31 Ocak 2015 Cumartesi

Karaağaç

25 Temmuz 1922'de 
Enver Paşa'nın ölümünden on gün evvel 
eşi Naciye Sultan'a yazdığı mektubun 
son cümlesi:
"Karaağaca çakımla ismini yazdım.

Enver'in"


Bir karaağaca yazılı adın,

Kara yazgısı alnımızın.
-Her âşık kökünden sökülür.-
Kökünden yoksun bir ağaç, sensiz.
Bir dalda zakkum,
Diğerinde zehir:

Hangisinden tadayım?
Huylu huyundan vazgeçer mi,

Seni sevmekten vazgeçeyim.
Karaağacın dallarından alevler,
Yükselmeye başladığında,
Onun yangınını kim söndürecek,
İçimdeki alev almışlığı?
Her şiir  ulaşmaz sevgiliye,
Bazıları kaybolur gider yolda.
Sevgiliye ulaşan yalnızca ruhu'l-kudüs,
Kanımdan birikmiş,
Dimağda fanilik.
Her ölümlü ölümsüz kılmak ister,
En değerliyi.
Ölümsüz kılmak için sevgiliyi,
Adını yazdım, adıyla yazdım.
Bir karaağaç kadar sır tutacaksan,
Adını bahşederim sana:
Kutlu adı, avlusudur şiirin.

30 Ocak 2015 Cuma

Ardından Aldanış

zaten susmayacaktım
sadece avutacaktım vedaları
bir kadeh şarap içer misiniz..? Ardından,
uyuturuz bütün sefil aldanışları
Pelin Onay



Kaç aldanış geçti aradan,
Kaç insan öldü içimizde,
Avurtlar giderek daha da içe kapanırken,
Kaç kuş uçtu usumuzdan?
Bir kadeh şarap doldurdum avuçlarıma,
Yıllanmış en az insanlık kadar.
Sonra, bir tütsü yaktım, sakalımdan:
Kızıl bir duman sarar odamızı.
-Bir geyik aslan avlamaya çıkmış.-
Uykuya yatırdım düşleri içimde;
Artık ne bir rüyâ var ne de hülya.
Acıtan bir şey var dünyayı,
Gökten kan yağması bundan.
Kim bekler ki ölümü,
Bir şâir kadar, kutsamak için şiiri.
-Bir yağmur damlası bulutunu ararmış.-
Bak bunun adı sefalet, umut değil.
Giderek sömürür kalan tüm duyuları,
Bir ânlık bir arzuyla, pahalı değil.
Verilen tüm sözler, unutulmak içindir;
Öyle der bir kadın, erkek sağır olduğunda.

29 Ocak 2015 Perşembe

Katharine'e: Toskana'da

       Yeşil örtü serilmiş bu topraklar bir çölün kavuruculuğunu taşıyor hâlâ. İnsan olduğu yerde midir yoksa düşündüğü yerde mi? Bedenim Toskana'da ruhum Uweida'da. Bedenimin elleri yanıklar içinde ve bir hemşirenin avuçlarında, ruhumun uzantıları bir su mağarasının içinde ellerinin içinde, hangisi gerçek ve ben hangisiyim; ruhumu bedenimden ayırıp yanında olmak isterdim Katharine.
       İngiliz bir hastaysan bedeninin nerede olduğunun bir önemi yok Katharine, parça parça yeryüzünün her yerindesindir. Bir yağmur gibiyim ve hücrelerim gökten dünyanın her kıyı köşesine yağıyor, ben her yerdeyim ama hiçbir yerde kendim olduğumu hissetmiyorum. Sadece hücrelerden var olan bir beden.
       Bu harabe hastahane binası, duvarlarında çiçek motiflerinden küçük şapelindeki ve arka bahçedeki İsa heykellerine kadar her yerde süregelen bu sessizlik yalnızca beni geriye götürmeye, en geçmişe ulaştırmaya ve zihnimde senle dolu bir dünya oluşturmaya yarıyor. Ne içinde bulunduğum zamana ait olabiliyorum ne de geçmişle yüzleşip orada kalabiliyorum, gelecek denen zaman dilimi ise zaten bir su mağarasında hapsolmuştu, öyleyse ben hangi zamanın insanıyım ve hangi zaman dilimi beni anlamaya yardımcı olur ve cümlelerimi hangi zaman çekiminde kurmalıyım Katharine, yalnızca seni ifade eden bir zaman yok mu, susuz sonsuzluğumuzun ötesinde? Ben zamana susadım, bana birazcık geçmiş gerek, bir tutam vakit gerek, her şeyi yeniden kurabilmem için.
       Toskana'nın güneşi insanların üzerine umut saçıyor, heyecan, gelecek, hayat. Ben yatağıma görünmez zincirlerle bağlıyım, bedenim kömür karası ve insan içine çıkamam, insanlar da zaten benim olduğum yere gelmez. Tenlerin ötesinde bir insan kavramı gözükmüyor, bedenin içinde hapsolmuş ruhlardan başka bir can hissedilmiyor, hayatın içindeyken ölüm kavranamıyor ve ölüm ânında geriye dönülemediği gibi sen olmadan da âşk anlamlanamıyor Katharine, tüm bildiğim şarkılar ölüyor, unutuyorum hepsini.

