15 Haziran 2014 Pazar

Yazgı

'Ol!' dedi ve oldu dünya,
Sonra Âdem, sonra Havva.
Sonra 'Sev!' dedi ve sevdi insan.

Yıllar, milyarlarca yıl önceydi.
Henüz düşman kesilmemişti insan,
Kara bir yazgıyı simgeleyen geceye.

Susuşu ve kederi henüz tatmamıştı acizler,
Bilmez idi kanatarak ağlamayı,
Diz yaralarını üfleyen bir dişi yoktu henüz.

Sonra gelen emirle sevildi, sevilmek için yaratılan.
Âşk, bir emirdi aslında, bir kanun.
Sonra yazıldı insanlığın, büyük yazgısı.

Bir emirle başlayan yazgı, bir başka emirle devam etti.
Sürekli kendini tekrarladı insan,
Her yeni gelen 'sevdi', sevmesi için yaratılanı.

Böyle böyle geçti yıllar, milyarlarca yıllar.
İnsan ilk emri unuturken suskunlaştı kitaplar.
Sonunda bir düşünce oldu çıktı işin içinden.

Yazgıya kaldırılan başlar düştü bir bir.
Dionysos içtikçe geçti kendinden,
Mecnun susadıkça gelirken kendine.

Oğuz elinden Arthur'un ülkesine kadar,
Bilinen dünyayı yakıp yıktı bu emir.
Bilinenin dışında kalanlar, unutulmaya yazgılıydı, başından beri.

Tüm emirler böyle başladı, ilk kanunu o koydu.
İnsanoğlu kendi oyunu içerisinde kayboldu.
Unutuldu tüm emirler ve silindi yerden güzellikler.

İlahi âşkın nutku yazılmak istendi.
Oysa bu yazgı baştan beri yazılırken kalem elden düşerdi.
Sonunda yarım kalıp yiten bir şey olurdu bu, bitirilemeyen.

Havva, nasıl bir eşti diye sormadı kimse.
Âdem onu sevmiş miydi, sevmeye yazgılı mıydı?
Kimse söylemedi bu ilk kader yazgısını, sır oldu kaldı.

Sonra o yeniden 'Sev!' dedi ve sevdi insan.
Sadece sevdi, sevgiyle yaratılmıştı.
Bu sevgi onun kaderi, alın yazısı, yazgısıydı.

13 Haziran 2014 Cuma

Yargılamalar X

Hakime Hanım, Yargılamalar, X

Yüzyıllardır insanlığın içinden çıkamadığı bir sorunsal var Hakime Hanım, ben derdimi kimseye anlatamadım: Hep yıldızlara, taşlara, fallara bakarak geleceği yorumlamaya çalışma arzusu, gelecekten haberler. Geçmişimizi, bugünümüzü dahi tam olarak algılayamazken insanların geleceğe bu kadar düşkünlüğünü anlayamıyorum. Oysa çoğumuz yarını bile göremeyecek. Bugün için hep çırpındım, mücadele ettim; geleceğin sarhoşluğu ile dolmadım. Beni hep karamsarlık adını verdikleri bir zindana tıkadılar, ayrıştırdılar. Geleceğin gizeminden çok zamanımın gerçekliğinde gezindim, bu yüzden beni kendilerinden uzak tuttular Hakime Hanım. Söyler misiniz, niye insanoğlu hiçbir şey yapmadan her şeyi Yaratan'dan bekler? Oysa tüm mucizeleri de insanın kendisiyle göndermedi mi Yaratan? Ben bir yerlerde bir şeyleri mi kaçırdım da böyle bir ateşe atıldım, cezam yanmak oldu, yakılmak oldu, siz söyleyin Hakime Hanım. Ben o kutlu insanların yollarını benimsemiştim. Doğruluğun, adaletin, sevginin ve daha nicelerinin kendimiz tarafından ortaya çıkarılacağını düşünmüştüm. Gecenin içindeki yolculuğumuzda elimize fener verilmişti, yol aydınlıktı ama insan sürekli karanlığa meylediyor, gecenin içerisinde gözleri kapalı olarak yürümeye çalışıyor, bunun hiçbir anlamı yokken. O kadar uzak ki insanlar güzel şeylerden, her şeyi ırak bir yerden bekler oldu. Kendi ellerinden çıkan hiçbir şeyi beğenmeyip, sanki ne yaparlarsa yapsınlar kendileri güzele ulaşamayacak zannettiler. Oysa bu dünyaya güzellikleri getirenler de insanların kendileriydi. Tüm varlık, çabanın sonucudur. İnsan, kendisini sürekli muaf tutmaya çabaladı, bu yüzden ahmaklığa düştü. Hiçbir şey yapmadan her şeyi elde etmeye çalışmak, ahmaklıktır. Günümüzün dünyasında artık surlar taşlarla değil, ahmak insanlarla örülüyor. Ben de Hakime Hanım, işte tam da bu yüzden, hiçbir yere gidemiyorum. Ahmak surları beni hareket etmekten men ediyor, yaşamaktan, lalelerin açışını görmekten, baharda gününü gün eden kelebekleri görüp ateşböceklerine bakmaktan, her gece cırcır böceğinin sesini duymaktan men ediyor -o da cırcır böceklerini severdi Hakime Hanım, birde cırcır ile ateşböceğinin aynı böcek olup olmadığını merak ederdi, hâlâ o da ben de bilmiyoruz-. Ben karamsarlıkla suçlandım ama geleceği karanlıkta bırakmadım. Geleceğim bugünümün devamıdır Hakime Hanım, ahmaklar anlamayacak, yine göksel işaretler bekleyecekler. Bu yüzden tüm ahmakları yakmalı, yakmalı, yakmalı, bilirim ki yakmakla tükenecek gibi de değiller. Her yerde ahmak surları. Kurtuluş yok, benim için. Ben karanlığa yazgılıyım.

