Bugün hava her zamankinden daha soğuk.
Buz tutmuş adım attığım her yer.
Kışın soğuğu içime işlemiş.
Oysa sokakları kaplamıştı çam ağaçları.
Ve ateşin etrafında dolanılıyordu.
Gençlik pınarlarından su içiliyordu.
Gecenin uzunluğu gündüzden hesaplanıyordu.
Bugün daha soğuk bir gün.
Kömür kadar siyah.
Afrika kadar yakıcı.
Bulutlar kadar uzak.
Uyku kadar can alıcı.
Soğuk günler kapımda bekleyen.
Aslında dışına çıkamadığım.
İçine hapsolduğum anlar.
Farkına varılamayan hikâyeler.
Çam ağacını süsleyen yıldızlar.
Gökyüzünde beliren geyikler.
Başımı döndürür bu soğuklar.
Çıplak gözlerim kapanır karanlığa.
Korkarım bakmaya aydınlığa.
Susarım yutmuş gibi dilimi.
Güneş doğmasın artık.
Doğmasını istediğim an yok artık.
Soğuk günler sürer daha.
Uzaktan işittiğim sessiz bir nâra.
Takvim yaprakları yırtılıyor birer birer.
Günler yıllar gibi geçmiyor teker.
Ömür bitti günler bitmedi.
Günler tükendi saatler geçmedi.
31 Aralık 2012 Pazartesi
30 Aralık 2012 Pazar
Simetri Hastalığı
Her yaratılışın bir simetrisi var.
Gecenin gündüzü, siyahın beyazı, nefretin sevgisi, hüznün mutluluğu gibi.
Herşey çift ve eşli olarak yaratıldı.
Şimdi neden yaratılışımızı değiştirmek istiyoruz?
Kışı ve yazı ayrı ayrı yaşamak tatmin etmiyor mu acaba.
Güneşin tepemizden ayrılmayışı mıydı bizi mutlu edecek olan.
Yoksa gecenin hiç bitmeyecekmişcesine bizi sarmalaması mı karamsarlığa iten.
Yolumuza çıkan insanları bizden çok farklı oldukları için bir kenara itiyoruz.
Bazılarınıda çok benzer diye bir kenara itiyoruz.
Ne olursa olsun uzak duruyoruz.
Olağanüstü simetrinin farkına varsaydık eğer bütün düzen tamamlanacaktı.
İçinde olduğumuz simetri ekseninde aynamız birşeyler gösteriyor.
Simetrimizi kabul etmiyoruz.
Hep bizden daha aşağı buluyoruz.
İçimize işleyen bir virüs gibi kendimizi en üst safhada görüyoruz.
Bütün herşeyin güzel kısmında biz varız.
Kendimizin karanlık köşelerini görmüyoruz.
Oralara el sürmüyoruz, dokunmuyoruz, hissetmiyoruz.
Oysa ki en temiz insanda bile karanlık noktalar vardır.
Yalnız oralara henüz temas edilmemiştir.
Oysa farkına varılsa herkes içerisinde nefret ve sevgiyi aynı oranda barındırdığını görecektir.
Yalnız bunlar içimize sinmiş vaziyetteler.
Uygun anlarda kendilerini gösterip sonra kaybolma meziyetleri yüksektir.
Güzelliklerimiz her daim göz önündedir.
Çirkinliklerimiz ise kulak arkası edilir.
Biz öyle olmayalım.
Nefretimizde sevgimiz kadar temiz olsun.
Gecemizde gündüzümüz kadar aydınlık olsun.
Mutluluklarımızda hüzünlerimiz kadar paylaşılsın.
Simetri hastalığı bir virüs gibi yayılsın.
Gecenin gündüzü, siyahın beyazı, nefretin sevgisi, hüznün mutluluğu gibi.
Herşey çift ve eşli olarak yaratıldı.
Şimdi neden yaratılışımızı değiştirmek istiyoruz?
Kışı ve yazı ayrı ayrı yaşamak tatmin etmiyor mu acaba.
Güneşin tepemizden ayrılmayışı mıydı bizi mutlu edecek olan.
Yoksa gecenin hiç bitmeyecekmişcesine bizi sarmalaması mı karamsarlığa iten.