28 Ocak 2015 Çarşamba

Katharine'e: Çölde

       Bir uçak ağır ağır düşüyor üzerime doğru, mavi bir bayrak sallıyorum göğe doğru, güneş yakıyor tenimi ve ben giderek kavruluyorum Katharine. Niye kimse konuşmaz çölde ve neden kimse buralarda da hayatın var olduğuna inanmaz; su gerekli değil yaşamak için, durmak için ve var olmak için, artık bu kalıplar yıkılmalı.
       Uzaktan yalnızca bir motor sesi geliyor, oysa kokun, kokunu rüzgâr getirmiyor, o da dönüp gidiyor ve ben çölde yalnız kalıyorum. Kimse bakmıyor yüzüme ve ölüm bir kum fırtınası gibi yüzümü kemiriyor, yalayıp geçiyor. Katharine bir uçak düşüyor, içinde sen varsın, içinde ruhumun olduğu fanus var.
       Sesinden başlıyorum âşık olmaya. O kadar güzelsin ki, her hâlinde. Eflatun renginde seviyorum seni, kan kırmızısı dudaklarının renginde seviyorum, seviyorum seni beyaz tenli sırtının oyuklarında, gönül çukurunda, sevmem için sadece varlığın yetiyor, yokluğun azap.
       Heredot'un Tarihi'ne işiyorum seni sevgilim, sayfalara harf harf kazıyorum varlığını, kimi zaman tarihlerle kimi zaman tarihsiz ama hep seni yazıyorum. Çölü yazdığım, vahaları yazdığım kitaplarla anlatıyorum seni, asi bir kız gibi tıpkı Zerzura gibi anlatıyorum seni, çöle bakanlar kumu değil seni görecekler sevgilim, tüm cümleleri senin ayak bastığın yollara seriyorum, onlara basarak bana gelmiştin.
       Acı tüm bedenimi ele geçiriyor ve ben yalnızca içimde yanan ruhumla değil dışarıda da tutuşan bedenimle sana yöneliyorum. Bir âşk kaç yıl sürer Katharine? Daha ne kadar sürecek bu yangın, alev alev tükeniyorum, söndürecek kimsem yok. Şapellerde gördüğüm melek figürlerini hüzün basıyor ve hepsi Meryem Ana'dan da İsa'dan da yüz çeviriyor. Melekler bile şapelleri terk ediyor sevgilim, dünyayı terk ediyorsun.

