiçbir şey; yapraklar ayrılıyorsa ağaç dallarından elbet bir daha doğmak, daha gür doğmak içindir; dallar, yaprakların kopup gitmesine izin veriyorsa elbet onları tekrar tekrar doğurmak içindir, daha güçlü ve daha güzel; aklım da işte böyle çekip gidiyorsa seni daha iyi, daha güzel canlandırmak içindir, içime yeni yeni Havvalar doğurmak içindir.
Kendimden kopup gidesim var Havva, bedenimi burada koyup gitmek istiyorum, denize dalsam ve en dibe varıp orada herkesten saklansam, fark eder mi şu ânki halimden, şimdi bile kim beni görüyor ki Havva?
Yalnızlık demektir ki Havvasızlık, Havvasızlık demektir ki yalnızlık ve Adem demektir ki 'Havvasız olan', 'Havvasız olan' demektir ki Adem.

Bir ben bilirim seni Havva, tutup içimde saklmayı dilerim.
XXX

5 Şubat 2015 Perşembe

Adem'den Havva'sına XXIX

Havva'ya;
İçimde kökenine inemediğim bir korku var, sadece korku, başka hiçbir kelimeyi yanına koyamam.
Sebepsiz korkular nedeni sonra anlaşılan felaketlere götürür insanı Havva, tıpkı herhangi bir konuda en uç noktadayken her şeyin tam tersine dönmesi gibi; güneşle ayın ayrıksı tutulmaları gibi.
Hayvanlar görüyorum ve her biri bir başka mucizeyi bana fısıldıyor; kimileri soluksuz denizin altında kimileri ise konmaksızın tepemde, kimileri dünyayı kuşatır bir ânda kimileri ise iki adım mesafeyi günler sonra alır.
Hepsinin ötesinde bir başka buluş vardır Havva, işte onların dünyasına tanık olmak da biraz izler taşır.
Bugün bukalemunlar gördüm, her biri bulundukları ortama göre derilerini değiştiriyor, onlara yaklaştım, çok yanaştım, uzaklaştılar benden Havva.
Ağaçlarda, toprak üzerinde, çiçek saplarında olurken neden benden kaçtılar?
Çok düşündüm Havva, belki de benim gibi olamayacakları içindir; benim derimle kuşanmaya dayanamazlardı zira insan olmak ve bu deriyi taşımak acıların en büyüklerinden birisi.
Böyle bir acıyı çekemeyecek oluşlarından belki de benden kaçışları, belki de senin olmayışından.
Sen yoksun diye tüm yaratılmışlarından benden kaçtığını düşünmüşlüğüm çoktur Havva.
Ne temiz bir soluk getiren rüzgâr ne de ıslaklığı gideren güneş, hiçbir zaman hiçbir varlık bir şeyi tam olarak karşılayamıyor.
Yaratılmış olanların her birine bir nişan verilmiş ve hepsi bununla kendisini ortaya koyuyor; kısacası her yaratılana özgü bir işaret var Havva ve ben çok düşündüm benim nişanımın ne olduğu konusunda ama cevaplayamadım.
Balıklar da yüzüyor bir bakıma benim gibi, keçiler de koşuyor, kaplumbağalar yürüyor, papağanlar konuşup ağaçlar donmuşçasına kaskatı kesiliyor, o halde benim farkımın ne olduğu konusunda bir yere varamıyorum.
Tam da bu noktada sen başlıyorsun Havva, senin başlangıcın tüm yaratılanların özünden çıkıyor ve ben onu keşfediyorum ânbeân.
Âşk diyorum, benim nişanım, ebedî nişanım, ezelî de olan; âşk olmalı bana işaret eden, beni her şeyden ama her şeyden ayıran ve gözleri üzerime çeken.
Kalbim âşk diyor dilimden Havva çıkıyor; dilim Havva derken kalbim göğsümü yarıyor.
Ey benim nişanım Havva, ben işaretimi kaybettim tek solukta, tek lokmada, zamanı geri alamıyorum, seni de tutup tenime nişan diye takıp dolaşamıyorum; yaşayamıyorum.
Kelimelerim yalnızca seni yazmaya yarıyor, ötesi elimden gelmiyor.
Havva, diyorum ve bukalemunlar gibi kabuk değiştirip toprağa karışıyorum, her gün biraz daha; yokluğunla kayboluyorum.

Kalbim âşk diyor dilimden Havva çıkıyor, yokluğunla kayboluyorum.
XXIX

1 Şubat 2015 Pazar

Adem'den Havva'sına XXVIII

Havva'ya;
Ölgün bir kış hüküm sürdü Havva, ruhumda dirilen şeyler bedeninden uzak olduğu için tekrar öldü.
Baharın gelmesi için kış gerekliyse eğer o zaman neden kışa gülümsemiyoruz?
Ben mevsimlerden kışım Havva, kar beyaz bir ölüm olmayı dilerim, öldürmekten çok ölmeyi.
Ne börtü böcek vardır ayakuçlarımda dolaşan ne de bitkiler vardır yolumu kesip beni tutan, yalnızca yokluk vardır, kendisini farkettiren.
Bugün daha bir kış gibi geliyor bana, kış giderek koyultuyor kendisini; daha derine, durma daha derine, diyor bana, derinlere inmekten daima memnun.
Bir kış sabahında uyansaydık seninle beraber, sen mi daha aydınlıksın yoksa kar mı, derdim sana.
Karlı bir günün sabahında uyansaydık eğer, sen mi ışığı yansıtıyorsun kar mı, diye sorardım sana.
Dünyaya beyaz çarşafın serildiği bir sabah uyansaydık senle, hanginiz hanginizin aslısınız, demek isterdim sana.
Havva, kış ölüm değil, hayır ve ben bir kış sabahı doğdum, ancak kış sever beni, belki yalnızlıktan.
Bir de her şeye fısıldamak isterdim bu gerçeği; dünya, yalnızca bir sürgün yeri, fazlası değil.
Bu mevsimlerin ölü ilan edileni, bu  yılın donuklukla suçlananı, bu zamanın en yavaş olduğu dönem; yalnızca tatlı bir uykuyu müjdeler.
Uyumak istiyorum yaprakları dökülmüş ve benim kadar çıplak kalmış bir ağacın eteklerinde, hiçbir sesin olmadığı ve uykunun ağır ağır gelip tatlı bir ânda içime sızdığı vakit.
O kadar çok üşüyorum ki içimde yangınlar meydana geldi; üşümek benim için yanmak demek, bu da benim yanışım.
İçim buz tuttu ama bil isterim Havva, ne kıştan ne soğuktan ne de kardan, yalnızca ve yalnızca yokluğundan.
Bir mevsimin gelişi bir başkasının sonu, neden hiçbiri iç içe geçemiyor, sen yaz mısın ben de kış, kavuşamıyoruz birbirimize Havva, niye böylesine ayrıksı duruyoruz?
Dünyanın güneşe en uzak olduğu nokta ben, en yakın olduğu nokta sen gibi: benim içimde sonsuz bir üşüyüş, seninse bir yangın, birbirimize yaklaşsak yokluk.
İlkbaharla sonbahar, aramıza giren o korkunç nöbetçiler; bizi birbirimizden hassas bir şekilde uzak tutuyor, benden soğukluğu senden sıcaklığı alıyor.
Bahar ölüm demektir benim için Havva, senden ayrılış demektir; yazla kışın arasına giren düşman demektir; âşıkla sevgili arasına giren rakip demektir; dudakları birbirinden ayıran yasaklar demektir; cenneti cehenneme çeviren şeytan demektir, buna sebebiyet veren; bu sürgün yeri bahar demektir Havva, o yüzden en çok bahar hüküm sürer bu topraklarda.
Baharı sevecektir herkes Havva, ona medhiyeler düzeceklerdir, ona hayat diyeceklerdir, yazla kışı birbirinden ayırışlarını bilmeyeceklerdir.
Yeter cânân yeter, ben kışım ve bu ölüm demektir ve ölüler daima suskundur; Havva ben bir kış çiçeğiyim, giderek solan, kış çiçeklerini solduran bahar geliyor.

