29 Ekim 2013 Salı

Yaşamsal Döngü

Sana bir iyi bir de kötü haberim var. İyi haber; henüz ölmedik. Kötü haber; hâlâ yaşıyoruz. -Anton Çehov

Ne ölebiliyoruz, ne de yaşayabiliyoruz.
İki arada bir derede dolanıp duruyoruz.
Ben senin çevrende dolanıyorum her an.
Sen ses çıkarmadan bakıyorsun bana.
Ölüm ne zaman gelir bilmem.
Yaşam ne kadar yaşanır bilemem.
Ve ölümü bekleyerek daha ne kadar yaşayabilirim?
İnsan ölümün koynundaki yaşamı nasıl tanır?
Yaşam, ölüm düşünülmeden yaşanabilir mi?
Sorular girdabında savruluyorum.
Her soru içinde başka bir soruyu taşıyor.
Ben cevapları buldukça cevaplardan sorular çıkıyor.
Derine indikçe yukarı çıkıyoruz sanki.
Cevapladıkça, cevaplayamadığımız sorular artıyor.
Cevaplar birer birer artarken, sorular ölçülemeden artıyor.
Böyle bir çıkmazın içerisinde yaşıyoruz.
Ne cevaplarla yetinebildik, ne soruları tüketebildik.
İlk insandan son insana kadar hapsolduk.
Her soruda beynimizi tükettik, bir yere varamadık.
İyi haberle mi karşılaştık kötü haberle mi bilmiyorum.
Ölüm çok yakın, en az yaşam kadar.
Ne kadar yaşıyorsak o kadar ölüyoruz.
Her gece fragmanını yaşadığımız gibi.
Her gün içerisinde hayat ve ölümü taşır.
Gündüzü hayat gibidir, gecesi ölüm.
Birisi daha sıcaktır, birisi daha soğuktur.
Tıpkı zıtlıkta birleşen iki duygu gibi.
İkiside birbirine galip değildir, aynı yerdedirler.
Birinin boşluğunu diğeri dolduracaktır.
Bu eşit bir durumdur, ikiside diğerinin varlığının altını çizer.
Böyle sürer bu ömür, böyle tükendiği gibi.

Şeytanın Zehir Bahçesi

"Çok özlediğin halde sarılamadığın insanlar var mesela. Bu her şeyden kötü." 
(Ed Wood)


Her şeyden kötü olan sınırlı değil.
Her şey, her şey değil.
Kötü her dem yeni bir kötülüğü içinde saklar.
Kabuğunun altında yeni kabuklar vardır, meyvesini göstermez.
Bahçesinde türlü yaratıklar vardır, ağaçlarını koruyan.
Şeytanın zehir bahçesinde bebek şeytanlar var.
Hepsi çirkin, hepsi siyah, hepsi dişsiz, hepsi sessiz.
Kötülük şeytanın meyve bahçesi.
Zehir bahçesi, bütün zehirleri içinde toplamış.
O meyve bahçesinde türlü türlü meyveler var.
Her biri diğerinden daha olgun olan meyveler.
Olgunlaştıkça ağacının dalından kopan ve yuvarlanıp önümüze düşen.
Bu süreçte bize zehrini sunan.
Sarılamamak var mesela bu zehirlerin içinde kuvvetlice.
Dokunamamak var sana, zehirlerin içinde delice.
Saçlarını koklayamamak var, zehirlerin içinde aptalca.
Bir sürü zehir var bu ağacın dallarında.
Her biri kuvvetli, her biri sevimsiz, her biri güzellikten uzak.
Şeytan birde tutup bu bahçeye yeni bitkiler ekti.
Yeni yeni zehirler çıkardı karşıma.
Yeni meyveler türedi nasıl olduysa.
Elime baltayı alıp gireceğim bu bahçeye, girmenin bir yolunu bulacağım.
Bu sevimsiz bahçeyi tarumar etmeliyim, kötülüğün tohumlarını öldürmeliyim.
İnsanlıktan uzakken güzelliğe çıkan yol yoktur, şeytanın bahçesinde.
Bunca zehrin içinde tubanın meyvesi yoktur, kevserin suyu.
Şimdi bütün ağaçları kesmek gerek kökünden.
Kötülüğün bütün çocuklarını yok etmeli.
Tarumar etmeli engel olan ne varsa, güzelliğe yol açmalı.
Zehrin yerine insanlığın ağacını dikmeli.
Hepsinden heybetli, hepsinden gösterişli.