Kont Ladislaus de Almásy

27 Ocak 2015 Salı

Katharine'e: Kahire'de

      Kahire'nin sokakları dar ve uzun, hiçbir genişlik yok ve insan kendisini kocaman bir labirentin içinde buluyor Katharine ve ben seni çok özledim, özledim artık, anlıyor musun?
      Papağanlar yine odamızın alt sokağında ötüyor, bu sefer sen yoksun ama onlar yine ötüyor, sesleri sokaklar boyunca dolaşıp tekrar dönerek odamızın duvarlarına vuruyor, sesleri yansıyor, yankılanıyor. Kahire bin bir hüzün ile doldu artık, yaşamak mümkün değil ve ben ne zaman hayata dönmeye çabalasam her zaman yoluma dikilen bir hayalet, gölge, karabasan ve bunlara benzer bir şeyler yoluma çıkıyor, kulağıma hep bildiğim seslerle aynı şeyi fısıldıyor: Katharine, Katharine, Katharine. Boğazımdan hiç gitmeyen bir yumrusun, burnumda soluk almamı engelleyen bir tıkanıklıksın, gözlerimde görmememe neden olan bir iris kistisin, dudaklarımdan dökülemeyen kelimelersin. 
       Kahire sokakları tam bir zindan yeri, çıkış yok, dönüş yok, gidilecek bir yer yok, bir mezar bile yok. Bunca insan dolaşıyor bu sokaklarda ama kim nereye gidiyor, neden gidiyor ve neyle gidiyor, bir bilgim yok. Tüm bu insanlar bizi bilmiyor Katharine, papağanların sesleri arasında seviştiğimiz evimizde neler yaşadığımızı bilmiyorlar, bizim bir büyük sırrımız var ve kimse ortak değil bizden başka. Yalnızca ikimizin bildiği ve ikimizle beraber gömülecek bir sırrımız var, herkesten koruduğumuz; sanki bilseler anlayacaklar mıydı? Tüm bu insanlar birer karartıdan başka bir şey değil, hep yanımızda, sokaklarda, pazarlardalar ama hiçbir zaman bir varlığa dönüşemiyorlar.
       Katharine, anlıyor musun, içimde büyük bir acı var, giderek daha da büyüyen ve kimsenin görmediği, anlamadığı, saklı. Saklı bir hazine gibi taşıyorum seni içimde, bir şehrin içine işliyorum seni, sokaklara, seslere, kaldırım taşlarına, Semiramis Oteli'ne, Paşa Oteli'ne, arabalara, mayınların fünyelerine, bombaların can alıcı noktalarına, hayatıma işliyorum seni ve sen giderek daha da fazla var olurken beni de giderek tüketiyorsun. Ben yaşayamıyorum ve ölüm gelip bir türlü beni bulmuyor. Nasıl bir günâhın içinde olduğumu bilmiyorum ama Yaratıcı'nın omuzlarıma yüklediği bu acı beni giderek eritiyor, yok oluyorum Katharine. 
     Giden her zaman mutludur sevgilim, acıyı kalan yüklenir. Ölen her zaman cennete gider sevgilim, cehennemi kalan yaşar. Kaybolan her zaman ölümsüzdür sevgilim, arayan her zaman unutulur.

Kont Ladislaus de Almásy

25 Ocak 2015 Pazar

Narkissos

 I
Narkissos, duydun mu çığlığı,
Bir heykeltıraşın çekicinden çıkan.
İri bir katre düştü gözünden heykelin,
Süzüldü ten boyunca, düşene dek yere.
Sanat, ışığını kaybetti -ben doğana dek-.
Nehirde görülen ben değilim,
Şeffafım su kadar, bengi.
Bir hayâl olmalı yansıyan,
Belki gölge, sanat kadar:
Güzelin somut perdeye izdüşümü.
Narkissos, aynaların üzerine,
Örtüler çekili,
Öldün diye.
Rüyâ (kılındı) bilinen tüm gerçekler.

II
Sanatın tüm yaratılanlardan,
Başka bir forma dönüştüğü ânda,
Yalnızca görkem var ve sanatçının,
Daha önce kimsenin başaramadığı,
Ölümsüzlüğü kucaklayış ânı.
-Yalnızca sanatçı kucaklar sonsuzluğu, varsa.-
Günün birinde birdenbire bir sanatçı,
Narkissos oluverirse, bu,
Güzelin sonsuza  dökülüşü ve,
İnsan, saflığın berraklığını,
İsli duvarları yarışını,
Çirkinliğin saflarını aşışını,
Tüm haşmetiyle görmeli.
Haşmetli Narkissos'a dönülmeli.