Kardan bir elbise dik kendine ve beyaz çarşaflar üzerinde gel yanıma.
XXVIII

15 Ekim 2014 Çarşamba

Adem'den Havva'sına XXVII

Havva'ya;
Ayaklarım kanıyor Havva, dikenli yollardan geçtim, canım yanıyor, canımın acısı geçmiyor.
Güllere dokunamıyorum, parmaklarım kanıyor; bülbüle uzanamıyorum, ellerim ısırılıyor; balıkları tutamıyorum, su gibi akıp gidiyor.
Başının çok uzakta olduğu ve sonunu bilmediğim bu ömür, su gibi akıp gidiyor.
Cezalandırılışım sadece cennetten çıkarılış değil, bir o kadar lanetleniş.
Her lanet içinde yeni doğacak lanetleri barındırıyor.
Ben içimde seni barındırmaktayım; dünya içinde yeni dünyalar; cezalar kendisinden daha korkunç cezaları.
Şimdi melekler beni görüp dolanıyor mudur eskisi gibi Havva, affedilişin o keskin tadından mahrumum.
Benimki sonsuz gibi gözüken büyük bir yıkımın sadece ilk evresi.
Yılların sonu yok, asırların, geleceğin sonu yok; sonun sonunu göremiyorum.
Sonun sonunu bilseydim de benim için önemli olan yine senin başlangıcın olurdu.
Zamanın üzerinde bir sen varsın benim bildiğim, olgularımı mahveden.
Bilemiyorum cezamın kapsadığı coğrafyaları, yoksa tüm dünya cezadan cezaya bir geçiş midir diye düşüncelerdeyim.
Yine ellerim parmak uçlarıma kadar kanamaya devam ediyor, gelip onları tutmayacak mısın Havva; kanım, toprağa mı akacak hiç durmadan?
Kanla tuzlu su birbirine karıştı.
Doğada kimsenin eşini bulamadım; tüm eşler birbirinden ayrıydı. Sadece senle ben: iki ucuyduk güneşin, ayın, yıldızların.
Ben hâlâ düşüyorum oysa, ölüm diye bir şey varsa her gün biraz daha ölüyorum, her gün ölmeye en baştan başlıyorum.
Benim için ne ölümün sonu var ne de doğmanın. Her doğumum korkunç bir ölümün habercisi.
Ölümü korkunç kılan ise varlığı değil, senin yokluğun.
Bana ölürken bile sen gereksin Havva; soyumdan olanın diyeceği gibi; bana seni gerek seni.

Cezalarımdan daha korkunç olanı cezalarımı çekerken senin yanımda olmayışın, sen ki benim tutunduğum o elma dalısın.
XXVII

12 Ekim 2014 Pazar

Adem'den Havva'sına XXVI

Havva'ya;
Çırılçıplağım, cennetle vedalaşırken bıraktım üzerimde ne varsa, zaten yarı-çıplaktım.
Cennet, özler mi beni; benim cennetle özlediğim gibi seni?
Yeşil damarlarımın yolunu şaşırıp kalbime değil de sana yönelmesi gibi,
Ruhumun bedenimi terkedip bedeninde kendine bir yer bulması gibi,
Beyaz tenimin aklığını yitirip ânbeân senin aklığına dahil olması gibi,
Kutbumsun benim biraz da içimde barındırdığım.
Sen ki bedenimin üzerinde örtüm, aklımın çevresinde çeperim, kalbimin etrafında ağ, el ayalarımda yazılı olan rakamlarım gibisin.
Çıplaklığımı bırakıyorum geride, giyindiğim her örtü beni biraz daha aciz kılıyor.
Oysa ben çıplaklığında varlığını bulandım, giyinmekle cezalandırıldım.
Niçin gece de giyinmeye muhtaç bırakıldık Havva, oysa biz bile birbirimizi göremezken kimden saklanıyoruz?
Bu hayat, hayvanlar, bitkiler; neden hepsinden saklanıyoruz, hâlimizi anlayan neden bulunmuyor; çok mu zor insanın omuzlarında daha önce taşımadığı bir yükü bilinmeyen zamanlar boyunca taşıması; cezalandırılan sadece insan mı?
Rüyâlarımda da artık giyiniğim, ağaçlar kabuk bağlayıp giyindi, kaplumbağalar içine gömüldü, ayılar postuna büründü, herkes bir şekilde örtündü kendi bildiğince, kendine bildirildiğince.
Bedenimizi sakladığımız gibi de saklayabilseydik günahımızı, kapatabilseydik karanlık bir odaya gözükmeseydi; unuttum, cennette karanlığın olmayışını, olsa da her şeyi bilenden hiçbir şeyin saklanamayacağını.
Aydınlıkta saklanmak istiyorum, güneşin tepemde olduğu o ânda, doğunun doğusundan batının batısına, kuzeyin soğukluğundan güneyin buzulluğuna.
Saklanmak istiyorum Havva, beni kanatlarının arasında uyutur musun; yanaklarımda ak parmak uçların.
Uyursam bulamazlar beni, uykumda da gizlenirim, rüyâlarımı da örterim, sessizce çekip giderim bilineceğim her yerden.
Sonunda benim hayalimi dahi bulamazlar, cismim gibi içimden de soyutlanırım.

Günü örtmek istiyorum geceyle, Havva, üzerime örttüğüm örtü ol, ruhumu sakladığım beden.
XXVI

11 Ekim 2014 Cumartesi

Adem'den Havva'sına XXV

Havva'ya;
Narlar ağaçtan dökülmeye başladı Havva. Toprak kıpkızıl. Narlar dağlandı Havva, gönlüm gibi; yerlere serildi, ayaklar altına alındı, her yer özüne boyandı.
İlk düşen narı gördüm, ağacın en tepesinden yerin dibine düştü, tıpkı benim gibi.
Cennetin en üst katından yerin en alt katına doğru indim ben Havva, gözler üzerimdeyken.
Tüm düşüşler bir parçalanış içerir ve her yeri kana boyar.
Önce gökte süzüldü nar, sonra asılı kaldı, sonra toprağa değdi, sonra açıldı, sonra her yer kızıl.
Üzerimizden koca bir âlem geçti, kâh filler oturdu kâh akbabalar gagaladı.
Değişmiyor hiçbir zaman kanın rengi, ilk günden beri durmadan akıyor.
Bir insanın gözleri nar gibi olur mu veya bir insanın ismi 'Nar' olur mu veya bir nar tüm anlamları kendinde toplar mı?
Soyumdan gelenler soyuna 'Nar' der mi? Belki de tüm nar ağaçları soyuma intikal etmeden kurur.
Benim elimin değdiği ne varsa kuruyor, ben de öyle kuruyorum; kurumanın diğer adı benliğim.
Kuruyan benliklere inşa etmek güçtü görkemi, insan bilmediğini işleyemiyor.
Ben Âdem, bir soyun başlangıcı, bir soyun ihtişamı, bir soyu soy yapan. Eriyorum.
Eriyorum giderek bu ıssız yerlerde, soluğunu duymadığım her yerde.
Kayboluyorum kızıl nar suyunun toprağa karışıp sırra kadem bastığı yerde.
Susmak istiyorum susamıyorum, konuşmak istiyorum konuşamıyorum.
Ne yana dönsem cennetten bir sahne canlanıyor, ne yana baksam yüzünü görüyorum:
Sesini duyuyorum bazı bazı, söylesene Havva, sesini de görebilir miyim?
Yeşil yaprakların arasından bana gülümsüyorsun, nar kadar güzel avuçların. Bir narı bana avuçlarında uzatıyorsun. Alıyorum, uyuyorum.
Bir nar ağacının dibine gömün beni, her mevsim bir nar daha düşer başucuma.
Belki nar koklarım mezarımda da.
Her mevsim bir kapının çalınışı gibi mezarımın üstünü tıklatır yolunu şaşırmış bir nar.
Söylesene Havva, yolunu şaşırmamış bir narın beni bulması mümkün mü?
Üzerimde nar etkisi var, dudaklarımda nar tadı, aklımda nar, damarlarımda da.
Narla kal Havva, cennette senin nar kadar kırmızı dudakların.