28 Ekim 2013 Pazartesi

Ötelerde

Kimse duymaz bizi.
Bir artık başka bir alemdeyiz, görülmez.
Kimse görmez bizi.
Biz artık başka bir yurttayız, duyulmaz.
Yıldızların ilerisindeyiz.
Samanyolu galaksisinden çok uzakta.
Kainatta henüz bilinmeyen bir yerdeyiz.
Hiçlik diyarına doğru yol alıyoruz.
Altımızda yıldızlardan atlar var, onların sırtında yol alıyoruz.
Bizi dünyadan görenler yıldızların kaydığını zannediyor.
Sen yıldızlardan daha parlaksın bu sıralar.
Yıldızlar kendilerini gölgede kalmış zannediyorlar.
Yolculuğumuz giderek ilginçleşiyor.
Bilinmeyen bir alemde bilinmeyen yolcularız.
Sesimiz artık işitilmiyor, boşluktayız.
Kalplerimizin diliyle münakaşadayız.
İçimüze üflediğimiz varlıklayız.
Biz seninle yokluğun içinde minik noktalarız.
Noktalarımız gözle görülmüyor.
Başını semaya kaldıran bizi selamlıyor.
Biz senle ötelerdeyiz, o kadar noksanız dünyadan.
Biz senle berilerdeyiz, o kadar ayrıyız dünyadan.
Kaldık artık bu yerde, bu yer bizim olacak.
Seçtik bu diyarı kendimize yurt, bu yer evimiz olacak.
Tüm bunların içinde aykırı düştük yaşama.
Yaşamı içimizde sunduk bir birimize.
Biz senle bir olduk, yıldızları geride bıraktık.
Biz senle harap olduk, bir birimizde devayı bulduk.
Uzak kalalım şimdi bu harap yerlere, uğrak yerimiz olmasın.
Safa alemi evimiz olsun, sen bana sefa ol.

Ne ötelerdeyiz aslında, ne berilerde.
Biz bir birimizdeyiz, bu bizi ötede kıldı.
Biz en çok bir birimizdeyiz.

Yeni Lisan

"Ben onunla içimden konuşuyordum." (Cahit Zarifoğlu)


Kimse duymuyordu bizi.
Biz bize yetiyorduk, kendi içimizde yaşıyorduk.
Artık dile lüzum yoktu.
Yeni bir lisan doğuyordu ufuklarda, bütün lisanların üzerinde bir lisan.
Anlamı kendi içinde toplamış.
Biz birbirimizle kelimeler olmadan da anlaşıyorduk.
Bütün sesler sessizleşmişti, biz konuşmaya devam ediyorduk.
İş bu hâl böyle devam edip gidiyor.
Biz başka bir boyutta anlaşıyoruz.
Bizi görenler bizi anlamazlar, anlamak için ses gerekmez.
Lisanımızı kimse bilmiyor
Bu dil bizi birbirine bağlıyor.
Artık dillerimiz birbirine değiyor, bedenimin üzerinde bedenin var.
Bedenlerimiz üst üste binmiş, birliğe yönelmiş.
Lisanlarımız üst üste gelmiş, tekliğe yönelmiş.
Yeni bir dil çıktı bizden meydana, söz olmadan, ses olmadan.
Yeni bir kıtanın keşfi kadar ilgi uyandırıcıydı.
Kanserin yine yeni bir tedavisinin bulunuşu kadar şüpheci.
İşte böyle bir zamanda oldu bu.
Bütün karışıklıklara rağmen bu karmaşada duraksadı.
Duruldu bütün sular, duruldu insanlık.
Her harekete yeni bir anlam yükledik biz.
Biz bize yeni bir dilin peşine takıldık.
İçimizde kimse bize ulaşamıyor.
Biz içimizde bir yerlerde birbirimizi taşıyoruz.
Böyle konuşmak en güzeli aslında.
Herkesten uzak, senle baş başa, en kalabalık topluluklarda dahi.
Milyarlarca insanın içinde dahi, seninle baş başa.
Yeni bir dil, yeni bir ben, yeni bir biz, yeni anlamlar hayata dair.

26 Ekim 2013 Cumartesi

Mutluluk; Bulaşıcı Hastalık

“Sevinç ve mutluluk insanı ne kadar güzelleştiriyor! Kalbi aşkla dolu olan adam istiyor ki bu aşkını başkalarının da kalbine döksün, herkes de kendisi gibi şen kahkahalarla gülsün, eğlensin ve böyle bir insanın mutluluğu da gerçekten bulaşıcı oluyor!”