III
Güzelliğin şiirini bulup çıkarmak,
Narkissos demekten geçer;
Her şeyden evvel.
Gölün berraklığı,
Giderek kaybolmakta Narkissos,
İnsanın güzelliği ve sanatın saflığı.
Kim koruyacak beyazı siyahtan,
Hayatı ölümden ve beni  yansımamdan?
Sayfaya düşen kelimeler,
Suya düşen sûretim gibi,
Bozulur, kıyısından köşesinden.
-Tüm yansımalar aslını öldürür.-
Ölelim Narkissos,
Kucağımızda taşıdığımız sanatla.

Benim adım Narkissos.

24 Ocak 2015 Cumartesi

Ölüme Giden Yol

Ölüme giden yol kaygan ve üzerinde durmaya çalışmak ip cambazının yaptığı şeyden çok daha zor; her ne kadar cambazın işi o ipin üzerinde durmaksa da insanın görevi hayatta kalmaya çalışmak olmamalıdır. Ölüme giden yolun kayganlığından insan yalnızca muza basmadan yolu geçmeye çalışan bir mahlûk olmaktan öteye geçmeli. Hitler ve Mussolini'nin arasında duran komünist veya Lenin'le aynı masada oturan faşist gibi yaşamamalı insan ve sonu da sayılanlar gibi olmamalı. Hayat, daha geniş kapsamlı ve kapılara ihtiyaç olmayan, çünkü duvarları bulunmayan bir yapı olmalı. Duvarsız bir evdir hayat, kocaman bir inşa edilmişlik. Ölüme giden yol, hiçbir zaman yüzeyselliğin içinde kaybolup gitmemeli ve kişi, bu yolun hakkını vermelidir. Sona doğru giderek yükselen bir acı ve her ân öncekinden daha koyu ve giderek daha da koyultan bir duyu birleşimi. İnsanlık tüm duyguları tükettiğinden olsa gerek hangi yolda olduğunu farketmemeyi seçti, oysa ölüme giden yol belirlilik ister, kararlılık, seçim, keskinlik. Hayatın içinde farklı olan her şeyi kesen o keskinlik böyle zamanlarda devreye girer. Sürekli arada kalmak, belirsizliklerin içerisinde yüzmek, sis duvarlarıyla çevrili yaşamak, geleceği bulanık bir sudan okumaya çalışan falcı rolüne yatmak hiçbir zaman bireyi bir yolun enginliğine ve bu arzunun getireceği dorukluğa ulaştırmaz. İnsan, daima bir büyük hedefin peşinde olmalıdır. Yaşamanın kendisi veya iyi bir hayat sürmek asla bir hedef olamayacak kadar basit şeylerdir. Hazlarla, keyifli ânlarla, tarifi yazıya dökülemeyecek kadar büyük zevkler olduğu kadar acılar, elemler, sınırsız sıkıntının getireceği çaresizlikler de onun içerisinde olmalıdır. Yalnızca hazlarla veya sadece acıyla yoğrulmuş ve bunun üzerine binası kurulmuş hayat eksik bir yapıdır; sözümona tavanı olmayan ev, topal bir aslan, kurt avına çıkmış bir keçidir. Her duyu kişinin kendi benliğini bir başka varlığa götürür. İnsan, değdiği her varlığı, ulaştığı her düşünceyi, dokunduğu her nesneyi kendi içinde ayrı bir şeye evirir ve bu devrim sırasında da kendi yolunun eksenini belirler. Bir yol ne kadar uzun ve genişse onun etrafında şekillenenler de o kadar büyük olur. Yol köprüler üzerinden devam eder ve altta bir deniz var olur, bir tünelin içinden geçen yol dağlara kendi izini bırakır, çölün içinden veya kutuplardan geçen yol oralara kocaman bir çentik atar ve yukarıdan bakan yolda bir işaret görür. Yola bir işaret bırakmak işte kişinin yaşayışının göstergesidir. Ölüme giden yolda herhangi bir iz bırakmadan silinip gidenler hiçbir zaman çıkmaz sokaklarından dışarıya adım atamamışlardır ve onlar hiçbir şey yaşayamamış oldukları gibi onların adını bilen herkes de bir bir onları bırakıverecektir, zira insan, yalnızca büyük etkilerin odağında olduğunda kendi varlığını bulur, bu nedenledir ki ölüme giden yol, tüm varlığın birleştiği eksendir. Ölüme giden yol hazlarla, çılgınlıklarla, akıl tutulmaları ve bilincin uyanışıyla, kederler ve acılarla doludur; yalnızca tüm ruhuyla bunu kavrayabilmişlere.