Hiçbir şey yapmadan her şeyi elde etmeye çalışan ahmaklar, gecenin içerisinde kayboldular. Lanetlendiler. Bu da onların yazgısı. Gece hepsini yutmalı, kara bir böcek.

12 Haziran 2014 Perşembe

Yargılamalar IX

Hakim Bey, Yargılamalar, IX

Gün, güne gebe. Sonu yok bu günlerin, hiç bitmiyor; benim de gebelikle olan sorunsalım. Güneş batıp bir çırpıda tekrar doğuyor. Gözlerimi kapayışım ile açışım arasındaki mesafe. Hakim Bey, kimse bilmez ama herkes konuşur; kimse yaşamamıştır ama dilden dile anlatılır, nedir bu gece ile insan arasındaki münasebet? Herkesin gece ile bir alıp veremediği var, bu tiksinişin, uzak duruşun, eğretiliğin sebebini anlayamıyorum. Neden geceyi şeytana verip gündüzü meleklere emanet ediş? Oysa gece ile gündüzün, şeytan ile meleğin, insan ile insanoğlunun yaratıcısı da bir değil mi? O, bunları kendisi yaratırken, yarattıklarının onları böyle parçalamasının anlamı nedir çözemedim. Tüm bu çözemediğim sorular yüzünden beni deli addettiler ve peşime düştüler. Kimliğimi ortaya çıkarmaya çalışıyorlar, oysa benim bir kimliğim yok. Kimliğim, bir başka kimlikte eridi. Gizli örgütler peşime takıldı, beni düşünüşlerimden dolayı suçladılar, sorgulamak istediler, yargılamaya kalktılar. Kaçtım, hiç durmadan kaçtım kendimi bildim bileli. Sahi, kendimi ne kadardır biliyordum? Bu iyi ile kötü arasında olduğu düşünülen ve savaşların en kadimi hiç sonuçlanmadı, hiç sonuçlanmayacak gibi duruyor. İyi ile kötü de bende mevcut. Onlar hep geceme küfretti, gündüzümü ise sıvazlayan kimse yoktu. Ben gecemi sevdim ama gündüzümü de sevdim. İkisini de sevmek mümkün değil mi? İlla ilelebet sürecek bir tarafta bulunmak nedir, bilmiyorum. Her şeyin bir yönü, rengi, kokusu var; insan elinden çıkmış olan. Oysa suyu kimse düşünmüyor. O, ne bir kokuya sahip ne de bir renge. Akıp gidiyor yüzyıllardır, insanlık tarihinden de daha önceden beri. O akıp gidiyor hiç duraksamadan, bütün engellerin üzerinden aşıp gidiyor. Oysa ben de tam su olmaya niyetlenmişken kapana sıkıştırdılar. Peşime takılanlar benim formuma karşı çıktı, suçlandım. Suçlandığım için kaçtım, beni anlayabilecek kimse yoktu aralarında, aslında aralarında da kimse yoktu, hükümler çoktan verilir yeryüzünde, mahkemeler sadece hükmün resmî ilanını simgeler. Oysa kararlar alınalı çok olmuştur. Dünya, bir sahnedir, hep öyle derler. Ben beceriksizim, tiyatroya yatkınlığım yok ve daha pek çok şeye. Oysa bu sahne benim hem gecem hem gündüzümdü. Ben geceden de gündüzden de muaf tutuldum. Ben, zamandan muaf tutuldum. Böylece delirişim zamansız olarak süregeldiği gibi süregidecekti. O yüzden sevgili cellatlarım, yakalayamayacaksınız beni ve hükmü çoktan verilmiş mahkemenizde yargılayamayacaksınız ve işkence edemeyeceksiniz tavanında sarı bir ışık huzmesi olan acı odanızda. Ben, kendi kendimi yok etme görevini çoktan üstlenenim.

