22 Kasım 2013 Cuma

Basit Kargaşa

"Basit bir şekilde anlatamıyorsan, yeterince bilmiyorsun demektir" - 
A.Einstein

Bütün kelimeleri yuttum, içerisinden senin olduğunu seçtim.
Hepsini bir köşeye ayırdım, senden öte tuttum.
Bütün kelimeleri senin ateşinde yaktım.
Yalnız senin oldukların kaldı.
En basit şekilde anlatmam için gereken buydu.
Basitliğin kökenine kadar indim.
İçinde seni bulduğumda basitliği gördüm.
Senin dokunuşun her şeyi daha kolay yapabiliyor.
Sonuna kadar basitçe ifade ediyorum.
Her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatıyorum.
Sadece köşelerdeki gizler kalıyor anlatılmayan.
Her şeyi basitleştiriyorum.
Basitleştiremediklerimi kendi içerisinde yok ediyorum.
Dilimi dilinin güzellikleriyle süslüyorum.
Bütün güzellikleri senden topluyorum.
Bir arının en güzel çiçekleri dolaşması gibi.
Bende dolaşıyorum senin çevrende.
En güzel kelimeleri seçmek için.
Senin şiirini oluşturmak için en nadide kelimeler gerekti bana.
Ben onları bulmak için didindim.
Bütün kelimeleri senin için özenle seçiyorum şimdi.
Hepsini senden seçiyorum, dilini ezberliyorum.
Senin konuştuğun dili konuşmak istiyorum.
Hangi lisan olduğunu bulamıyorum.
Bütün kelimeleri imgelemleştiriyorum.
Sen bilesin diye hepsini farklılaştırıyorum.
Basitliği basit olmayışı ile sağlıyorum.
Basitleştiriyorum.
Zorlaştırmıyorum.
Anlamlandırıyorum.
Karmaşıklaştırmıyorum.

"Siz bilmezsiniz, size anlatmak da istemem." ( Sezai Karakoç )

Senin Sesini Göresim Geldi

"Ve benim, birdenbire yüzünü değil, gözünü değil, senin sesini göresim geldi." Nâzım Hikmet.