Yolumuza çıkan insanları bizden çok farklı oldukları için bir kenara itiyoruz.
Bazılarınıda çok benzer diye bir kenara itiyoruz.
Ne olursa olsun uzak duruyoruz.
Olağanüstü simetrinin farkına varsaydık eğer bütün düzen tamamlanacaktı.
İçinde olduğumuz simetri ekseninde aynamız birşeyler gösteriyor.
Simetrimizi kabul etmiyoruz.
Hep bizden daha aşağı buluyoruz.
İçimize işleyen bir virüs gibi kendimizi en üst safhada görüyoruz.
Bütün herşeyin güzel kısmında biz varız.
Kendimizin karanlık köşelerini görmüyoruz.
Oralara el sürmüyoruz, dokunmuyoruz, hissetmiyoruz.
Oysa ki en temiz insanda bile karanlık noktalar vardır.
Yalnız oralara henüz temas edilmemiştir.
Oysa farkına varılsa herkes içerisinde nefret ve sevgiyi aynı oranda barındırdığını görecektir.
Yalnız bunlar içimize sinmiş vaziyetteler.
Uygun anlarda kendilerini gösterip sonra kaybolma meziyetleri yüksektir.
Güzelliklerimiz her daim göz önündedir.
Çirkinliklerimiz ise kulak arkası edilir.
Biz öyle olmayalım.
Nefretimizde sevgimiz kadar temiz olsun.
Gecemizde gündüzümüz kadar aydınlık olsun.
Mutluluklarımızda hüzünlerimiz kadar paylaşılsın.
Simetri hastalığı bir virüs gibi yayılsın.
29 Aralık 2012 Cumartesi
Papatya
"Yaşasın papatyalar; canım papatyalar. Seviyorum sizleri.Sizler ki bütün kış, toprağın altında, yalnız bizi düşünürsünüz ve ilkbaharda hemen seriliverirsiniz ayaklarımızın altına. Canımlarım benim. Seviyorum sizleri insan kardeşlerim. Durup dururken seviyorum işte. Sevip duruyorum."
Oğuz Atay , Tutunamayanlar
Bir papatyaya bağlı gibi umutlarımız.
Her yaprakta farklı bir dilekle çıkıyoruz karşısına.
Ve her kopuşta farklı kıyafetlere bürünüyoruz.
Büründüğümüz kıyafetlerin ardına saklanıyoruz.
Beyazlar serilmiş önümüze.
Sarıya çalan renge hayran oluyoruz.
Onu büyütürken yeşil bahçemizde.
Birkez daha maşuk oluyoruz.
Senin için bürüdüm bahçemin her köşesini.
Dilek dilemek için narin papatyalarla.
Anlamlı kılanda oydu renk renk çiçekleri.
Bir isteği yerine getirebilmenin umudu.
Baharın gelişini sen haber verirdin.
Sen çıkınca tohumundan gelirdi bahar.
Sen doğanın gözlemcisiydin bizim için.
Ve yeller eserdi senin olduğun yerde.
Yapraklarından terler boşanırdı.
Stomaların hızla hareket ederdi.
Kışı yolcu ederdik sen gelince.
Baharlıklar çıkardı ortaya.
Donatırdık dünyayı seninle.
Nevruzu kutlardık beraber.
Ateşin üzerinden beraber atlardık.
Ve şimdi, sen papatya.
Bahar gelene kadar bekleteceksin bizi.
Ya da sen gelene kadar bekleyecek bahar.
Ve ben özlüyorum seni.
Henüz doğan bir gün gibi.
Hâlâ sıcak.
Alev gibi.
Özlemin.
Ve ben baharı özlüyorum.
Seni.
28 Aralık 2012 Cuma
Sarmaşdolaş
Sarmaşdolaş bir düş bu.
Ben sarılırım kendime.
Ellerim buluşur yüzümde.
Gözler bakar aynaya.
Gölgeme sarılır uyurum bu gece.
Kaldırımlarda kendimle konuşurum.
Adımlarıma eşlik ederim.
Kendim söyler kendim dinlerim.
Sarmaşdolaş bir hikâye bu.
Sadece ben dinlerim.
Anlatırım duvarlarıma.
Dinler beni sessizce.
Duvarlarım görünmez göze.
Hissetmeli onu derinde.