Zamandan muaf yaşamak, ölümsüz olmak değildir. Zamandan muaf olmak, hiç yaşamamaktır, anlatamamak, yaşatamamaktır.

7 Haziran 2014 Cumartesi

Yargılamalar VIII

Hakime Hanım, Yargılamalar, VIII

Sisli gecelerde üzerime yürüyen cellatlar beni köşebaşlarında sıkıştırdıklarında her defasında 'bu son' diye düşünürdüm Hakime Hanım, oysa hiçbiri son olmadı, her seferinde 'bu son' dediğim ne varsa tekrar edip durdu. Meğer sonlar bir tekrardan ibaretmiş. Son diye bir şey yok, her şey devam ediyor. Bazı şeyler tökezliyor, düşüyor, dolanıyor, arapsaçına dönüyor, yassılaşıyor, kırılganlaşıyor, çarpışıyor ama son bulmuyor, yine devam ediyor. Hakime Hanım, bilmek gerekir ki hiçbir şey de durdurmaya yetecek bir güce sahip değil. Cellatlarım, her defasında yolumu kesti. Elleriyle boğazımı sarmalarına rağmen eriyip kaçtım. Beni ne kadar sıkıştırırlarsa sıkıştırsınlar unuttukları bir yön daima mevcuttu. Bu âlemin müthiş döngüsünün içerisinde tıkanıp kalmak mümkün değil. Hep bir yön buluyor insan. Ben de yönümü buluyorum Hakime Hanım, bu kadar sıkışmışken, boğulmuşken, boğdurulmuşken ve cellatlarım ısrarla peşimdeyken ben de yok olmanın yolunu buldum. Kendimi giderek unuttum, başka bir benliğe büründüm. Bazıları buna âşk derdi bir zamanlar, oysa âşkta birey eridiğinde geriye ne kalır? İşte geriye benden de bir şey kalmadı, sonunda yok oldum çıktım. Cellatlarım da şaşırdı, bende. İnanılmazdı. Âşk, bunca esirlikten farklı bir kaçış yolu, inanılmaz ama yeni bir yöndü. Âşk, tek kişilik Hakime Hanım. Hep seven mevcut, sevgili hiçbir zaman sahneye çıkmaz. O, perde arkasındaki aktördür, alkışları toplayandır. Seven, hep bir gölgenin içindedir, gözle görülmeyendir.  Ben de gözle görülmedim, sisler içerisinde yaşamaya devam ettim, devam ediyorum, devam edeceğim. Âşk mülkünü kimse anlamadı henüz, o değerli bir yurttu. Ben o yurtta otağımı kurdum, gökyüzüne sevgilinin resmini çizdim, otağımın girişini de sevgiliye açtım. Böylelikle Hakime Hanım, cellatlarımdan kurtulduğumu sanırdım. Bir zaman sonra ise âşkın kimliği daha kuvvetli bir cellat olduğunu öğrendim. O zaman geç kalmıştım, çünkü bu sefer cellatıma ben teslim olmuştum ve kaçmak söz konusu da değildi. Sevgili, dilber, cânân, mâşuk cellatlığa soyunduğunda, ben boynuma dolanmış ipleri tutan ellerin kendime ait olduğunu bildim. Ben, dolayısıyla kendi kendimi idam ediyordum. Kurtuluş yoktu Hakime Hanım, kurtulamadım. Bugün ruhumu sıkan o eller, sevgilinindir. Kaçışım, bundandır. Kimden, nereye, nasıl kaçıyorum; işte onu kimse bilmiyor. Cellatların unuttuğu bir yön her zaman mevcuttur, her ne kadar ben kaçmasını bilmsemde. Eriyorum.