       Uzun soluklu bir gün daha sona erdi. Sona erdi. Her gün sona eriyor nihayetinde. Günler günleri kovalıyor, kediler fareleri, hayat ölümü, bende seni. Hiçbir kovalayan kovaladığını yakalayamıyor. Yakalamak yok aslında, belki o burada yaratılmadı, yahut başka bir biçimde yaratıldı. Kainatta her şey farklı formların içinde. Özünde hepsi aynı, ancak özün görünüşü hepsinde farklı.
       İnsan temel olarak bir biçim sorunu aslında. Biçimi üzerine yeni bir biçim inşa ediyor. Yapılan bütün binalar aynı görünümde olamaz. Onu etkileyen coğrafî, beşerî, dünyevi sebepler vardır. Hiçbir insanda büsbütün birbirine benzemez. Onu etkileyen birisi, bir nazar vardır, bir biçim vardır, bir ses vardır.
       Parça parça sana doğru yol alıyorum. Kainatın sırrından başladım, sesindeki sırra doğru yol alıyorum. Her sırrı çözmek için en küçük sırdan başlamak gerekiyor. Kainat en küçük sır mıdır ki ben ondan başladım, bilmiyorum ama başlamak için o da bir sırdı. Sesindeki sır gibi.
       Ses, en küçük gramer birliğidir, diye yazıyordu bir kitabın ilk sayfalarında. Ben senin sesini bu kadar kısa bir tanımla tanımlayamıyorum. Sesin giderek kendi içerisinde karmaşık bir yapı oluşturuyor. Bütün gramerler iç içe geçmiş, aklıma dolanmış, dizlerimi bağlamış, kelimeleri birleştirmiş, ben hepsinin için mahsur kalmışım. Sesin muazzam, ben onun muazzamlığı yanında donup kalıyorum.
       Sesini öpmek istiyorum, bunun için hançerene kadar uzanmam gerekir mi bunu araştırmalıyım. Hançeren kadar derin bir yere inemem. Ama senin sesine şekil veren sadece ses tellerin olamaz, kalbinden gelen o ritimdir sana biçimini veren, ruhundan kalbine sızan o dokunuştur. Ben senin kalbini öpmek istiyorum. Kalbinin kırmızılığında bulmak istiyorum kendimi. Kendim, kendim olmak için kendini sende bulmalı. Sen kalbini çıkar ben onu öpeyim. Sonra ses tellerini öpeyim. Sonra sesine şekli veren dudaklarını. Ben ses tellerini özledim.
       Sesine bir biçim ver, ben artık onu görebileyim. Onun da havada dalgalanışı farkedeyim, ağır ağır kulağıma doğru yol alışına şahit olayım. Kim bilir ne güzel bir görüşünü vardır sesinin, dalga dalga yayılırken. Sesinin bir formu olsa, o form tıpkı sen gibi mi olur? Bir musiki gibi kulağıma geliyor sesin, onun bir biçimi olsa, ben onu görsem. Sesini görsem, sesinle olsam, seninle. Onu görsem, sesini görsem, seni görsem.
       Ben sesini özledim, sesin kadar güzel bir sesi. Rüzgâr gibi, yağmur gibi, toprak gibi, çığ gibi, deprem gibi; sarsan, üşüten, korkutan, titreten, içine alan sesini. Ben sesinden başlıyorum özlemeye. Sesin özlemek için yaratılmış. Duymam için yaratılmış. Sarhoş olmam için yaratılmış. Ne şaraptır o, ne de bir afyon. İçinde ne ola bilmem amma göğe erişmem için yeterli. Nef'î gibi uçuyorum belki semalarda, sesini duydukça.
       Sesini özledim, sesini görmeliyim, sesine şekil veren seni. Seni görmeliyim, senden ötürü, senin muazzam yaratılışından dolayı. Yûsuf'u değil, seni görmeliyim, senin sesinden ötürü. Züleyha değil, sen gereksin bana, senden ötürü. Sarhoşluğumdan ötürü.
       Sır, başka bir sırrı kovalar. Başka bir kainat yok, hepsi içinde gizli. Sesim senini kovalar. Başka bir ses yok, hepsi sende gizli. Ne sır kalır geriye, ne bir ses, senin sesinden gayrı. Sesini özledim, sesin gibi, ses.

21 Kasım 2013 Perşembe

Renksiz Fanus

"Şu geniş dünyaya sığmayan gönül, şimdi bir odaya kapandı kaldı..."

Âşık Veysel

Bir odanın içinde, bir kadının kucağında, yüreğim var,
Bir fanusun içine hapsolmuş,
Onun kucağında sıcaklığını koruyan,
ve eğer onun eli olmazsa ölmek üzere olan.,
Biçare, parçalanmış ve devasız.
Fanusun rengi yok, renksiz yapılmış,
Rengi, ellerine bırakılmış.
Odanın rengi var, en sevdiğim rengi,
Odanın duvarları gözlerinin rengi,
Fanusun gücünü aldığı
Onun ellerini hissetmezse çatlayacak yüreğim
ve paramparça olup odanın duvarlarına dağılacak.
Paramparça olacak yürek, sanki değilmiş gibi.
Kimse bilmez gözlerinin rengini, bir ben bilirim,
O yüzden bir ben bilirim odanın rengini,
Kimse anlamaz neyden bahsettiğimi.
Gözlerinin önünde belli belirsiz bir oda canlanır,
Bir benim gözlerimin alışkın olduğu.
Bir ben seçerim renkleri, bir ben seçerim seni,
Kimse bilmeden, kimse görmeden, kimseye anlatmadan;
Odanın duvarlarında çizdiğin resimler var.
Boy boy tablolarını astım her yere,
Sana dair gördüğüm ne varsa topladım odaya;
Bu oda maziye ait; ne şimdiki zamana ait bir şey var,
Ne de gelecek zamana ait bir işaret taşıyor;
Yalnız geçmişe, yalnız geçene ait,
Çünkü geçmişim içinde seni barındırıyor.
Her yerde paletinin izlerini görüyorum,
Evrene renkleri savuran.
Elin bu odanın her köşesine değmiş,
Senin gibi kokuyor hepsi-renkler-bütün, oradan anlıyorum.
Yüreğim fanusun içinde, bırakırsan kaybolur.
-Bıraktın, kayboldu.-
Duvarlar kana bulandı, fanus tabloları çizdi.
Paletin yere düştü, fırçaların dağıldı.
Sular kurudu, boyalar kurudu, ben kurudum.
Bıraktın, kurudu.
Bir odaya kapandım kaldım, senin olmana izin vermiyorlar.
Bir ben kaldım, sığamazken senle hiçbir yere.