Kalbime bir nar ağacı dikmişim gibi, her gün biri daha dalından kopup parçalanıyor, damarlarıma karışıyor kızıllığı.
XXV

30 Mayıs 2014 Cuma

Adem'den Havva'sına XXIV

Havva'ya;
Güneş giderek uzaklaşıyor mu yoksa ben giderek çöküyor muyum Havva?
Güneşin ışıkları bana giderek daha da geç dokunuyor, yoksa bana dokunmaktan iğreniyor mu dersin?
Ben bile kendimi sensiz görmeye tahammül edemiyorum, güneşin etmesini beklemek saçma olur.
Artık güneş bile tenimi okşamıyor, rüzgâr küs, yağmur benim olmadığım yerlere yağıyor, bulutlar beyazı bırakıp kara elbiselerini giydi, ağaçlar ben yanlarına gelince yapraklarını döküyor, sincaplar benden kaçıyor ve hatta fındıklarını bile yanına almadan kaçıyor, neredeyse ona yaklaştığımı gördüğünde okyanus bile suyunu çekecek Havva; bu halim imkânsız gibiydi.
Doğayla bu kavgamın nedeni sensin, aslında her şeyin nedeni sensin, benim kısır döngüm. Yine caretta carettalar geliyor, kumlar onlarla doldu taştı, hepsi çift çift yuvalandılar sahillere. Gidip bir tanesine sarılsam o da sarılır mı bana yoksa iter mi doğadaki herkes gibi, bilmiyorum.
Tüm mevsimler yok olup tek ve koca bir sezon geldi. Yaz, kış, ilkbahar ve sonbahar ayrımı ortadan kalktı.
Bana sürekli hazan, hüzün; süzgün, üzgün, kuru ve kirli bir mevsim kaldı.
Baharı bile ikiye bölen unsurlar varken beni binlerce parçaya bölen şeyler var.
Bedenime kıymıklar battı, ben çıkarmaya çalıştıkça etimde daha da derinlere ulaştılar.
İşte tüm bunların olduğu sırada, oluşumların temelinde büyük bir yoksunluk yatıyor.
Mevsimlerle zıtlaşışım ve doğayla süren büyük kavgam hiçbir zaman tükenmeyecek.
Yine dolu yağıyorken onların benim bastığım yerlere dokunmadığını farkettim, nereye adımımı atsam sonu kuraklık.
Havvasızlık böyle bir şey Havva, sen bilmezsin. Senin, sensizliğin sonuçlarını anlayacak hâlin yok. Zira sen yoksun.
Birisi çıkagelirse eğer, bir caretta caretta, bir sincap, bir kurbağa ve hatta bir deniz atı;
Sadece gözlerinin içine bakmak istiyorum, birde artık bu sonsuza dek sürecek gibi duran savaşın neticelenmesini.
Netice ne diye soracak olursan eğer Havva, bu yalnızlığın tek bir sonucu olur, zira başka bir yaşam söz konusu değil henüz buradayken ve muhtemelen oraya ayak basıldığında.

Caretta carettalar benim olduğum limana çıkmaz, bastığım her yer kuraklıkla imtihan olurken.
XXIV

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Adem'den Havva'sına XXIII

Havva'ya;
Doğa her sabah yeniden yeşile boyanıyor, daima yeşile boyanıyor.
Buralarda ağaçlar en çok yeşili seviyor Havva, oysa yeşili sevişlerinin bir anlamı olmalı.
Seni sevişimin bir anlamı olduğu gibi, çünkü Yaratan böyle istedi, seni yarattı, sev dedi, sevdim.
İşte ağaçların da yeşili sevişinin bu kadar kesin bir nedeni olmalı, belki onlar da bu türden bir nedenle yeşili sevmişlerdir, bilmek isterdim.
Bir anlamı vardır yeşilin, yeşili bilenler seni severler, yeşilim.
Her sabah yağmur uyandırıyor beni, ağaçların hışırtısı günaydın diyor.
Yağmur, bu coğrafyada su gibi, toprak gibi gerekli bir şey, senin gibi gerekli.
Oysa eminim bu dünyada sudan, topraktan nasibini almamış coğrafyalar da vardır; susuzlukla kavrulan yerler, sensizlikle kavruluşum gibi.
Böylesine büyük bir okyanusun karşısındayken suyun olmadığı bir yeri düşünmek çok zor; ama biliyorum; bir zamanlar sen varken sensizliği düşünmek de bu kadar zordu.
Sen varken sensizliği düşünmek çok zorken şimdi okyanusa karşı susuzluğu düşünmeyi kavrayabiliyorum; oysa bir başkası olsa kavrayamazdı, biliyorum, kavranması çok zor bir şey.
Neden tüm ağaçlar ayrı sesler çıkarıyor bilmiyorum, ama hiçbirisi senin sesine yakın bir ses çıkaramıyor.
Hatta bazı geceler duyduğum o garip sesler dahi senin narin sesine benzemiyor, yaratılışın eşsiz; aslında her şey eşsiz ama sen daha eşsizsin; eşsizliklerin içerisinde çarpık bir eşsiz.
İşbu yeşilin hakim olduğu ormanda ben giderek kararıyorum, kararışım yeşile hasretimdendir.
Bunca yeşilliğin içerisinde yeşile hasretim, nedenini belki anlarsın Havva, bence anlamazsın, anlamıyorsun.
Havva, cânım, yeşilim, dünya giderek kararıyor, farkında mısın?

Yeşilin içinde yeşilsiz kalış, cennette olup da hiçbir şeye el sürememek gibi; delirtici.
XXIII