Cellatların en güzeli, sevgiliydi, bir klişe olarak. 6 Haziran'da doğup henüz bir günlükken cellatlığa soyunmuştu. Bir günlük cellat.

6 Haziran 2014 Cuma

Çarmıha Gerili Venüs

       Çarmıha gerili Venüs. Avuçlarından damlayan kan değil, canımdır. Damla damla canım çıkıyor bedenimden, eriyorum, yok oluyorum, tükeniyorum. Venüs'ün narin kanı akarken ölen benim. Her damla kan, bir adım daha demek son yolculuğuna. Son yolculuksa ilki kadar görkemli. Şimdi o asılı duruyor bir ressamın özenle hazırlayıp sunduğu tablosunu sergileyişi gibi. Boynunu gösteriyor bana, ince bir damar gözüme takılıyor, ince, yeşil, kıvrık bir nehir gibi. Boynundaki damarından öpüyorum Venüs'ü, dudaklarım kan içinde kalıyor. Kanayan dudaklarımla kanayan boynunun kanı birbirini tamamlıyor. Kanımız, birbirini tamamlamak için var.
        Çarmıha gerili Venüs. Şehrin en yüksek yerinde, en sessiz, göğe en yakın, insanlara en uzak, en sessiz, meleklerin onu gelip alması en kolay, kuşlarla konuşmak için en anlamlı yer orası. Baş başayız, herkes uzaklaştı. Biz gerildik çarmıhta. Çarmıhımız kan içinde, kanımız akıyor, oluk oluk belki de. Farkında değiliz. Akan kanımız da değil, sevgimiz. Başındaki dikenler beni de yaralıyor. Etime batıp gömülüyor dikenler, daha sonra her adımımızda bizi daha da çok acıtacak. Bir vakit sonra adım atacak hâlimiz kalmayana dek.
       Çarmıha gerili Venüs. Çarmıh, çoktandır kendini aforoz etti görevinden. Son kadehte sunulan kan Venüs'ündür, o verdi rengini çanağına. Kutsal kâse silindi yerden. Venüs, çarmıha gerili. Dudaklarında bir gülümseme, yanağında kan. İşte bugün, o gün.

Çarmıha Gerildi Venüs

Çarmıha gerildi Venüs.
Saçlarından damla damla kan,
Gözlerinden boncuk boncuk tuzlu su,
Yüreğinden parça parça insanlık aktı.
O, Venüs, cennete yükselmeden önce,
Ellerine saplanan çivilerle gülümsedi,
Arşa çıkmadan tüm insanlığa,
Tüm insanlığın içerisinde bana.
Çarmıha gerildi Venüs.
Beni beklemek için uçtu.
Kanatlarını gizlemedi bu sefer.
Sevgilim, Venüs, angelusum,
Sarı saçlarında idam etti kendisini.
Damla damla kanında boğdu kendini.
Tuzlu sularında göz yaşının,
Yıkadı benim kirlenmiş bedenimi.
Uçup gitmeden maviliklere, sevgilim.
Son kez beni öptü göğüs kafesimden,
Kulaklarıma sarhoşluğunu fısıldadı.
Ona aşkı soranlara, beni anlatacağını söyledi.*
Venüs, cânânım, kanatlarına beni çizdi.
Bulutlardan bir palete, gök mavisinden çaldı.
Biraz güneş, biraz deniz derken,
İşte o peri, sonunda yüreğimizi çizdi.
Çarmıha gerilişinin öncesinde,
Saçları arasındaki dikenli tacıyla,
Acıları kucaklarken meleğim,
Sustu, sustu ve sustu; susarak sustu.