17 Kasım 2013 Pazar

Anka'nın Kanatları

Anka'nın kanatlarına bir yuva yaptım senin için.
Seninle tırmanmak için Kaf Dağı'nın zirvesine.
Oraya ulaşmak için.
Kimsenin ulaşamayacağı yerleri görmek için.
Kimsesiz çıkmak için yola, kimse olmadan, senle.
Anka'nın kanatlarından bir tüy aldım.
Senin için.
Kuş tüyünden bir kalem yaptım senin için.
Mektuplarını onunla yaz diye.
Anka'nın tüyünü sana değer bulduğum için.
Pençelerini sana memur ettim.
Senin her sözünü bana hemen getirsin diye.
Kanatlarını hızlı çarpsın istedim, an geçirmesin ve geciktirmesin.
Hayatı sana vakfettim, senle mutlu diye.
Her sözden ve sazdan uzak tuttum.
Anka kuşunu kızıla boyadım.
Gökteki kızıllıkta beni göresin diye.
Kızıl güneşte beni gör, beni anımsa, beni farket.
Ve bir gün çıkacağız kanatlarıyla.
O esrarengiz dağın zirvesine.
Orada büyüteceğiz Anka'nın soyunu.
Herkesten ve her şeyden uzakta.
Anka'ya emredeceksin sen, otuzu önünde duracak.
Hepsiyle ayrı diyarlara ayrı haberler yollayacağız.
Ayrı vakitlerde ayrı mektuplar getirecek.
Mektupların aksın bana, damla damla düşmesin.
Sağanak gibi yağsın üzerime, Anka kanatlarıyla vuruşsun.
Sen yaz onlar getirsin bana.
Bir gün sende geleceksin Anka'nın kanatlarında.
Ben seni karşılayacağım, bir başka Anka'nın kanatlarında.
Yaşayacağız onun yuvasında, kanatların üzerinde.

15 Kasım 2013 Cuma

Sonsuza Çeyrek Kala

Benimsin..
Bir daha seni göremeyecek olsam bile..

Franz Kafka


Sonsuza çeyrek kalaya ayarlı saatim.
Vakti geliyor, birazdan zaman dolacak.
Çağıracaklar beni, ilk adımı atacağım.
İlk adım atıldıktan sonrası hızlıdır.
Vakit hiç durmak bilmez zaten.
Kimse için durmaz, beklemez.
Akıp gidecektir, geçmişe gömülüp.
Çeyrek saatleri sevmişimdir her daim.
Çeyrek geçeleri, çeyrek kalaları.
Şimdide bir sonsuzluk vakti.
Sonsuzluktan önceki son çeyrek dilim.
Kum saatinin son taneleri düşecek.
Güneş saati karanlığa gömülecek, güneş batacak.
Çok az kaldı sonsuzluğa.
Oysa senin sonsuz sensizliğin başladı bile.
Sonsuzluktan evvel başladı.
Sonsuzluğun altı çizilsin diye.
Sabah olana kadar daha kaç çeyrek geçer ömürden,
Kaç çeyrek sonra gelir sonsuz sonsuzluk,
Gece olmasına daha kaç çeyrek var şimdiden,
Kaç çeyrek önce gelir kırpılmış acılar,
Gelirse gelsin artık hepsi, süründürmesin.
Çeyrekleri burkup burkup küçülteyim.
Yarımları kırpıp kırpıp çeyrek yapayım.
Çeyrekleri burkup burkup küçülteyim.
Tamları yontup yontup çeyrek yapayım.
Çeyrekleri burkup burkup küçülteyim.
Zaman kalmasın artık, zamanı yok edeyim.
Herkes kurtulmak isterken ondan.
Ben durdurayım çarkını, o beni durdurmuşken.
Sonsuza çeyrek kalaya ayarlı saatim.
Çalar birazdan, uyandırır beni.
Kimsesiz bir kimsesizliğe; kendime.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Aykırı Ayrılığın Şiiri

Laleli`de bir trenle gelmiştin bana.
Lanetbahçe`de bir trenle gittin benden.
Ak trenler oldu hayatımda,
Seni bana getiren,
Şimdi seni bana getiren,
Yeri yararak seni bana getiren.
Şimdi kara trenler eklendi listeme,
Seni benden uzaklaştıran.