Selamlamalı her gördüğünde.
Sarmaşdolaş bir masal bu.
Henüz sonu kesin olmayan.
İçinde kurtların cirit attığı.
Karıncaların uzunca bir tatile çıktığı.
Ağustosböcekleri iş başında.
Ben konuşurum kozasında tırtılla.
Sohbet ederim dilsizle.
Sarılda uyuyalım beraber.
Ellerim uzandı sana.
Ben sarmaşdolaşken kendimle.
Sende dolan benimle.
Ben sarılırım kendime.
Ellerim buluşur yüzümde.
Gözler bakar aynaya.
Gölgeme sarılır uyurum bu gece.
Kaldırımlarda kendimle konuşurum.
Adımlarıma eşlik ederim.
Kendim söyler kendim dinlerim.
Sarmaşdolaş bir hikâye bu.
Sadece ben dinlerim.
Anlatırım duvarlarıma.
Dinler beni sessizce.
Duvarlarım görünmez göze.
Hissetmeli onu derinde.
Selamlamalı her gördüğünde.
Sarmaşdolaş bir masal bu.
Henüz sonu kesin olmayan.
İçinde kurtların cirit attığı.
Karıncaların uzunca bir tatile çıktığı.
Ağustosböcekleri iş başında.
Ben konuşurum kozasında tırtılla.
Sohbet ederim dilsizle.
Sarılda uyuyalım beraber.
Ellerim uzandı sana.
Ben sarmaşdolaşken kendimle.
Sende dolan benimle.
27 Aralık 2012 Perşembe
Ferit -it -id
Ferit, Ferid, it, id, t, d, t değil d, fotenik, fonetik ve babasının kahkahaları. . .
Takıntılarım var galiba. Bazen onlarlada baş başa kalıyoruz.
Aklımdan çıkmayan kelimeler oluyor bazen.
Bazı cümleler ben buradayım diye bağırabiliyor.
Ferit beni görünce selamlamak için ayağa kalkıyor.
Bütün fikirleri zihninde dolaşırken onları benimle paylaştı.
Ve ikimiz aynı şeyleri düşündük.
Ferit benim hiç tanımadığım bir diyardan çıkagelmiş akrabam belkide. Varlığından haberdar olmadığım bir yakınım. Ve belkide hiçbiri.
Bilemem.
Ama ben Ferit'i tanıyorum. Hemde uzun bir müddetdir ben Ferit'i tanıyorum.
Biz onunla beraber büyümüşüz gibi.
Aynı kitapları okumuş aynı filmleri izledik belkide.
Felsefe ve bilimi birleştiren bir noktada bizde birleşiyoruz.
Ben ki adaya hiç gitmedim ama onunla gezdim oraları.
Matmazel Noraliya'nın koltuğuna beraber oturmuştuk.
O koltuğa danteller örtmüş ve güzelliğine hayran kalmıştık.
Biz Ferit ile arkadaş olabilecek iki insanız.
Galiba bendede biraz Ferit'lik var.
Bazen bende kaçıyorum. Hızlı hızlı sokakları adımlıyorum.
Merdiven boşluklarında düşünüyorum.
Rüyalarımda farklılıklar tadıyorum.
Hayaletlerle, katillerle uzunca sohbet ediyorum.
Ayna ile konuşuyorum saatlerce belkide.
Sayfalar ilerledikçe Ferit'de ilerliyor zaman basamaklarını.
Bu kitabında sayfaları sonlanıyor belk, ama kitap zihnimde yeniden bir kez daha başlıyor.
Daha sonra bir daha ve bir daha tekrar yaşanacak bir hayat gibi.
Bende birazcık Ferit'lik var.
Uçtayım.
Takıntılarım var galiba. Bazen onlarlada baş başa kalıyoruz.
Aklımdan çıkmayan kelimeler oluyor bazen.
Bazı cümleler ben buradayım diye bağırabiliyor.
Ferit beni görünce selamlamak için ayağa kalkıyor.
Bütün fikirleri zihninde dolaşırken onları benimle paylaştı.
Ve ikimiz aynı şeyleri düşündük.
Ferit benim hiç tanımadığım bir diyardan çıkagelmiş akrabam belkide. Varlığından haberdar olmadığım bir yakınım. Ve belkide hiçbiri.