Çarmıha Gerilirken Venüs

       Çarmıha gerilirken Venüs, dudakları titriyordu. Sevgi, kanı kadar sıcak, sarsıcı ve kızıldı. Venüs, sevginin benliğinden taşıp gelmişti. Sarı saçları, güneşin diğer adıydı, tanımıydı, varlığıydı. O saçlara tutuna tutuna yürüyorum. Çarmıha gerilirken Venüs, insanlık henüz doğmamıştı. Yer ile gök sular altındaydı. Gök, suyu kucaklarcasına onun rengini kendine addettirmişti. Gök maviydi, deniz mavi; o belki de maviyi çok sevmişti. Sevdiği şeylere dokunmayı sever Venüs, çarmıha gerilirken de dokundum ona.
       Çarmıha gerilirken Venüs, dudakları kıpkırmızıydı. Yanakları, gerilmiş atlas bir kumaştı. Onun yanaklarında gemiler yol alır, ben ayak izlerinden onu takip ederdim. Onun yanakları ki, ipek kumaşların en değerlisi. O gülünce yanaklarında çukurlar peyda olurdu, o çukurlarda nicedir can verişim ve nicedir o yanaklarda kendimden geçişim. Her defasında o çukurlarda yeni büyüler ortaya çıkar, ben o büyülerle tutsak olurum.
       Çarmıha gerilirken Venüs, ben henüz kendimi bilmezdim. Başına koydukları güneşin altın renginden bir taçtı, saçları ile uyum içerisinde. Onun narin elleri kıpırtısızdı, biraz solgundu, yine de yaşam pınarlarının kaynağının avuçları olduğunu belli ederdi. Ben, onun avuçlarından kana kana hayat suyu içenim. Bengi suyu ben onun avuçlarında buldum. İçtikçe yaşam doyumsuz oldu, Venüs çarmıha geriliyordu.
       Çarmıha gerilirken Venüs, en çok ruhu yakındı ruhuma. Deniz kokuyordu, ipek kokuyordu, peri kokuyordu; o tüm olmayan şeylere dahi bir koku addetmişti. Sözüm ona denizin de kokusu olurdu ipek kumaşın da çocuk masallarının perilerinin de. O isterse her şey kendisi gibi kokardı. Venüs, çarmıha gerilirken kokusunu bıraktı bana, dudaklarımda.

6 Haziran. Venüs tutulmasının göksel anısı.

4 Haziran 2014 Çarşamba

İnsanlık Tragedyası

Artık tükenmiş tükenmez kalemlerle,
Aklına hiçbir şey gelmeden,
Yazmaya çalışan okuma yazma bilmeyen çocuk,
Kendinden geçen büyük insanlık trajedisi.

İnsanlığın büyük tragedyası sahnelendi,
Kömür karası bir gecede gündüz vakti.
Arka sokaklarında gezinirken kör kediler şehrin,
Karanlık korkak çukurlardan çıkarılan cesetler.

Tragedya, içten gülen yüzleri soldurttu.
Güneş, artık yüzünü bu coğrafyadan çevirirken somurttu.
Şafak vakti kendini güneşe sunan,
Büyük âdemiyet anıtı, soyutlanmış insanlığı çıldırttı.

Sahnelenirken son oyunlar ölmekte,
Yarı saydım tenlerin rengi küsmekte,
Lanetlendi bak insanlığımız bu günlerde,
Boğazın suları ağız dolusu kan kusmakta.

Bu, bir insanlık tragedyasıdır,
Her ne kadar sözcükler yapaylaşsa da.
Bu, kara zemine düşülmüş kara bir yazıdır,
Her ne kadar kalem elimizden düşeli çok olsa da.