Bir veda busesi bile almadım senden,
Oysa bu sonsuzluğun kendisiydi.
Hiçbir vakte sığmayan, acının kendisiydi.

Sevgilim, hoşçakal sevgilim.
Boşluğu öpüyorum senin için.
Hiç tadını bilmediğim dudaklarını öpüyorum.
Sevgilim, hoşçakal sevgilim.
Sonsuzluğu kucaklıyorum senin için.
Sen gibi sonsuzluk;
Metafor yağmuru gibi,
Asit yağmuru gibi,
Kimyamı şaşırdım ben, geometriden kaldım.

Şimdi lime lime edilmiş etlerimle,
Sarı ilik ile kırmızı ilik bile,
Ayrılmışken birbirinden,
Ayrı düştük biz.
Ayrı düştük milyonların kalabalığında,
Milyarlarca insan içinde yalnız bir sen varken.*

Günler günlere sığmaz aslında.
Her gün bir günden daha uzundur.
Basit kelime cambazlıkları ölüdür.
Yaşayan kelimeler nadir, yaşatanlar yoktur.
Hepsi öldüğü için on gün evvel.

Ömre ömür katan bir su yoktur.
Hiçbir su insanı kendine getirmez.
Kendinden giden kendi yolunu bilmez.
Ne mutlu kendini yok sayanlara,
Ne mutlu kendinden geçmişlere,
Afyonluymuşçasına bahtiyar olanlara.

Paradokslarla bir duvarı ördük.
Her taşında bir çelişki bulduk.
Biz yükseldikçe aslında dibe vurduk.
Dibe vurmak yükselmenin kendisiymiş.
Anladık, anladık ama çok geç.

Sırra ermek veli olmaktan ilerde.
Veli olmaz sırra eren, ilerisine geçen.
Sıfatlar yadırganır, isimler yadsınır.
Kelimeler yoktur aslında, yok sayılır.
Sen yok sayılamazsın, o varlığının büyüsünde.

Sevgilim, hoşçakal sevgilim.
Hoş kal, hoşluktan uzakta.
Aslında kalma hiçbir yerde.
Uzun, sonsuz evrenin karanlık bir köşesinde.**

*03.10.2013
Pazar`ı Pazartesi`ye bağlayan gece.
Saat 18 sularında.
Senden ayrıldıktan birkaç saat sonra.
Karanlık bir Kasım`ın üçüncü günü.

**13.11.2013
Çarşamba'nın öğle vaktinde.
Saat 12 sularında.
Senden ayrıldıktan on gün sonra.
Karanlık bir Kasım'ın on üçüncü günü.
Muharrem'in ise onuncu.
Tüm takvimlerin hesabıyla hesapladım günümü.

Bi' şarkı;
#Ölene dek, mezara dek; gel benimle dolaş.

Elif'in Sırrı

” Elif diye bir kızımız olsun. Romantik bir filmin gösterildiği bir sinema dönüşü olsun o da. Ya da bir bale dönüşü. Bunu istiyorum ben..
Sen ne güzel bir Elif doğurursun. Başına kurdeleler bağlarsın.
Evet, Elif.”