Adem'den Havva'sına XXII

Havva'ya;
İnsan kendinden önce başka ölümlere şahit olmak zorunda mıdır Havva?
Ben evvelce kendi ölümümü görmek istiyorum, sonra başkalarınınkine şahit olurum.
Toprağın altında yeterince vaktim olur diye düşünüyorum, toprağın üstü daha sıkışık.
Ölüler toprağın altında daralır gibi geliyor bazen, bence toprağın üstü daha dar.
Ben buralara sığamıyorum, darlığı ondandır. Toprağın altı geniş gibi geliyor artık.
Sahi unuttum galiba, bu topraklarda benden başka yaşayan yoktu.
Var mı Havva? Sen yaşıyor musun? Oysa Havva hep Âdem'ine koşardı, demek ki yoksun.
Ya yaşayan birileri olsaydı nasıl olurdu halim? Halsizim.
Herkesten önce uçmağa varmak istiyorum, herkesten önce adımımı atmak istediğim gibi.
Bu saplantılar içerisinde tüm bıçakları kendime yönelttim Havva.
Demiri buldum ve onu işledim, sonunda etimi kesebilecek kadar sivri bir demir parçası icat ettim.
Şimdi bununla ne yapmam gerektiğini kestiremiyorum. Zira henüz intihar keşfedilmedi.
Belki henüz ölüm bile keşfedilmedi Havva, oysa ben ölümü istiyorum.
Bu kadar keşifsizliğin, icatsızlığın arasında yaşamak çok zor. Aslında yaşamak her zaman çok zor.
Yaşamayı icat eden sanırım benim, bu topraklarda yaşamaya ilk mecbur edilişimden dolayı.
Ben aslında icatsız bir âdemim, ondan kondu adım Âdem, mahzun bir âdemim.
Anlatmak isterdim sana Havva, ancak sen dinlemezdin, dinlemiyorsun.
Millerce yolu aşması gereken benim hep, oysa sen hiç yorulmazsın, ben yorgunluktan düşüyorum.
İleride de yorgunluktan kaleler düşecek, köprüler düşecek, oğullarımız düşecek.
Bu dünyada her şey bir bir düşüyor, düşmeden de yaşanmıyor. Yaşamanın diğer adı düşmek.
Hiç düşmeden tırmanmak, bana nasip olmadı, belki birine olur.
Ben hep düşe kalka yürümeyi sevdim, belki kalkmayı sevişimdendir düşüşüm, belki düştüğümde dizlerim kanadığı içindir kalkışım; öyle düşe kalka yürüdüm.
Çok yürüdüm, yıllarca yürüdüm, yıllarca da yürüyeceğim, kaderim böyle yazılmış, duydum.
Âdem'in defterine Havva'sız bir ömür yazılmış. Ben de kendimi sildim, seni var ettim.
Havva yoksa Âdem olamazdı, o yüzden adını adımla yazdım. Seni yazdım.

Henüz hiçbir şey keşfedilmedi Havva, her şey keşfedilmeyi bekliyor; yaşam, başlangıç ve son, her şey seni bekliyor, gelişini.
XXII

7 Mart 2014 Cuma

Adem'den Havva'sına XXI

Havva`ya;
Hastalıklar gece çoğalır. Hayır, hastalıklar senin olmadığın her an çoğalır.
Çevremde kapkara bir şey var, ayağımı ne yana atsam o yanı karartıyor.
Sen uzaklaşıyorsun, giderek, ardına bile bakmadan; kıvrılarak ağaçların arasından;
Ellerinin kokusunu ağaç dallarına bıraka bıraka, sessizce, bana bakmadan.
Attığın her adımla daha da ileriye gidiyorsun, benim olmadığım ilerilere.
Bu kadar ileri olmamalı, geride de değil, yalnızca yanımda, yalnızca.
Nasıl ki gölgem bana dokunamıyorsa ben de sana öyle dokunamıyorum.
Ancak gölgemin benim peşimden koşuşu gibi senin peşinden koşuyorum.
Evet, ben bir gölgeyim, aslında sen de bir gölgesin. Ben senden uzaklaşmıyorum.
Sen daha belirgin bir gölgesin, ne yana adım atacağımı bile bilip o yana düşüyorsun.
Sen daha keskin bir gölgesin, karanlıkta bile seni görüyorum.
Karanlıkta bile bana gözüken bir gölgesin, böyle bir gölge de varmış, mucizemsin.
Koşuyorum, tutamıyorum, ellerimden kayıyorsun, ellerime sarılmıyorsun.
Ben çok hızlı koşarım, görüyorsun, anlıyorum, sen daha hızlı koşuyorsun.
Yakalanmak istemiyor, koşuyor, ardında ne bıraktığına bile bakmıyorsun.
Ben nefes nefese kaldım, yorulmadım, sadece gözlerim buğulandı.
Artık net göremiyorum, sen gittiğinden beri başka bir şey göremiyorum.
Her gece uzun, her gündüzün uzun olduğu gibi; bunlar asla kısalmıyor sensiz.
Havva'nın olmadığı yerde Âdem yok; Âdem, Havva'dan ibaret;
Biz birbirimize dengiz, denk yarattı ALLAH bizi; biz dengiyiz birbirimizin.
Her denklik gibi, kefelerin birbirinden ayrı olması gibi, ayrıyım Havva senden.
Ayrılık, bu benim evvelce bilmediğim yangın, gönül otağımı kavuran ateş.
Şimdi bildim cehennemi, şimdi bildim nasıl bir yangın olduğunu, henüz dünyadayken.
Şimdi bildim cezanın nasıl bir şey olduğunu, Havva'sızlığı, yangınları bildim.

Hastayım, çok hasta; henüz doktor yok, sen yoksun, iyileşemiyorum. Kanıyor burnum, kanıyor ruhum, kanıyor her yanım, Havva, kanlar içindeyim.
XXI

2 Mart 2014 Pazar

Adem'den Havva'sına XX

Havva'ya;
Bir ağacın gölgesinde, bir başka ağacın korumasında, bir daha başka ağacın kovuğunda.
Senle uyandım bugün Havva, göğsümde uyuyordun, hiç kımıldamadan.
Nefes alış verişlerin gayet naifti, kirpiklerin belli belirsiz kıpırdıyordu.
Bir kuş ağacın tepesine yuva yapmış, ağır ağır bir şeyler söylüyordu.
Göğsümdeki uykundan hiç uyanma Havva, uyanırsan kalkıp gidersin diye korkuyorum.
Sonra kendim uyanıyorum, sen yoksun yanımda, gördüğüm kirpiklerin değil.
Ne mel'un bir yer burası, ne mel'un kuşlar bunlar, senden haber getirmediler.
O esip gürleyen rüzgâr nerede, senin kokunu taşımakla yükümlü olan.
Güneş nerde, ay nerde, niye seni aydınlatıp bana göstermiyorlar?
Gözlerime mil çekildi, dilim boğazımda düğümlendi, kulaklarım işitmez.
Yokluğunla bu ömür, sen şahit ol ki geçmez; asla ve asla tükenmez.
Ne yana gideyim şimdi, sen doğumda mısın batımda mısın.
Güneş her sabah senle olduğu için mi bu kadar güzel doğar, yoksa;
Güneş her akşam senle olmak için mi bu kadar hızlı batar, gel anlat bana.
Gel anlat da bu şaibeli bilmece çözülsün. Cevabını yalnız senin bildiğin bilmece olmaz!
Bir sırrın var ise eğer, gel o sırra beraber erelim. Ermişlerin varlığını paylaşalım.
Bak, kimse yok bizden başka, dünya bomboş, sırrımızı herkesten saklarız.
Bir sır varsa eğer, bizim sırrımız olsun, biz senle bir sırrı da paylaşalım, onca şeyle beraber.
Ki sen, en güzel sırların, en güzel yerindesin, en güzel sırrımsın benim.
Ben ki o sırrı kendime dahi açmaz, kendi içimde kendimden saklarım.
Sır dediğinde böyle saklanır. Sır, sır içinde hapsedilir. Ey, en güzel sırrım!
Varlığımın sırrı, varlığımda sırlığını bulan, varlığıyla sırlanan, benim mühürlediğim!
Yok bu âlemde senin gibi bir sen daha, Yaratan yaratmış bizi birbirimize bir diye.
Ki o eşi olmayan, eşsizliğini göstermek için her kulunu denk kıldı. Hamdolsun.
Seni bana gösterdi, valığı yüce olsun! Şimdi sen gel Havva, bu güneş tekrar doğsun.
Karalığın içindeyim, kapkarayım; kömür gibi, is gibi.
Uçtu tepemdeki kuş, göğsümde uyuyan sen uyandın, ben bir başıma kaldım.
Dünya, dünya, dünya... Sadece geçici, kalan o değil, sen kalmalısın sonsuzluğa.