Bilemem.
Ama ben Ferit'i tanıyorum. Hemde uzun bir müddetdir ben Ferit'i tanıyorum.
Biz onunla beraber büyümüşüz gibi.
Aynı kitapları okumuş aynı filmleri izledik belkide.
Felsefe ve bilimi birleştiren bir noktada bizde birleşiyoruz.
Ben ki adaya hiç gitmedim ama onunla gezdim oraları.
Matmazel Noraliya'nın koltuğuna beraber oturmuştuk.
O koltuğa danteller örtmüş ve güzelliğine hayran kalmıştık.
Biz Ferit ile arkadaş olabilecek iki insanız.
Galiba bendede biraz Ferit'lik var.
Bazen bende kaçıyorum. Hızlı hızlı sokakları adımlıyorum.
Merdiven boşluklarında düşünüyorum.
Rüyalarımda farklılıklar tadıyorum.
Hayaletlerle, katillerle uzunca sohbet ediyorum.
Ayna ile konuşuyorum saatlerce belkide.
Sayfalar ilerledikçe Ferit'de ilerliyor zaman basamaklarını.
Bu kitabında sayfaları sonlanıyor belk, ama kitap zihnimde yeniden bir kez daha başlıyor.
Daha sonra bir daha ve bir daha tekrar yaşanacak bir hayat gibi.
Bende birazcık Ferit'lik var.
Uçtayım.
O Doğdu
Sen doğdun işte.
Bak yalanlıyor mu beni aydınlık?
Bugün farklı evren.
Denizler sonsuzluğu değil darlığı göstermekte.
Ufuk çok yakın görünüyor.
Everest çok alçak.
Yıkıldı tapınaklar.
Geceden güneş doğdu.
Hüzünden mutluluklar doğdu.
Şarkılardan ifadeler doğdu.
Dilden sevgi doğdu.
Yalnızlıktan ben doğdum.
Benden sen doğdun.
Ve işte; o doğdu.
Kalemin mürekkebi tükenirken.
Buzdan şatomuz erirken.
Tarihimiz unutulmaya yüz tutmuşken.
Kanımız zehirle dolmuşken.
İçimizdeki umutlar katledilirken.
Ve işte o karanlığa bir ışık gibi;
Sen doğdun;
O doğdu.
Külün rengine dönmüş bir dünyada.
Yörüngesi farklılaşmış bir düzende.
Yolunu kaybetmiş ilerlerken güneş.
Ve lacivert renge bürünmüşken ormanlar.
Bulanırken saf olan suyumuz.
Berrak bir yaşamın içine;
Sen doğdun;
O doğdu.
Bende bunları sana yazdım.
Bak yalanlıyor mu beni aydınlık?
Bugün farklı evren.
Denizler sonsuzluğu değil darlığı göstermekte.
Ufuk çok yakın görünüyor.
Everest çok alçak.
Yıkıldı tapınaklar.
Geceden güneş doğdu.
Hüzünden mutluluklar doğdu.
Şarkılardan ifadeler doğdu.
Dilden sevgi doğdu.
Yalnızlıktan ben doğdum.
Benden sen doğdun.
Ve işte; o doğdu.
Kalemin mürekkebi tükenirken.
Buzdan şatomuz erirken.
Tarihimiz unutulmaya yüz tutmuşken.
Kanımız zehirle dolmuşken.
İçimizdeki umutlar katledilirken.
Ve işte o karanlığa bir ışık gibi;
Sen doğdun;
O doğdu.
Külün rengine dönmüş bir dünyada.
Yörüngesi farklılaşmış bir düzende.
Yolunu kaybetmiş ilerlerken güneş.
Ve lacivert renge bürünmüşken ormanlar.
Bulanırken saf olan suyumuz.
Berrak bir yaşamın içine;
Sen doğdun;
O doğdu.
Bende bunları sana yazdım.
26 Aralık 2012 Çarşamba
Dua
Gecenin kör bir saati.
Uzanacağım karanlığa birazdan.
Yalnızlık içimi kemirirken.
Dua edeyim diyorum.