Cemal Süreya - Onüç Günün Mektupları


       Elif gibi olmalı insan aslında. Elif kadar boyu dik, elif kadar yalın, elif kadar... Elif gibi olmalı insan aslında. Sen Elif'sin, teksin, yalınsın, diksin, sadesin, yalnızsın, yalınsın. doğrusun.
       Ben bir Elif harfi biliyorum, o aslında sensin. Sen Elif'sin aslında, kendi kendinden doğmuş gibisin. Ancak kendi kendinden doğarak kendine bu kadar benzeyebilirsin. Senin genlerinin her biri bir başka mucizeyi bana anlatıyor. Senin duruşun beni böylesine etkiliyor.
       Sen Elif'sin aslında, Elif'den daha Elif, Elif kadar Elif. Adını çokça yazacak kadar çok Elif. Elif teklik demektir aslında, onda bir sır var mıdır bilemem ama, benim yüklediğim bir sır var. Ona, senin benim için tek olduğun sırrını yükledim. Şimdide herkesle paylaştım, artık bir sır değil. Sen benim için teksin, bu bir sır değil, aşikâr. Bir sır daha var onun içinde, onu da yalnız sen bilirsin, bu gerçek bir sır, bizim sırrımız, belki senin bile bilmediğin yalnızca benim sırrım. Elif'in sırrı.
       Elif'in yalınlığı onun tek çizgide oluşmasındandır. Bir başlık çizilmesi, bir çırpıda olması, tek dokunuşta tamamlanmasındandır. Bu yüzdendir ki basit görünen her şey içinde gizli bir zorluğu barındırır. Bu zorluk sadece onun maddi yapısında değil, aynı zamanda onu şekillendiren manevi yapısındadır. Sen gerek maddi boyutun gerek manevi yapınla gerçek bir varlıksın. Varlık, bu cümleyi de ne çok kullanıyorum, ama aslında yalnızca sen mevzu bahis olduğunda kullanıyorum. Senin oluşunun altını en belirgin mürekkeple çizmek için. Suya değil, taşa yazmak için. Aşketmek için.
       Senin duruşun diktir her sözden önce. Duruşun o kadar diktir ki boyun güneşe değecek zannederim. Güneş senin bir karış üzerindedir zannederim, aslında bir karış üzerinde de değil güneş başlı başına sensin zannederim. Boyun öylesine dikki ben o boyu selvi ağaçlarının yapısına benzetirim. Sen aslında yüzyıllar öncesinden kalma bir mitsin, her zaman değerli, farklı bir bakış açısı.
       Yalınlık senin doğanın bir parçası. Yalın oldukça güzel oluyorsun, güzel oldukça yalın oluyorsun. Cümleleri ters çeviriyorum, evirip çeviriyorum ama yalın olamıyorum. Yalınlık senin yapının bir parçası demek ki, ben yalın olamam senin kadar ve kimse yalın olamaz senin kadar; yalın olan sen olmalısın ki seni bu kadar muazzam gösteriyor. Sen hep yalın ol, benle ol aslında.
       Bildiğim doğrularda sen varsın. Cemal Süreya gibi on üç mektupla kalır mıyım bilemem, bilmediğim o kadar çok şey var ki. O yüzden bu kadar çok kullanıyorum bilmemek fiilini, bilmemekten ötürü. Sen bir Elif doğur, sen olsun, senin gibi olsun, adı bilinmez olsun, sen gibi olsun. Bizim olsun daha çok.