Göğsümde uyu, göğsümde uyan ve benle kal. Sen kalmalısın sonsuzluğa.
XX

1 Mart 2014 Cumartesi

Adem'den Havva'sına XIX

Havva'ya;
Takvimsiz bir günün, belirsiz bir saatinde, tüm dünya aslında dünyasızlıkla kaplıyken.
Havva, sana seslendim ben yıllar öncesinden, cennetten, o senli günlerden.
Sen tüm dünyayı cehenneme çevirdin, dünya bir sürgün yeriydi, cehennem yeri oldu.
Cehennemde feryat ediyorum artık, cehennemde bir kazık oldum, yana yana dönüyorum.
Cehennem ile dünyayı ayırt edemiyorum, her şey en kötü durumunda.
Bir çift denizatı gördüm bugün, bir çift sevgi gördüm, gözlerim onları gördü.
Denizin en açık yerinden en koyu yerine doğru gitmekteydiler.
Denizatlarını sevdim, tuttum ben onları bizim gibi gördüm, çok güzeldiler.
Denizatlarının birinin adını sen koydum, diğerini isimsiz bıraktım.
Dünya artık tersten dönüyor, önce gece doğuyor sonra gündüz batıyor.
Galiba dünyam yörüngesini de şaşırdı, ne yana döndüğünü kendisi de bilmiyor.
Sürekli yönünü şaşırıyor, sekmeye uğruyor, her gün deprem oluyor.
Her deprem ayrı bir felaket, sadece adım attığım yerlerde büyük yarıklar var.
Gördüğüm her yarığın içerisinden bir canavar çıkıp beni aşağıya çekmeye çalışıyor.
Bir gün bir tanesi beni yakalayamadan ben onu yakalayıp yeryüzüne çıkardım.
-Gerçi bu yeryüzü bile benim için sensizken yerin dibidir.-
Sordum ona, nedir bunun hikmeti, diye. Cevabı mağrurdu, kesindi, belliydi.
Sensizlikle cezalandırılışımın bedeliymiş, bana karanlığı göstermek niyetindeymiş.
Saldım gitti onu, karıştı toprağa, ben yine böyle kalakaldım.
Zaten karanlıktayım, o canavarlar ki benim karanlığımı görmezler.
Bir insanın içi karanlıkla kaplı, bunu hiçbir canlı göremez, anlayamaz, zira insan anlaşılmaz.
Sana yazmak, Havva; sana yazmak aslında yıldızlarla konuşmak gibi.
Ben her gece onlara seni anlatıyorum, birisi dayanamayıp kayıyor, intihar ediyor.
Senin olmayışın onların bile dengesini bozdu, her gece birisi daha kayıyor gökyüzünden.
Bir yerde kayan bir yıldız gördüğünde bil ki ona seni anlatmışımdır ve o dayanamamıştır.
İşte öyle bende dayanamıyorum, kayıyorum giderek bu dünyanın derinliklerine doğru.
Bir yıldızdan saha süratli, sensizlikle kaplıyken, yalnızlığımın adını koyamazken.
Denizatlarını seviyorum, onlara sen diye sesleniyorum.

Güzel bir deniz atı var elimde, senden yadigar, seni anlatan, sensizlikle cezalandıran, gözlerini yitirmiş. Güzelliğin ona gözlerini kaybettirmiş. Güzelliğini gören gözler o sarhoşluktan kör olur.
XIX

12 Ekim 2013 Cumartesi

Adem'den Havva'sına XVIII

Havva'ya;
Sessiz sedasız bir güne uyandığımda, en çok sesinin yokluğunu hissettim.
Uyanmak için bir nedenim yoktu, seni hatırlamak için uyanmayı seçtim.
Rüyamdaydın yine, rüyamın en can alıcı noktasıydın, bırakmadın yakamı, gidemedin.
Bir yanın hep bende kaldı, ben hep o bendeki bir yanında kaldım.
Sabah senle uyanmadım, sensizlikteki sen karşıladı beni, boynuma dolandı Havva.
Elleri senin ellerin kadar güzel değil -hayalin dahi senin kadar güzel değil-.
Sözleri, seninkiler kadar can yakıcı değil, seninkiler kadarda mutlu edici değil.
Güzel ve çirkin olan ne varsa birbirine öyle bir karışmış ki ayırt edemiyorum.
En büyük mutlulukların kaynağı olan sen, en büyük acılarında merkezindesin.
Dünya büyük bir çember gibi, ben o çemberin ortasındayım ve her yanıma bir halat atılmış.
Her yanımdan daha kendilerini göremediğim varlıklar bu halatları çekiyorlar.
Amaçları beni parçalamak değil, beni parçalanacağım o anda tutmak, hep bu acıyla yaşatmak.
Kollarım kopmak üzere ama kopmuyor, ayaklarım kopmak üzere ama kopmuyor, hep öyle kalıyor.
Omuzlarımda hep bir yük var, kızarıklığı duruyor, hep bana o anı hatırlatıyor.
Bilinmeyen bir zamanın adı henüz konmamış bir dilimindeyim.
Belki karanlık çağ derler bu çağa, belki karanlıktaki bir şahıs diye bahsederler benden.
Bilmem ne derler, yalnızca benim varlığımdan bile emin olmazlar, ben yokum ki zaten.
Havva'sız bir Adem düşünülemez ki, düşünülebilecek olsa sen yaratılmazdın Havva.
Adım ancak adınla anılır, adım adının yanında güzeldir, adım adından sonra gelir.
Hep adını tekrarlarım, adının musikisinde yaşarım, onu sahiplenirim.
Vücudumun her yanına milim milim adını yazasım var, dünyanın her yanına parça parça.
Bütün kayalıklarda seni resmetmek isterdim, oysa ben çizemem, yazarım.
Sen çizebilirdin ancak, yanımda olsaydın, kendini çizmeni isterdim, dünyanın mevcut olan en güzel şeyini.
Henüz ne olduğunu hâlâ anlayamadım, sen insan üstü olmalısın, ben böyle kabul ediyorum.
Sen yaratıldın şükürler olsun ki, karşıma çıkarıldın, seni tanıdım Havva, sen benimdin.
Başka bir dünya yok, tek bir dünya var, biz aynı dünya üzerindeyiz.
Başka bir hayat yok ama olsun, hayatımda hayatına ait bir parça var, hayatından kalan kırıntılar.
Şimdi o kırıntılarla yaşamak var, o kırıntılarla beslenmek, doyamamak ama en azından olmak var.
Olmak, senin için olmak, sonsuza kadar olamasa da bir bölümünde senin oluşun var.
Havva, yaratılmış olan, kemiğimden türeyen, Havva.