ALLAH sever ondan isteyenleri,
İstiyorum ondan sana hediyeler,
Kalbindeki en derin duygulara,
İçinin aydınlatıcısı güneşe,
Yaşamın doğal kaynağına,
Sarıp sarmalayan sarmaşıklarına,
Bitmez tükenmez umutlarına,
Sıkıp gevşeyen kollarına,
Coşup dinen fırtınalarına,
Genişliği ufku delen görüşlerine,
Sonu olmayan fikirlerine,
Geceden çalan gündüzüne,
İçine rahmet dolsun.
Ve içini kemiren duygulara,
Gözyaşı taşıyan bulutlara,
Gecenin habercisi yıldızlara,
Bulmacada hatırlamadığın kelimelere,
Kararsız bırakan anlara,
Rahatlık dolmasın hiçbir an.
5 dakikası bedel 23 saat 55 dakikasına.
Uzanacağım karanlığa birazdan.
Yalnızlık içimi kemirirken.
Dua edeyim diyorum.
ALLAH sever ondan isteyenleri,
İstiyorum ondan sana hediyeler,
Kalbindeki en derin duygulara,
İçinin aydınlatıcısı güneşe,
Yaşamın doğal kaynağına,
Sarıp sarmalayan sarmaşıklarına,
Bitmez tükenmez umutlarına,
Sıkıp gevşeyen kollarına,
Coşup dinen fırtınalarına,
Genişliği ufku delen görüşlerine,
Sonu olmayan fikirlerine,
Geceden çalan gündüzüne,
İçine rahmet dolsun.
Ve içini kemiren duygulara,
Gözyaşı taşıyan bulutlara,
Gecenin habercisi yıldızlara,
Bulmacada hatırlamadığın kelimelere,
Kararsız bırakan anlara,
Rahatlık dolmasın hiçbir an.
5 dakikası bedel 23 saat 55 dakikasına.
24 Aralık 2012 Pazartesi
Sarmaşık
Evimi saran yeşilce bir sarmaşık gibi.
Sardı bedenimi ve giysilerimi.
Sabahın getirdiği rahmet gibi.
Yağmur getirdi kokusunu toprağın.
Sakladığım içi misket dolu kutu gibi.
Sırları doluşturduğum sepetin.
Sardın sıkıca kollarınla.
Öyle bir sarılma ki bu.
Boğazımı sıkar ellerin.
Ve ses çıkaramaz dillerim.
Kıpırdayamaz o anda.
Sıkışıp gevşeyen bedenim.
Benim sevgili fikirlerim.
Uçtan uca hırsla dolaştığım ütopyalar.
Parmaklıkları olmayan bu zindanlar.
İçimde olan sancılar.
Mutluluğun getirdiği kıvançlar.
Ölümsüzlüğü yudumlamak gibi bu.
Damla damla yaşamak her saniyeyi.
Ve bir torbaya doluşturmak günleri.
Satır satır ezberlemek bütün kitapları.
Boşluğa okumak gerek bu şiirleri.
Temizlenmeli ruhlar bedenlerden.
Bedenin dokunduğu herşey kirli gibi.
Paslı eller yıkanmalı.
Nasır tutmuş beyinler arındırılmalı.
Ve bu sarmaşık dolanmalı kalbine.
Sarmalı onu.
Ve ondan beslenmeli.
Yükselmeli en yukarı.
Kalbin yavrusu olmalı bu sarmaşık.
Sarmaşık.
Sararken ona tutunup çık.
İçinde olduğun dipsiz kuyudan çık.
Kalbini saran sarmaşıklara tutunda günışığına çık.
Sardı bedenimi ve giysilerimi.
Sabahın getirdiği rahmet gibi.
Yağmur getirdi kokusunu toprağın.
Sakladığım içi misket dolu kutu gibi.
Sırları doluşturduğum sepetin.
Sardın sıkıca kollarınla.
Öyle bir sarılma ki bu.
Boğazımı sıkar ellerin.
Ve ses çıkaramaz dillerim.
Kıpırdayamaz o anda.
Sıkışıp gevşeyen bedenim.
Benim sevgili fikirlerim.
Uçtan uca hırsla dolaştığım ütopyalar.
Parmaklıkları olmayan bu zindanlar.
İçimde olan sancılar.
Mutluluğun getirdiği kıvançlar.
Ölümsüzlüğü yudumlamak gibi bu.