Katharine'a Mektuplar

       Sevgili Katharine;
       Uzun zaman oldu sen yoksun. Sen rüzgarlar ülkesine gittiğinden beri içinde olduğun o mağara büyüdü, içinde seni taşıyan o mağara büyüdü ve dünya büyük bir mağaranın içine hapsoldu. Üstelik bu mağara senin kokunu taşıyacak kadar güzelde değil, sadece karanlık ve kör baykuşlardan başka sesin duyulmadığı bir yer. Senin olmayışın karanlık demekmiş, öğrendim. Bende Almásy'im, sevgin bana ait ve ben rüzgarlar ülkesine gitmek istiyorum, ama oranın yolunu bilmiyorum. Korkuyorum ki buluşamayacağız, ben çöllerde kavrulmaya devam edeceğim.
       Yolunu bilmeyen bir çoban kurt sürülerinin içerisine düşer, koyunlarıyla beraber. Koyunlardan farkı kalmaz, kurt için hepsi birdir, hepsi öldürülebilir. Ne koyunlara sarılmak mümkün -tüm insanlar bir koyun aslında, hatta koyunlardan daha iyi koyunlar-, ne de kurtlara meramımı anlatmak -hepsi avının peşinde, daha çok yaşamanın; oysa mesele hiçbir zaman çok yaşamak değildir, insanlar kurtlardan daha çok benziyorlar kurtlara-. Senin yokluğun işte böyle bir yokluk. Kurt sürülerinin içerisinde olmak ve sıranın geleceği anı beklemek. 'Beklemek cehennemdir.' diyordu Shakespeare, öyle. Sen ölüm ile bir gece geçirdin, ben ölümünü düşünerek birçok geceler. Sen aslında bir kez ölerek uzaklaştın, ben sen öldün diye her gün ölerek kaldım. Uzaklaşamadan kaldım buralarda, bilmediğim toprakların ortasında.
       En son uçak düştü bir gün. Yolu bilmiyordum ama uçak düştüğü ve rüzgar olduğu için senin rüzgarlar ülkesinden gelip beni alacağını zannettim, oysa ben yaşamak zorunda kaldım. Rüzgarlar ülkesine gitmeye en hazır olduğum vakit rüzgar sessizliğe büründü. Tıpkı senin gibi sessizliğe büründü, anladım ki rüzgarlar ülkesinin kapıları kapanmış. Sonra yüzümü kaybettim, gerçi zaten o artık bana ait değildi. Sonra sesimi kaybettim, gerçi zaten o artık bana ait değildi. Sonra ellerimi kaybettim, gerçi zaten o artık bana ait değildi. Sen giderken aslında benden de çok parça götürmüştün, bende kalan bir et yoktu, etimi kemiğimle koparıp gitmiştin. Bir parça et ve bir parça kemik duruyor olmalı hâlâ o berrak ellerinde.
       Bir kitap var elimde, Homeros'dan. Homeros kadar eski değil belki ama senin ellerin dokunduğu için bir o kadar değerli. Senin elinin değdiği her yerde kokun kalıyor çünkü. Katharine biliyor musun, bu kitabı sevmem senin içindir aslında, senin büyünün destansı güzelliğinden ötürüdür. Onlarda gerçek dışıdır, tıpkı senin sahip olduğun gerçek dışılık gibi. Homeros olağanüstüdür, tıpkı senin gibi, o yüzden seviyorum. İçinde sen varsın onun, el yazmaların var, dokunuşun var, kokun var, ellerin var, sen varsın onda, senin için.
       Bütün şarkıları ezbere bilirim, bütün şarkıları ezberlerim senin için. Bir gün bir şarkı söylerse bana rüzgarlar, aslında onları rüzgarlar ülkesinden senin yolladığını anlamak için. Rüzgarın hangi şarkıyı söylediğini anlamak ve o şarkıya eşlik etmek için. Bilmediğim bir şarkıyı yollarsan bana, utanmamak için. Bütün şarkıları ben yazarım aslında, senin için. 
      Hoşçakal Katharine'im, her şey aslında senin için.