18 Ocak 2015 Pazar

Ölü Şehir

-Hiç çekilmez bir şehrin ölüsü.-
Küf kokan sokaklarda,
Üzerine yağan çamur altında,
Nasıl yürür bir insan,
Vakit epeyce solgunken.
Zamanın daraldığı noktada,
Kuş cesetleri yağar,
Bulantılı caddelere.
-Ölüsü hiç çekilmez bir şehrin.-
Midem daha bulanık bu şehirden,
Varlığım.
İğrenme yayılır şehre,
Buram buram 'korku' kokan şehre;
Çünkü her şey,
Kaybedilmiştir,
Vaktinden önce.
-Ölgün şehirlerde açmaz çiçek.-
Dikilir ağaçlar yalnızca,
Ölülerin başuçlarına,
Renksiz bir işaret diye,
Unutulmuşlukların hayat buluşuna.
Bir şehrin ölüsünü,
Hiç farkeden var mı;
Bir şehrin nasıl öldüğünü,
Bilen var mı;
Bir şehri kimin öldürdüğünü,
Gören var mı;
Bir şehrin son çırpınışlarını,
Duyan var mı?
Ölümüm şehirle birlikte:
İnsan, ölür şehriyle beraber,
Gömülür şehrine,
Kokar şehir ölüm gibi:
İnsansa ölümün kendisi.

17 Ocak 2015 Cumartesi

Herkes İçinde Yahuda Taşır

Sarayın en gösterişli köşesinde,
İnzivaya çekilmiş meczup muyum;
Nedir görkemin içindeki yayvanlık?
Sataşsaydı geyikler aslanlara,
Karıncalar ezseydi insanları,
Yine de aynı kalır mıydı düzen,
Mahçup olur muydu ayrılığı yazan,
Hiç susmayan ölü âşıklar.
Tutmak isteseydi omzunda dünyayı,
Atlas, direnirdi biraz daha.
Ödenmeden kapanmaz ki borçlar.
Yalvarıp yakarmadan daha fazlası gerek,
Söylenip unutulanlardan daha azı değil.
Önce bilmek gerek, öğretmek için,
Önce yaşamak gerekir, anlatmak için.
Yeni-doğana ölümünü sormak gibi,
Kesif dumanlar içinden çıkarak,
Bir gemi inşa etmek ve Nuh'u,
O gemiye kaptan tayin etmek,
Farksız değil, Yûsuf'u kuyuya düşen değil de,
Atanlardan saymak ve Bünyamin'lerin,
Katil olması demektir bu en çok.
Kimse bilmiyor mu,
Herkes içinde Yahuda taşır.
Ölgün.
Ölün.

16 Ocak 2015 Cuma

İçimdeki Dış

Anlamı olmalı tüm yaşantıların,
Kelimelerin ötesine sızıyor duyular;
Durup düşünmek gerek gündüz, güz,
Aydınlığı niye bu kadar sevdik?

Kavranmadığında, neden yağmurların,
Üzerimize yağmaktan vazgeçtiğini;
Kim koydu yasakları ve üzerimize bu deriyi,
Dikilirken içimizdekiler neden saklandı?

İçimizi dışımıza çıkarsaydık,
Bizi seven çıkmaz mıydı,
Oysa ben 'iç'in de 'dış' kadar sevilmesini isterdim.

Akciğerimden bir demet sunsam sana;
Kana kana içer misin, son katrelerini,
Benim kızıl kanımın, yüzünde aydınlık bir hüzün.