Damla damla yaşamak her saniyeyi.
Ve bir torbaya doluşturmak günleri.
Satır satır ezberlemek bütün kitapları.
Boşluğa okumak gerek bu şiirleri.
Temizlenmeli ruhlar bedenlerden.
Bedenin dokunduğu herşey kirli gibi.
Paslı eller yıkanmalı.
Nasır tutmuş beyinler arındırılmalı.
Ve bu sarmaşık dolanmalı kalbine.
Sarmalı onu.
Ve ondan beslenmeli.
Yükselmeli en yukarı.
Kalbin yavrusu olmalı bu sarmaşık.
Sarmaşık.
Sararken ona tutunup çık.
İçinde olduğun dipsiz kuyudan çık.
Kalbini saran sarmaşıklara tutunda günışığına çık.
23 Aralık 2012 Pazar
Kazağımın Söküğü
Kazağımın söküğü ilmek ilmek.
Dolanıyor parmaklarıma.
Uzaktan bir kuş sesi geliyor kulaklarıma.
O kuş ki, Anka olsa gerek.
Dinler dururum kıpırdamadan.
Kahvemizin taneleri gelir Ekvator'dan.
Sen tadasın diye en baştan.
Porselenleri işlenmiş İznik'ten.
Yaldızlarla donatılmış her yandan.
Sen dokunasın diye en baştan.
Çikolatamız daha güneyden.
Tadını hissedelim diye her yandan.
Yudumlamaya başla kahveni.
Kurtulsun açlığından bütün hücrelerin.
Canlansın artık göz bebeklerin.
Gölgelendirip dursun resmi ellerin.
Dudaklarım hareketsiz kalır öyle.
Eylemsizlik içindeyim böyle.
Kazağım sökülür mü ki acaba.
İlmekleri atılmış aslında kördüğüm.
Çözülse olur ilginç bir düğüm.
Kalemim buluşur beyaz sayfalarla.
Siyah bir resim çıkar ortaya.
Kalın çizgilerle belirginleşmiş.
Altın sözlerle ölümsüzleşmiş.
Vakit altın tozundan.
Saf metalin ışıltısından.
Neden bu kadar hızlı?
Hızlı olmasa anlamazdık değerini.
Değeri olanlar ölümsüzdür.
O yaşatılır en derinlerde.
Gün bitmemeli aslında.
Batan güneşe lanetler okunmalı.
Vakti ihbar eden saatler kâhrolmalı.
Ve uğuldayan kargalar susmalı.
Zaman geçiyor işte.
Elde avuçta yok bir şey.
Çünkü hiçbir şey ele avuca sığacak gibi değil.
Zaman ve mekân ölümsüz.
Hayat bulan farklılaşmalar.
Gün bitti.
Ölümsüzleşerek.
Akşam oldu.
Vakit geldi.
Saat tıngırdadı.
Gece 12'de 12 kez.
Gong sesleri çok yakında.
Günlüğüme Karalamalar;
22.12.2012 Bir Cumartesi Akşamı
Dolanıyor parmaklarıma.
Uzaktan bir kuş sesi geliyor kulaklarıma.
O kuş ki, Anka olsa gerek.
Dinler dururum kıpırdamadan.
Kahvemizin taneleri gelir Ekvator'dan.
Sen tadasın diye en baştan.
Porselenleri işlenmiş İznik'ten.
Yaldızlarla donatılmış her yandan.
Sen dokunasın diye en baştan.
Çikolatamız daha güneyden.
Tadını hissedelim diye her yandan.
Yudumlamaya başla kahveni.
Kurtulsun açlığından bütün hücrelerin.
Canlansın artık göz bebeklerin.
Gölgelendirip dursun resmi ellerin.
Dudaklarım hareketsiz kalır öyle.
Eylemsizlik içindeyim böyle.
Kazağım sökülür mü ki acaba.
İlmekleri atılmış aslında kördüğüm.
Çözülse olur ilginç bir düğüm.
Kalemim buluşur beyaz sayfalarla.
Siyah bir resim çıkar ortaya.
Kalın çizgilerle belirginleşmiş.
Altın sözlerle ölümsüzleşmiş.
Vakit altın tozundan.
Saf metalin ışıltısından.