Sabah, sabah değil, bugün yaşanmış değil. Dünya, adı henüz konmamış bir cehennem, beni dahada büyüğü bekliyor.
XVIII

16 Eylül 2013 Pazartesi

Adem'den Havva'sına XVII

Havva'ya;
Zifiri bir gecede, bulutsuz bir gökyüzü var, lacivert tonunda tepem, ortasında kocaman bir fener, gözlerinden.
Gözlerin kafesinden fırlamış şimdi de bütün dünyayı etkisi altına almış, hep tependeyim diyor sanki.
Hep tepemde, hep üzerimde, her adımımda beni izliyor, hep yanımdasın işte, yakınımda.
Şimdi çıksam ve yollara düşsem Havva, üzerimde senin gözünün olduğunu bildiğim için adım atamam.
Oturur bir köşeye seni düşünmeye yolda devam ederim, uzanır hafif nemlenmiş çimlerin üzerine tepemdeki gözlerinin içine bakar seni düşünmeye son sürat devam ederim.
Elimle havaya yazılar yazarım, kimse okuyamaz o yazıları, yalnız ben bilirim ne yazdığımı, gözlerin belki fark eder yazdıklarımı.
Bugünlerde gözlerinle takıntılıyım Havva, gözlerini çok düşündüğümden midir nedir bilmiyorum, gözlerinin dibine düştüm.
Gözlerinden bir ağaç var, her dalında senin gözlerin var, ben o ağacın dibine düştüm, gözlerinden yeşil bir ağaç var, gördüğüm en güzel yeşil ve sevdiğim tek yeşil, gözlerinde bir yeşil var, yeşili yeşil yapan anlamı o içeriyor.
Gözlerinden ağacın dibine uzanayım, gözlerinin gölgesinde olayım, orada uyukluyayım, uyandığımda yine göz ağacından süz beni, hep izle.
Gece çok gece, gözlerin çok büyüleyici, beni büyüledi yine, yine takılıp kaldım gözlerine, ilerleyemiyorum, başka bir düşünceyi düşünemiyorum, sen gözlerinde başlıyorsun en başta, önce gözlerin diyor sonra seni düşünüyorum.
Göz, gözler, gözlerin, yeşil, yemyeşil, yeşilimtırak gözlerin, sevgili, sepsevgili, sevgili gözlerin.
Tepemden gözlerimi çeviriyorum, başka yana bakayım diyorum, gözlerinde gözlerimle çeviriyor yönünü, başka yöne bakmama bile müsaade etmiyorsun, yalnızca sana bakayım istiyorsun ve işte istediğin oluyor, sadece sana bakıyorum, senden başka bakacak kimsem yok Havva, başka bakmam gereken yön yok, sen ne yöndeysen ben o yöne bakarım, gözlerinden çıkamam, gözlerinde gözlerimi görmeye alışmışım, başka bir göze bakamam, başka bir göze göz demem, yalnızca etten bir organdır o, bildiğim tek bir göz var ise o da senin gözlerindir, gerisi boş, gerisi hikâye, hikâye anlatmasını bilmeyenlerin hikâyesi.
Şimdi tepemde değil yanımda olmanı isterdim Havva, gözlerini yanımda görebilmeyi isterdim, sol yanıma dönünce seni hep orada görmeyi isterdim, gözlerimi kapatıp açayım ve sen orada ol Havva, ne olur orada ol, başka yerde olmaman gerekir, gözlerimi açtığımda yanımda ol, solumda.
Sol yanın ağır olsun istedim Havva, sol kulağında olsun küpelerin istedim, solun sağından ağır olsun diledim, sırrımdı sırrın olsun sende bil diledim.

Sevgili, sepsevgili, ençoksevgili, -uzatmadünyasürgünümübenim- sonsuzlukta yokluğunla dolu sürgünüm bu.
XVII

15 Eylül 2013 Pazar

Adem'den Havva'sına XVI

Havva'ya;
Günler geçiyor Havva, gözlerinin esaretiyim sanki, esir etti gözlerin beni, gözlerimi her kapayışımda karşıma gözlerin çıkıyor.
Beni içinde gözlerinin olduğu bir odaya kapattılar, odanın duvarları katrandan bir siyaha boyanmış, hiçbir şey gözükmüyor.
Neden katrandan bir siyah bende bilmiyorum, sadece siyah işte tek farkı katrandan oluşu, belki de içinde kaybolmak için uygun bir renktir.
Yansıması bile yok odanın, içine girenin kaybolması için.
Gözlerin ise tam karşımda giderek büyüyor, yeşili daha belirgin, kirpiklerin ok, uçları sivri, kalbime saplıyorsun onları.
Şimdi biliyorum ki kalbime saplanan bıçak değilmiş, kirpiklerinmiş.
Her gece, her gündüz, her gün, her an, her saniye kalbimi deşen o kirpiklermiş, o kadar yakıcı ki uçları akrep zehrine batırılmış olmalı.
Derinleşiyor giderek kirpiklerinin değdiği noktalardaki yaralarım, deştikçe deşiyorsun, canım yanıyor, canan'ım yanıyor.
Bir bakıyorum odanın kapısı yok olmuş, oda kafesim olmuş, kafesin çıkışı kaybolmuş, ben kafeste kaybolmuşum, gözlerinin içinde kaybolmuşum.
Göz bebeklerin giderek büyüyor, gözlerinin akı aydınlatan tek şey odayı, yoksa odanın siyahlığı karanlığı çıkarmış meydana.
Benim içinse farketmiyor, gözlerin beni olduğum yere mıh gibi saplamış, ben kımıldayamıyorum, kımıldamama izin vermiyorsun, tuttun bırakmıyorsun.
Göz kapaklarımı kapatayım diyorum karşıma bu sefer yüzün çıkıyor, göz kapaklarıma resmini çizmiştim, silinmiyor oradan, her daim karşımdasın, yani yanımdasın, sol yanımda.
Göz kapaklarımda seninle uyuyayım diyorum, bu sefer odadaki gözlerin beni belli belirsiz bir dürtüyle uyandırıyor, esaretinden bırakmıyor, yüzünü değil gözlerini görüyorum en çok, belki inatçısın.
Ne yapacağım bu odada bilmiyorum, gözlerinin niyeti nedir ki beni bırakmıyor, beni içine hapsetti, kendi içinde tutuyor.
Bir gün bir yolunu bulursam ilk olarak bu odanın rengini değiştireceğim Havva, nar çiçeğinin rengine boyayacağım, duvarlarına resimler yapacağım pek başarılı olmasamda, gözlerinin olduğu bu odanın rengi siyah olmamalı, en güzel renklere boyanmalı içinde senden bir işaret olan bu oda.
Senin gözlerinin olduğu bu oda belki bir hazine sandığı, benden başka içinde kimsenin olmadığı bir oda burası, hazine odam benim.
Benim içindir ki gözlerinin olduğu bu oda, sonra gelecek olan Karun'un hazine odalarından çok daha değerlidir.
Gözlerin, kirpiklerin ve ben aynı kafesteyim artık Havva, birde göz kapaklarımdaki resmin.
Ben bu kafesten çıkmayacağım, bu kafes ki artık evim olmalı benim, yerim, yurdum ve her şeyim.