Dostoyevski - Beyaz Geceler / Sy. 49


Senin mutluluğun bulaşıcı hastalık gibi.
Sürekli beni mutlu ediyor.
Senin olduğun hayaller beni benden ediyor.
Mutluluk seninle olmak demektir.
Her an seni yaşayabilmek, her anı kendi içerisinde değerlendirmektir.
Seninle olunca bulaşıcı hastalık gibi dalga dalga bende yayılması demektir.
Mutlu oldukça bunu dünyaya serpmek istiyorum.
Dünyaya kucak kucak mutluluğu taşımak istiyorum.
Serptiğim mutluluklar giderek çoğalsınlar.
Tohumdan fidan olup çıksınlar.
Kök salsınlar dünyaya ve her yanı kuşatsınlar.
Seni taşıyorum bütün dünyaya.
Senden bir parça bırakıyorum.
Kahkaha atıyor nerede bir insan görsem.
Kendisini tutamıyor artık mutluluk sarhoşları.
Ona kavuşan onu başkalarına taşıyor.
Sür'atle yol alıyor bu yolda herkes.
Ben seni kalbimden yaymaya başladım.
Her yere seni yayıyorum, her yerde sen yayılıyorsun.
Cümlelerimi sen meşgul ediyor onlara sen doluyorsun.
Tıkış tıkış doldun bana, her yerimdesin.
Ben mutluluğu sende bulmuşken sen şimdi yayılıyorsun.
Güzel kıldın her şeyi.
Bu güzellikte senin benden daha büyük payın var.
Bana mutluluğu bulaştırdın, ben artık esirinim.

Sevgi Yanmaktır

"Sevdiğini mertçe seven kişi, pervane gibi özler ateşi. Sevip de yanmaktan korkanın masal anlatmaktır bütün işi." (Ömer Hayyam)


Sevgi yanmak aslında.
Döne döne bu ateşin içinde sonsuza kadar kavrulmaktır.
Bu ateşin herhangi bir serin yanı yok.
Her yanında daha şiddetli yanar insan.
Sevgi, ateşiyle hücrelerimi fokurdatır.
Daha şiddetli olduğunda daha güçlü oluyor.
Sevgim beni her an yakıyor.
Boğazımdan başlıyor beni yakmaya.
Sözler ağzımdan çıkmadan alev alıyor.
Her seferinde güçlü bir duman havaya karışıyor.
Bulutlar benim sözlerimin ateşindendir.
Bu sözlerin hepsi senin içindir, sendendir.
Senin etrafında döndükçe ateşe biraz daha yaklaşıyorum.
Bu ateş beni yutacak, yutacağı anı bekliyorum.
Boğazımdaki ateş içime kadar işliyor.
Yavaş yavaş bütün hücrelerimi sarıyor. 
Ben kendimi durduramıyorum, ateş beni çekiyor.
İçimde yayılan bu sıcaklık benliğimi unutturuyor.
Kendimi bilmez haldeyim artık, seni biliyorum.
Senin etrafında pervane gibiyim.
Ne vakit kendimi bilsem hep senin etrafındayım.
Senin çevrenden ayrılamıyorum.
Senden uzaklaşırsam üşüyeceğim, biliyorum.
Ben üşümek istemiyorum, sevginin sıcaklığında yaşamalıyım.
Buzullar bana uzaktır, ben senin çölünde yaşıyorum.
Bu ateş giderek içine çekiyor beni, ben bu ateşte kalıyorum.
İşte yandım, işte kavruldum, işte eridim.
Ne kaldı benden bilmem, bir varlığım yok.
Korku uzak bana, ben ateşin sönmesinden korkarım.
Ateşimi körükleyen sensin, söndürmemeyi bilirsin.
Beni yakan ateşinle içimi dağlarsın.
Senin için etrafında dönüyorum.
Beni ateşin yakıyor, ben buna razıyım.
Senin için yanıyorum, seninle yanıyorum.