Neden bu kadar hızlı?
Hızlı olmasa anlamazdık değerini.
Değeri olanlar ölümsüzdür.
O yaşatılır en derinlerde.
Gün bitmemeli aslında.
Batan güneşe lanetler okunmalı.
Vakti ihbar eden saatler kâhrolmalı.
Ve uğuldayan kargalar susmalı.
Zaman geçiyor işte.
Elde avuçta yok bir şey.
Çünkü hiçbir şey ele avuca sığacak gibi değil.
Zaman ve mekân ölümsüz.
Hayat bulan farklılaşmalar.
Gün bitti.
Ölümsüzleşerek.
Akşam oldu.
Vakit geldi.
Saat tıngırdadı.
Gece 12'de 12 kez.
Gong sesleri çok yakında.
Günlüğüme Karalamalar;
22.12.2012 Bir Cumartesi Akşamı
Buğday Tarlası
Buğday tarlasında dolanıyorsun işte.
Koşuyorsun yeşil ağaçlara.
Yarışır gibisin gölgenle.
Ve adım adım hızlanıyorsun.
Yaklaştıkça hedefe.
Saldırıyorsun buğdaylara.
Tanecikleri dökülüyor yerlere.
Sararmış güneşten tenleri.
Her bir başak yükselmiş yükseğe.
Boynunu uzatmış ileri.
Tel tel ayırt ediliyor hepsi.
Ve elinde bir orak.
Biçiyorsun onları.
Buğday tarlasında geziyorsun işte.
Her bir tele dokunuyorsun.
Çekiyorsun onun kokusunu içine.
Ve bırakıyorsun mor yazmanı rüzgara.
Esir düşüyorsun buğdaya.
Bu bir buğday sevgisi olsa gerek.
Bir korkuluk dikilmiş ortasına tarlanın.
Uzakta tutar düşmanları.
Toplar dostları çevresinde.
Yakınlık erdemine ulaşanlar dolanır etrafında.
Yazın sıcağı tepende.
Kavurur geçer ahenkle.
Tenin döner buğdaya.
Onun gibi kızıl bir renge.
Hiçbir esinti yok havada.
Anlaşmış bütün hava durumu.
Uzak duruyor tarladan.
Ve yalnız başına orada.
Kısıp gidilen bir ses.
Giderek azalıyor nâmesi.
Ve duyulan fısıltısı sessizliğin.
O ağacın altına oturda soluklan.
Gün bitiyor.
Güneş batıyor ardında tepelerin.
Buğday Tarlası dinlenmeye çekiliyor.
Mor yazma dolanıyor ağacın dallarına.
Koşuyorsun yeşil ağaçlara.
Yarışır gibisin gölgenle.
Ve adım adım hızlanıyorsun.
Yaklaştıkça hedefe.
Saldırıyorsun buğdaylara.
Tanecikleri dökülüyor yerlere.
Sararmış güneşten tenleri.
Her bir başak yükselmiş yükseğe.
Boynunu uzatmış ileri.
Tel tel ayırt ediliyor hepsi.
Ve elinde bir orak.
Biçiyorsun onları.
Buğday tarlasında geziyorsun işte.
Her bir tele dokunuyorsun.
Çekiyorsun onun kokusunu içine.
Ve bırakıyorsun mor yazmanı rüzgara.
Esir düşüyorsun buğdaya.
Bu bir buğday sevgisi olsa gerek.
Bir korkuluk dikilmiş ortasına tarlanın.
Uzakta tutar düşmanları.
Toplar dostları çevresinde.
Yakınlık erdemine ulaşanlar dolanır etrafında.
Yazın sıcağı tepende.
Kavurur geçer ahenkle.
Tenin döner buğdaya.
Onun gibi kızıl bir renge.
Hiçbir esinti yok havada.
Anlaşmış bütün hava durumu.
Uzak duruyor tarladan.
Ve yalnız başına orada.
Kısıp gidilen bir ses.
Giderek azalıyor nâmesi.
Ve duyulan fısıltısı sessizliğin.
O ağacın altına oturda soluklan.
Gün bitiyor.
Güneş batıyor ardında tepelerin.
Buğday Tarlası dinlenmeye çekiliyor.
Mor yazma dolanıyor ağacın dallarına.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)