2 Haziran 2014 Pazartesi

Delirirken Alabora Olmak

Bir Kayığın Parçalanışı

       Delirmek isteyip de delirmeyi bir türlü beceremeyen bir insan mümkün müdür, diye sormak isterdim, eğer kendim bunu gerçekleştirmek istemeseydim giderek artan bir tutkuyla. İnsan, bazen ne yaparsa yapsın arzu ettiği şeyin zıtlığına doğru yol alır. Aslında yol da almaz, oraya doğru sürüklenir, şiddeti giderek artan bir suyun içerisinde neredeyse alabora olacak bir kayıkla. İşte betimlemeye bir tuhaflık giriyor tam da bu sırada devreye. Herkes, alabora olmak üzere olan kayığın içerisinde sanıyor beni, kendileri de bazen orada oluyorlar, ancak ben, alabora olmak üzere olan kayığın kendisiyim. Bir kayığım ben, parça parça oluyorum zamanla, cansızlaşıyorum biraz da.
       Ben bir kayığım, kimse de buna itiraz etmiyor. Artık mantıkî ve aklî kanunların da dışına çıktım, ancak bir ayağım körü körüne bunlara bağlı. İki ayağıma da söz geçiremiyorum. Birisi inatla akla bağlı, beriki keçi gibi hayâle. Hakiki-yun/hayali-yun tartışması gibi biraz da, bir garip vak'a.
       İşbu durumun karmaşasında nereye ait olduğumu bilmiyorum. Aslında hiçbir şeye ait olmadığımı biliyorum, ne var ki herkes gibi bende kendimi bir yere ait zannediyorum. İnsan olarak da başımıza ne gelirse bu zanlar yüzünden gelir. Bu zanlar bizi olmadığımız yerlere sürükler. Bazılarının talihi güzel yazılmıştır, onlar hep istedikleri gibi yaşarlar. Bazılarının talihleri ise biraz daha karmaşıktır, onlar talihlerini güzelleştirmek zorunda olanlardır. Belki de bu yüzden müjdelenenler de her dinde ve dilde ve kabilede ve ülkede ve soyda ve ailede onlardır. Bu karmaşanın ortasında ben okkayı çok kaçıranlardanım. Neyle müjdelendiğimi bilmiyorum ancak bu müjdeden de ses seda yok. Kısacası ben, müjdelenip müjdelenmediğini dahi bilmeyenlerdenim. Ben, bilinmezliklerdenim.
       Bir kayığın yolculuğunu anlatmak isterdim. Ben bir kayığım diyorum, her ne kadar Türkiye Türkçesi söz ifadesi bakımından bunu söyleyen 'deli' olarak addedilecek olsa da ben körü körüne deli değilim, oysa 'deli' gibi bunu arzuluyorum. İnsan olarak yazılan talihim çok da güzel değildi sanırım, kayıkken de hiçbir şey düzelmedi. Kısa sürede alabora oldum işte. Ne mutlu ki o kayıkta seyahat edenler ölmeyi becerebildiler belki de, ancak ben parçalarıma ayrıldım. Her bir parçam bu nehirde başka yönlere dağıldı. Parçalarımı bulanların kimisi onları yakıp ısındı, kimisi onlarla başka bir kayık yaptı, kimisi kayboldu, kimisi nehrin derinliklerine indi. Kısacası bu sefer binlerce parçaya ayrılıp binlerce farklı yerde yaşıyorum. Bu, aslında bir parçalanmışlığın şeysidir; deneme (?), anlatı (?), yazı (?) ? Hangisi?

1 Haziran 2014 Pazar

Benim Büyük Yaşamsal/Döngüsel İronim

       Bu ironilerle dolu yaşamda, sağlam, sağlıklı, dayanıklı kalmak benim için oldukça zor. Herkes, her şeye, her hâliyle müdahale ederken ben kendi yaşantıma dahi müdahale etmekten acizdim. Kısacası ben, kendimi doğuştan aciz hissediyordum. Her şey gözümde giderek büyüyor, ben küçülüyorum. Altında kaldığım bu yükler, sırtımda izler bıraktı. Ben hep bu izleri saklamaya çalıştım. Zaten zayıftım, Herkül gibi bir gücüm de yoktu. Peki o hâlde, bu insanlar benim aciz ve güçsüz olduğumu bile bile neden omuzlarıma bu kadar yük yüklediler? Yanımdan her geçen bir parçasını bıraktı omuzlarıma. Önceleri parça parçaydı her şey, herkes insaflıydı ve birer parça bırakıyordu. Ne olduysa sonradan oldu, artık omuzlarıma birer parça yük yüklemeyi bıraktılar, doğrudan kendileri omuzlarıma bindiler. Yüküm giderek ağırlaştı. Yolda çok düştüm, çok yara aldım, çok yoruldum. Ağzımı her açışımda susturuldum. Her ayağa kalkışımda hemen omuzumdaki tahtlarına kuruldular. Ben bu kadar çelimsizken, bunun anlamı neydi? Kırık dökük bir hayat benimkisi, daha da çok kırılacak ve dökülecek. Hayat değil benimkisi, başka türlü bir şey. Henüz icat edilmemiş.
       Sevgili gökkubbeyi omuzlarında taşıyan Atlas, boynuzları arasında evreni taşıyan mitsel sarı öküz, kuyruğu ile dünyayı kavrayan kızıl ejderha; yardım edin bana, omuzlarımda taşımakla mükellef olduğum dünyayı kaldırın, bir saniyeliğinede olsa.