25 Ekim 2013 Cuma

Sevgi Yumağı

       Ben birbiri içerisinde eriyen nice varlık biliyorum. Birbirine iyice yapışmış, karışmış. İşte tüm bu karışıklıktan doğan bir ben biliyorum. Şimdi sana karışmak geceye karışmış yıldızlar gibidir. Geceyi aydınlıklarıyla bölerler. Sen gökte bütün dünyanın gördüğü en parlak yıldızsın. Sen çoban yıldızısın.
       Semada olan bunca işaret muhakkak bir anlam taşır. Ben sana karıştığım gün o anlama biraz daha yaklaştım. Bütün alem bir sevgi yumağı aslında. Bu yumak çözülecek bir yumak değildir. Bu yumağın sırrı birbirine karışmış olması değildir ki çözülebilsin. Bu yumağın sırrı başlangıcındaki karışıklıktır. Karışıklığın özünde olmasıdır. Yumak olması için değilde yumağın anlamı olması için vardır. Ancak sevgiyi bulan bu yumağı çözer. Ancak sevgiyi bulan alemin sırrına erer.
       İnsanlar sevgiden uzaklaşırken sen bir insanüstü olarak sevgiyi getirdin. Sevgi, artık tanımını senin için yapacağım bir eylem olmuştu. Yaptığım bütün işlerin temelinde sen varsın. Sen sevgilisin.
       Bütün bilinenler bir bilinmezlikten türerler. Ben bilinmeyeni sende bildim. Sen benim bilinmeyenlerimi bilinir kıldın. Sen doğdun; bütün sevgi sen doğurttun. Bu dünyada, yerde ve gökte olan sevgiye giden yol önce senden geçti. Senin kalbinin kapısı bana evrenin kapısını araladı. Ben sevgi yoluna o kapıdan girdim. Yol uzun ve yıldızlarla kaplı. Her bir adımım aslında bir yıldızdan diğerine doğru. Yıldızların üzerinde seyahet ediyorum. Yıldızların ışığı güneşten gelmiyor bu evrende, sen ışık saçıyorsun. Bütün yıldızların merkezinde sen varsın. Bütün yıldızlar parça parça senin ışığını saçıyor. Çok uzaklara kadar senin ışığın ulaştı. Sana vardığımda sevginin yurduna varacağım. Bir dervişlik yolundayız, dergaha varma niyetindeyiz. Çiledeyiz, çileyi bitirme niyetindeyiz. Divan şiirindeyiz, divan gayretindeyiz. Sevgi yolundayım, senin yolunda, senle varılacak noktada.
       Ben bildim, sen bilinir kıldın, O bilmemizi istedi. Böyle başladı bütün varlığımız. Her şeyi yaratan, bunu yarattı, yarattığını bilelim diye. İşte yumağın ilk çözüldüğü nokta bu idi. Böyle bir yumak buldum ben, yuvarladım onu ve o yuvarlandı. Sonunda kendisi çözüldü. Ben sevgiyi seçtim, sen sevgiyi seçtin. Yumağın bir ucunda ben vardım, yumak yuvarlandı ve seni buldu. Şimdi sen varsın, daima var.

23 Ekim 2013 Çarşamba

Füsun'a Mektuplar

Sevgili Füsun;
Gözlerinde beliren o istek hep bende yaşıyor.
Senin istek duyduğun o yaşamı yaşamak istiyorum.
Yaşamak, sensiz pek mümkün olmasa da; yaşadığımı düşünmek bana yetiyor.
Bütün müzelerden senin için bir parça alıyorum, sana getireceğim hepsini, gelirken.
Hayır, buna hiçbir zaman hırsızlık denemez.
Sana ait olanı almak, benim korumakla görevli olduğum hazinene karşı vazifem.
Bu dünya üzerinde senin kokunun sindiği ne varsa hepsi senin, bütün dünya senin.
Senin gördüğün her ne varsa hepsi senin, bütün dünya senin, ben senin.
Hepsi senin malın Füsuncuğum, hepsi bizim.
Bir müzemiz olacak, bizden başka kimsenin bilmediği bir hayatımızın olduğu gibi.
Gizli saklı bir törenle birbirimize kavuşacağız.
O gün geldiğinde artık sen kaybolmayacaksın.
Müzemizin koridorlarında beni kırmızı elbisenle karşılayacaksın.
Küpelerini fark edeceğim bu sefer, senden sonra onlara bakacağım.
O kelebeğin kanatlarında yanına uçacağım.
Benim kalmalısın hep, hep kalacaksın benimle.
Füsun, istekle bakan o gözlerini saklayacağım.
Kimsenin görmediği, yalnızca benim şahit olduğum o bakışı gizleyeceğim.
Herkes her şeyi bilse de, o bakışı yalnızca ben bileceğim.
Sadece senin güzelliğini anlatıyorum, seni kimse görmeyecek.
Kimsenin görmesini istemezdim, kıskançlık bedenimde yine nefes alıyor.
Burada benden ayrılsan da, ötelerde beni bekliyorsun.
Bir gün kavuşacağız yine, bu demektir ki sonsuzluk.
Sürekli hesapladığımız anlar bir son bulacak.
Sayılarla ifade ettiğimiz tüm bu zamanlar birden bire sonlanacak.
Füsuncuğum, bu mektubum belki sana ulaşamayacak.
Cennete mektup atmak henüz mümkün değil.
Sen o cennette kırmızı elbiseni giymiş dolaşırsın.
Ben bu cehennemde kırmızı elbisenle baş başa yatarım.
Bu gece aslında hiç sonlanmaz, hiç sonlanmayacak.
Bu gecenin bir sabahı yok, sabahında sen yoksun.
Füsuncuğum, ben hep o 44'lüğü hatırlayacağım, sigara izmaritlerine sarılıp susacağım.
Konuşmayacağım artık yanına varana kadar.
Kalbim atmayacak artık, kalbini göğsümde hissedene kadar.