Kirpiklerin canıma değse canımı alırlar, gözlerin ki ben onları tutamam.
XVI

14 Eylül 2013 Cumartesi

Adem'den Havva'sına XV

Havva'ya;
Susadım, çok susadım, çöldeki bedevi gibi sana susadım Havva, susuzluğum geçmiyor.
Yürüdüm, çok yürüdüm, nereye vararacağımı bilmeden yürüdüm günlerce, sana varamadım, seni bulamadım.
Attığım her adım sanki karınca adımıymış gibi kısaldı, yollar hiç bitmeyecekmiş gibi uzadı gözlerimin önünde.
Bir yere varamadım, seni göremedim, seni bulamadım Havva, kaybolmuşsun, dünyanın hiçbir yerinde seni göremedim.
Düşünmek delirtiyor artık, düşünceler beynimi kemiriyor giderek.
Seni bir daha hiç göremeyecek olmak kabullenilmez bir düşünce, sonsuza kadar ayrılışımız onulmaz bir duygu oysa.
Düşünsene Havva, sonsuza kadar birbirimizi hiç göremeyeceğiz, sen bir daha hiç gözükmeyeceksin bana, gözlerim bir daha seni hiç göremeyecek.
Sen nerede ne yapıyorsun hiç bilmeyeceğim, nasıl bir ömür süreceksin habersiz olacağım, bir daha hiç duymayacağım sesini, nefti bir yalnızlığa hapsolacağım ben, sen hiç bilmeyeceksin.
Yaşam gelip yaşam gidecek, ömür gelip ömür gidecek, insanlar gelip insanlar gidecek, ölüm gelip ölüm gidecek, sen hiç gelmeyeceksin Havva, bir daha hiç görüşemeyeceğiz.
Bu fikir çıldırtıyor işte, onulmaz bir yere sürüklüyor beni, bütün kapıların dışarısında bırakıyor beni.
Sonsuzluğu düşündükçe göğüs kafesim daralıyor, dünya daralıyor ve beni içine hapsediyor.
Giderek daralıyor bildiğim ne varsa ve beni ufacık bir kutuya sıkıştırıyor.
Yüzün, o yüz ki yüzlerin efendisidir gördüğüm ne varsa hepsinin efendisi, bir daha hiç bilmeyeceğim o yüzü.
O yüz ki, artık yok olmuş gibi yok oldu hayatımda, bir daha hiç görmeyeceğim bir yüz, yüzlerin efendisi, efendimisss, sahibimiz.
Delirmek, aklı başında yaşamaktan daha kolay olmalı, delirsem bir daha seni göremeyeceğimi düşünmek durumundan kurtulurdum, bütün düşüncelerim kaybolurdu.
Bu kadar çok düşünmek beni delirme noktasına sürüklüyor zaten, yokluğun delirmek için iyi ve bulunmaz bir neden zaten.
Havva, seni göremedikten sonra neyi gördüğümün önemi yok, senle göremedikten sonra neyi gördüğümün önemi yok.
Önemini kaybediyor her varlık, giderek karamsarlaşıyor dünya, daraltıyor beni, ah bu delilik, uğrasa ya artık bana, bu yokluk düşüncesinden kurtarsa artık beni.

Ah bu ayrılık, bazen delirtiyor, bazen delirmeme bile izin vermeden yaşatıyor, ki bu aslında yaşamak değil, sürdürdüğümde yaşam değil.
XV

13 Eylül 2013 Cuma

Adem'den Havva'sına XIV

Havva'ya;
Sıcak bir günün ardından senin sıcaklığın sarmalıydı beni Havva, sıcaklığına sığınmalıydım.
Bu sıcak günde, senin sıcaklığında kavrulurken yine sen esmeliydin içime, senden gelen rüzgarlar ferahlatmalıydı beni.
Sonra kış kadar soğuk olup dondurmalıydın beni, üşümeliydim yanında, sarılarak ısınmalıydık belki.
Birbirine o kadar karışmış bu mevsimde, yaz da sensin kış da.
Bütün mevsimlerde senin etkin söz konusu, sen nasıl istersen öyle şekillenecek gibi geliyor bana.
Hiç yoksa benim hissettiğim mevsimler sana bağlı, sen nasıl istersen öyle hepsi.
Hem yakıp hem dondurman bundandır, daha öncede söyledim belki, sen ateş ve suyun kendisisin.
Bir içim su idin, yoksun şimdi, belki senin için hiç olmamıştı.
Bedenimi kasıp kavuran gün kadar kasıp kavuruyorsun içimi, en derinlerine kadar.
Boğazımda takılıp kaldın Havva, sesim soluğum çıkmıyor artık, sesimi soluğumu ele geçirdin.
Sesim çıkmıyor artık, ses tellerimi sıkıyor olmalısın, senden başka kimseyle konuşmayayım diye.
Boğazıma yapışmış olmalı ellerin, sen yokken nefes almayayım diye.
Oysa ne konuşacak birisi var, ne nefes almaya gücüm.
Ancak ağaçlarla konuşurum Havva, sensizliği paylaşırım onlarla, seni anlatırım.
Hiç görmeselerde seni tanımış olurlar, seni bilen birileri olmuş olur benden başka.
Geriye kalanlar benle gidecekler, geldiğimiz gibi gideceğiz, bütün sırları içimizde götüreceğiz beraber.
Bilinenlerin tamamının bilinmeyen bir yüzü var oysa, herkesten uzakta bir sen varsın benim için.
Bir sen var oldu bende, senin kadar güzel, senin kadar yakın bana, senden başka.
Adem'in zihni hiç bilmediği kadar geniş Havva, senin her zerreni hatırlayacak kadar geniş.
Havva ismi fısıldandığında kulağına, seni bütün hücrelerinle düşünecek kadar gerçekçi.
Ses tonunu duyumsayacak, gözlerinin parıltısını yakalayacak kadar inançlı.
Oysa o kadar kayıp ki günler, zihin bir gün kararırsa ne yaparım bilmem, bilemem Havva.
Körelir mi acaba insan zaman ilerledikçe, gözleri görmez, kulakları duymaz, kalbi başkasını sevmez olur mu acaba.
Aklı başka bir kişiyi düşünemez, yüzü başka bir yüzü görmek istemez olur mu acaba insan.
Tüm bunlar için zamanın ilerlemesi gerekmez bazen, hepsini yaşar insan, yaşatırlar.
Ölü vakitler başka ölü vakitleri doğurur, ben tüm bu ölü vakitlerde ölürüm, ölümle koyun koyuna yatarım, ölüme kavuşmayı bekler, sürgünün başka evresine geçerim.

Yüzünü bir ben görüyorum içimde hapsetmişken, cimriyim, seni benden başkasına göstermem.
XIV

12 Eylül 2013 Perşembe

Adem'den Havva'sına XIII

Havva'ya;
Günler giderek uzuyor mu anlamıyorum artık, oysa mevsim güz, kısalması gerekmez miydi Havva?
Bu ılık havada, güneşin batışı giderek ağırlaşırken, beraber seyretmeliydik kızıl semayı.
Mevsimlerden sonbahar, yağmur bol olur, yağmurun altında beraber ıslanmalıydık aslında.
Sürgünde olmasak, koca bir kışı beraber geçirirdik Havva, karın altında beraber yürürdük.
Doğa beyaz örtüsüne büründüğünde bende sana bürünürdüm, her yanımda sen olurdun.
Yağmur, sevginden kavrulmuş bedenime değse ben onu hissetmem artık.
Yalnızken yağdığında zaten pek mahzun olur, dayanamam, yağmur yağmasın Havva, sen yokken yağmasın.
Sahra çölüne dönsemde sen yokken yağmur tanesi düşmesin, sürgün çöl gibi olsun, çöldeyim zaten.
Şimdi bulutlar gezinirken semada, ben onlara bakamam, başımı kaldırıp gökyüzünü seyredemem, uzandığımda yüzümü kaldırıp onları seyredemem.
Bütün bulutlar senin olduğun yere seyahat ediyormuş gibi geliyor bana, hepsi sana gidiyor bulutların, beni yalnız bırakıyorlar, artık bulutlarla da kavgalıyım.
Gün gelecek bütün doğa sana doğru hareket edecek, ağaçlar ayaklanacak ve sana doğru yürüyecekler.
Betonlar alıp başını benim yanıma gelecek, sen doğayı seviyorsun diye ben betonlarda sen yeşilliklerde yaşayacaksın.
Beni terkeden o kadar çok şey var ki artık bende olan bir şey kalmadı.
Gökyüzü o kadar sen gibi ki, öldüğümde benim yüzümün gökyüzünü görmemesi için yeryüzüne çevrili olması gerekiyor.
Gökler, çok uzaktalar, elimi uzattığımda dokunamam ona, bulutlara değemem, yıldızları avuçlayamam, dolunayla konuşamam, seninle olamadığım gibi.
Yeryüzüne dönük olsun yüzüm, toprakla bağdaşayım, eriyeyim, etimle toprağa karışayım, dönene kadar eve.
Bir fidan çıkar belki benim olduğum topraktan, eğer bedenim gibi çölleşmez ise toprak.
Korkuyorum ki mezarım dahi çölleşecek ve bu kuraklık dünyaya bir lanet getirecek.
Lanetli olmalıyım ki, bazı sırlar kendilerini kaybettiriyor.
Kışı görmek istemiyorum ben, bir kış günü doğsamda, bir kış daha görmek istemiyorum.
Gözlerim olsun yine, ancak kışı görmesin ömür, ömür törpüsü törpülesin yılları.
Havva olmadan tükenen Adem, yağmur üzerine yağmadan, kış gözlerine gözükmeden sürgünde kaybolsun.
Sürgün nasıl olsa sürecek sonsuza dek, nasıl olsa bitmeyecek.
Madem ki öyle o vakit, vakit hızlı da geçse yavaş da geçse, pek anlamı yok, bunun bir sonu yok.