      Kont Laszlo de Almásy
        The English Patient

9 Kasım 2013 Cumartesi

Bir Sözlüğün İlk Sayfası Olmak

Bir sözlüğün ilk sayfası olmak, bütün kelimelerinde başı olmaktır.
Her kelime onunla başlar, her kelimeden önce onu görmek.
Aradığım kelimelerden önce gözlerine bakıyorum.
Dudaklarına, yanaklarına, boynuna, sana bakıyorum her kelimeden önce.
Bu yüzdendir ya bütün sözlüğün sen oluşu.
Karşıma leb çıkıyor dudaklarına bakıyorum.
Karşıma gamze çıkıyor yanaklarına bakıyorum.
Sen her kelimenin ilk harfisin.
Senin harfini taşımayan kelimeleri sökmeliyim sözlükten.
Senin olmadığın bir sözcük olamaz artık, bir sözlük olamaz.
İçinde sen varsın diye midir bilmem lügatleri seviyor olmam.
İçinde sen olunca senin gibi kokar mı onlarda?
Denedim kokmuyor, güzel kokuyor ama senin gibi kokmuyor.
Saçlarının bile öldüğünü düşünüyorum bazen.
Onlar bile beni terk etmek için bir fırsat kolluyorlar.
İçine bir tutam saçından koysam, o zaman onlarda sever mi beni?
Sözlüklerde sever mi beni, onlara seni tanıtsam, seni aşketsem.
Seni anlattığım için sever mi kelimeler beni, sevmeselerde olur, seni sevsinler yeter.
Seni anlattıkları için onur duyarlar mı acaba, duymalılar oysa.
Bari onlar sevseydi, ben onları sevip korurken.
Bir sözlüğün ilk sayfası olmak sana benzemektir.
Bir şeyleri sana benzetmek için uğraşımdır aslında.
Ne kimsenin eli değer o sözlüğe, ne kimsenin gözü onda bir kelime arar.
Hayır, ben onu korurum, resmini koruduğum gibi, saçını koruduğum gibi.
Hayır, saklarım onu kendime, yaşarım onunla.
Sonsuzluk budur ya aslında, sonsuza dek genç kalmak budur.
Fotoğrafın dahi yaşlanırken genç kalmak.
Fotoğrafın dahi solarken dipdiri kalmak, ak olarak kalmak.
Sen hiç yaşlanmazsın, inanmıyorum hayır, sen yaşlanamazsın.
Bir sözlüğün ilk sayfası olmak aslında dilin kendisi olmaktır.
Ağızdan çıkan her kelimenin aslında senden çıktığını anlamaktır.
Öğrendiğim her kelimeden önce seni görmektir.
Okuduğum her sözcüğü kulağıma senin fısıldaman.
Baktığım her kelimeyi benden önce senin görmen.
Araştırdığım her sözcüğü benden önce senin elinin bulup bana göstermesi.
Onun içinde satırları bana elin gösterir.
Kelimeleri benden önce sen bulursun.
Korursun hep kendini, korumalısın.
Bir sözlüğün ilk sayfası olmak, ancak sana dairdir, orijinaldir, yalnız sana lütfedilen bir şeydir.
Kimsenin akıl edemediği bir şeydir.
Hayır, ben akıllı olduğum için değil bu, sen bunu bana akıl ettirdiğin için.
Aklım sende, aklım sende olduğu için doğar bu fikirler.
Hepsi benden çok sana aitler, sana ait olan aklıma, kalbime, ruhuma ...
Bir sözlüğün ilk sayfası olmak, sevmek demektir.

Özlemin Doruğunda

Seni özlemekle aldatıyorum galiba.
Seni özlem duygusuyla aldatıyorum.
Seni özlemek farklı oluyor, yakıcı ve yıkıcı oluyor.
Sen yokken hep özleminle beraberim.
Özlemin işte bu, elle tutamayıp gözle göremiyorum.
Özleminle baş başa kalıyorum.
O da geçmiyor, o da geçmiyor.
Yaralar gibi geçmiyor, senin gibi geçmiyor.
İkinizde geçmiyor, aksilik edip kalıyorsunuz.
Kalın, ikinizde kalın benle.
Başka kimse kalmadı, başka kimseye gerek kalmadı.
İçimi bir özlem sarıyor.
Bırakmıyor beni.
Sana gelene kadar her yerimi sarmış oluyor.
Sen yokken hep özlem içindeyim.
Özlem ki beni hiç yalnız bırakmıyor.
Önceden bir yalnızlık vardı.
Şimdi yalnızlığı yalnız bırakmayan bir özlem var.
Özlemin var hepsinden daha çok.
Ne kadar güzel olsa da yakıcı bir özlem bu.
Sana koşsamda peşimi bırakmıyor.
Beni yakalamasını biliyor her yerde.
Senin dindirdiğin bir özlem bu.
Senin söndürebildiğin büyükçe bir yangın.
Özlemekle aldatmış gibi oluyorum seni.
Oysa hepsinde sen varsın duyguların.
Her duyguya sen işlemişsin.
Her duygu senden türeyen bir yan almış gibi.
Bir parça sen varsın bildiğim ne var ise.
Üşüyorum artık, özlemde üşüyor benimle.
Onla birbirimize sarıldıkça o çoğalıyor, ben azalıyorum.
Ben azaldıkça özlüyorum, özledikçe son raddeye varıyorum.
Özlemin yaktı beni, özlemin dondurdu beni.
Seni özleminle aldatıyorum.
Bir özlemek duygusu var, onla aldatıyorum.
Ki bu aldanmak, aldatmak değil.
Yine seni arıyorum, yine seni, hep seni.