20 Ekim 2013 Pazar

Karakterime Münhasır Bir Acı

       Karakterime münhasır bir acı çekmek istiyorum. Karakterli bir acı olmalı bu, hiç kimsenin daha önce yaşayamadığı türden bir acı. Hem öyle bir acı ki bu acı diğer acıların dozajını düşürmeli. Bir çeşit narkoz olmalı, afyon olmalı, uyuşturmalı beni. Bir sarhoşluk vermeli ve beni benden sürükleyerek alıp götürmeli. Afyon çekmiş insan kadar uçucu olmalıyım. Bir uçurtma gibi gökyüzüne salınıvermeliyim.
       Seni zihnimde saklayacağım. Zihnim belki çok güçlü olmayabilir ama bildiğim bütün bilgileri unutup hepsinin yerine seni doldurabilirim. Böylece bütün bildiğim sen olursun, senden başka bir bilgim olmaz. Bütün biriktirdiğim bunca bilginin yerini şimdi sen alıyorsun. Hane hane dolduruyorsun zihnimi. Sen bende hapsoldun, n'eylersin?
       Kimseye göstermeyeceğim. Seni kendimde saklayacağım. Kafatasımı güçle tutacağım. O kadar güçlü olmalı ki zihnim seninle dolup taşarken dayanmalı, içindeki bu büyük ve değerli hazineyi tutabilmeyi başarmalı. Zor olmalı bu kemikten duvarları yıkmak, zor olmalı insanların bu kemikten duvarların içindeki gizli bilgiye ulaşması. Giderek daha da sağlamlaştırmalıyım. Kimseye senden bahsetmemem gerekiyor. İnsanoğlu hırsızlığa meyillidir. Bu sadece bir tür maddi hırsızlık değildir, daha da ötesinde manevi bir hırsızlıktır. Seni hiç kimse bilmeyecek, böylece kimse bilmediği bir şeyi çalma teşebbüsünde de bulunamayacak.
       Seni orada yaşatıp sonsuza dek acı çekeceğim. Bu acı hem bana mahsus olacak, hem bende gizli kalacak. Kimsesiz köşebaşlarına ses çıkarmadan taşıyıp orada yaşatacağım. Aslında içimde hep yaşatacağım ama dışımda yalnızlığı bekleyeceğim. Karanlık köşeler yurdu olacak bu acıların, karanlık köşeler ev sahibi olacak. Herkesin kaçtığı bu yerlere bu acı koşarak gidecek.
       Sonsuza kadar bu acıyla kavrulacağım. Etin yüksek ateşin içerisinde zamanla kararması gibi bu acının ateşi içten başlayarak giderek karartacak beni. Dışıma ulaşana kadar çok acılar çekeceğim. Çok kereler bu acı içerisinde en soğuk sularda deva arayacağım. En sonunda tüm hücrelerimle yavaş yavaş çürüyeceğim. Etim çürüyecek, kemiğim çürüyecek. Kafatasımı koruyabilirsem kâfi, onda olanı koruyabilmeliyim. Bir tek sen kalacaksın geriye, onu da tutabilirsem eğer.

18 Ekim 2013 Cuma

Henüz Doğmamış Olan

Henüz doğmamış olan,
Şiirler yazıyorum sana, okuman için yazılar,
İlk bunları oku istedim,
Okumayı bunlarla öğren, bunu bil.

Henüz doğmamış olan,
Adımı adından sonra an,
Daima yanında olsun bu kavram,
Hep yanımda ol, benimle kal.

Henüz doğmamış olan,
Minik ellerinle sarıl bana,
Sana yürümeyi öğreteceğim,
Yürümeyi öğrendiğinde de yürü benimle, terk etme.

Henüz doğmamış olan,
Kalbine sevmeyi öğreteceğim,
Sevmeyi öğrendiğinde de sevmeye devam et beni,
Sevgin ulu olsun, zirvesi görülmeyen dağlar kadar.

Henüz doğmamış olan,
Sadece gece karanlığı çöktüğünde değil,
Issız ormanda bir başına kaldığında değil,
Ak bir günde dahi sarıl bana, bu sevgidendir.

Henüz doğmamış olan,
Doğumun gecikmesin çok,
Her doğum bir umuttur insanlık için,
Doğumun gerekiyor benim için.