Gökyüzü kadar enginsin sen ve uçucu, ben ise yeryüzü kadar tutucu ve dibe bağımlı.
XIII

11 Eylül 2013 Çarşamba

Adem'den Havva'sına XII

Havva'ya;
Zehrolan bir gün, zehrolan bir hayat var önümde Havva, zehrolan düşünceler.
Yalnız başıma aşmam gereken koca dağlar, uzanan okyanuslar var.
Hepsinin ötesinde ne olduğunu bilmediğim koca bir alem var.
Ne kadar vaktim var bilmezken, üzerime düşen bir sürü yıldırım var.
Ödevlerim var Havva, hepsinden pekiyi almam gereken bir sürü ödev var.
Zehre bulanıp önüme konmuş, yememin söylendiği yemekler var.
Bir su var önümde, baştan başa zehir gibi, zehir tadında, senin tadında.
İçtim ben o suyu, kana kana içtim ve artık vücudumun her zerresinde bu zehir var, sen varsın, her yanıma işlemiş bir sen varsın artık.
Bu zehir terk etmez artık bedenimi, giderek kemiriyor beni içten içe, her seferinde daha güçlü ve etkisini giderek arttırarak.
En sonunda aklıma ulaştı zehrin ki, aklım bu zehrin etkisiyle hiçbir düşünceyi benimseyemez oldu, sadece seni düşünmekle meşgulüm.
En sonunda kalbime ulaştı zehrin ki, kalbim bu zehrin etkisiyle hiçbir varlığı bilmez oldu, sadece senin varlığına olan sevgimi körüklemekle meşgulüm.
İçimde giderek yayılan bu zehir, artık hastalıklı bir kişiye dönüştürdü beni.
Daha kimseye yaramam, hiçbir işe yaramam ben artık, şifayı kaptım senden, artık yaşayamam.
Üzerime düşen yıldırımlar mı beni çarpıyor, ben mi onları çarpıyorum bilmiyorum.
O kadar yoksunum ki bu duygu artık tavan yaptı bende Havva.
Sana çarpıldığımdan beri yıldırım çarpması nedir bilmiyorum, senin çarpıntıların daha güçlü.
Seni her düşünüşümde kalbimin çarpışı daha gür, daha kuvvetli, daha kararlı.
Bir yıldırım gibi çarptın beni, yandım ben, karardım içten içe ve kimse görmedi.
Ağaçlar şahidimdir, deniz şahidimdir, kuşlar şahidimdir ve kalem şahidimdir ve yazı şahidimdir, oku.
Oku Havva, sana yazdım, senden ötürü yazdım, dünya üzerinde cennetten bir parça olduğunu düşündüğüm senin için yazdım.
Delirmek için yazdım belki, delirişimi kanıtlarıyla sunmak için.
İçime takılıp kaldın Havva, damarlarımda kaldın, çıkmadın dışarıya, bende takıldın kaldın.
Salmadım seni dışarıya, kalbimden kovmadım ve aklımdan çıkmadın.
Girdiğin yerleri terketmiyorsun, gitmek gibi bir huyun yok senin, bırakmıyorsun peşimi.
Her yer senle dolu, dünya üzerindeki her varlık sana benziyor Havva, seni arıyorum oysa bulamıyorum.
Zehir karıştı artık kanıma, ne ben bu zehirden arınırım, ne de bu zehir beni bırakır.

Zehrini bir yudumda içtim, artık kanımdasın, canımdasın, en çok bendesin artık.
XII

10 Eylül 2013 Salı

Adem'den Havva'sına XI

Havva'ya;
Sabah denilen olgu, aslında yanımda seninle uyansaydım benim için bir anlam ifade edecekti Havva.
Sabah uyandığında seni ilk gören olmayı isterdim, senin sabah uyandığında ilk beni görmeni isterdim.
Her gece son kez seni görerek uyumak isterdim Havva, uyumadan önce en son beni görmeni isterdim.
O vakit ölüm gelse idi ben seni görerek ayrılmış olacaktım, seni görmüş olacaktım en son.
Başlangıcım ve sonum sende olsun istedim, her güne senle başlayıp her günü senle sonlandırmak.
Sonda olmazdı, başlangıçta olmazdı, hep senle olurdum ben, bütün vaktimde sen olurdun.
Ne son kez seni görerek uyudum, ne de ilk kez seni görerek uyandım.
Ne sabah oldu bana ne akşam, ikisi arasında kaldım.
Vakitsiz bir yerde vakitsiz bir zaman dilimindeyim sanki, burada bulunan bütün canlılar beni ayıplıyor sanki.
Sen yoksun yanımda diye hepsi bana kinle bakıyor gibi geliyor.
Her gece baykuşun sesinin beni ürkütmesi, her sabah balıkların benden kaçması ancak beni ayıplamak için olmalı.
Sürgün, ayrımsamak demek belki de, bütün canlılar beni ayrımsıyor, hiçbiri kabul etmiyor.
Hiçbir canlıyla dost olamadım ben, belki çok yabancıydım onlara, belki sen yoksun diye yabancı oldu bana herkes.
Bu diyarda herkes seni tanıyormuş gibi geliyor bana, herkes senin büyünün etkisi altında ve herkes seni öyle sahiplenmiş ki, herkes senin için güzelliğini koruyor sanki.
Hepsi seninle yaşamak istiyor, sana görünmek istiyor ve seni göremedikleri içinde bana saldırıyor.
Sürgün tam anlamıyla hapishanede geçiyor ama bu sürgün ki tam olarak küçük bir yerde değil bu koca dünyada bir sürgün olarak geçiyor.
Aslında her yere gitmekte serbestim ama gel gör ki ben bulunduğum yerden başka bir yere gidemiyorum, niçin gitmem gerektiğinide bilmiyorum, kalakaldım.
Zamanın geçmesininde bir mantığı yok, sabah yok öğle yok ikindi yok akşam yok.
Yokoğlu yok, yoklukla doluyum, senin yokluğunla doluyum Havva, yokluğun doldu içime.
Sabahları bir anlam ifade etmiyor gecelerin ifade etmediği gibi.
Seninle geçmeyen zaman, zamanlıktan sayılmıyor Havva, sadece ölü anlardan ibaret.
Senle geçmeyen yaşam, yaşam değilmiş, anladım, anlatmak istedim.

Ölüm değildi beni korkutan Havva, yanlış anlama, sensiz ölmekten korkardım.
XI