31 Aralık 2013 Salı

Yeni Yıla Girerken

Ne ses kaldı ne söz,
Yoklukla çınlayan bu gök kubbede.
Alıp başını gitti.
Yağmur, bulutlara döndü;
Sonsuz kuraklığından sıkılıp yer yüzünün.

Ne geçmiş kaldı ne gelecek,
Zaman yırtıldı kendi sayfasından.
Bir takvim yaprağı uçup,
Semaya karıştı, küçük serçelerle birlikte.
Kurtuldu çorak iklimlerden.

Ne vakit kaldı ne çare,
Geçip giden yıl gibi, yıldı insan.
Ateş böceği kadar çaresiz, soğukta kırıldı insan.
Bir vaktin doğuşunda, yeni bir yılın,
Kucağında uyandı insan.

28 Aralık 2013 Cumartesi

Sesler

Kafamın içi yavaş yavaş karanlığa büründü, çok geçmeden her türlü denetimi kaybettim. Kendi düşüncelerimin izini süremiyordum. Kafamın içinde cümleler uçuşuyor ama parçalanıp anlamlarını yitiriyor, tek tek sözcüklere indirgeniyordu; sonunda kelimeler de gitti, yalnızca sesler kaldı.
Key Redfield Jamison - ” Bir Delilik ve Duygu Durumları Güncesi ”

Gittikçe seslerle yaşamaya başladım.
Sesler, sözlerden örüldü.
Bu örgünün bir yerinde bir kördüğüm oldum ben.
Seslerle yaşamayı öğreniyorum,
Bu örgünün içinde bir motif olmayı.
Kelimeler izlerini kaybedip gittiler,
Geride hiçbir şey bırakmadan.
Cümle kuramıyorum artık,
Onlar kelimeleri alıp kaçmanın derdinde.
Harfleri yan yana getirememekteyim.
Onlar sesleri alıp kaçmanın peşinde.
Sesler sözcüklere dönüşemiyor.
Her şey lanetlendi, ne kıta kaldı ne de dize.
Lanetlenen her şey kendine kenetlendi.
Sesler çok uzak bir diyardan,
Duyulur duyulmaz bir fısıltıyla,
Yönelir bana doğru.
Ben sesine dönerim, işte sana doğru.
Delilik hayat buluyor bende.
Duygu durumlarında delilik.
Sözlerde yetersiz bazen.
Sesler kazıyor bütün sorunu.
Seslenmeler güzelleştiriyor yaşamı.
Bazen güzel bir ses, her şeyi unutturuyor.
Siliveriyor tüm çamura bulanmışlıkları.
Yeniden değişiyor her şey.
Uzaktayken sesler bu kadar,
Anlamak için uğraş gerektiriyor.
Sen gelsende yanıma.
Fısıldasan kulağıma,
Seslerden örülen büyülü kelimelerini.
Seslenmelerin benim yanımda olsa, bana doğru.
Her şey senden bana doğru.

Aynasız Ev

"Bir güzele güzelliğini hatırlatmak isterdim, aynalardan evvel." - (Kelebeğin Rüyası)


Kırdım tek tek tüm aynaları,
Uzak köşesinde boyasız duvarın.
Hiçbir şeyi göstermeyen ayna kırıkları,
Tam karşısında gözlerini ona diken,
Can kırıkları taşıyan ölü ruhları,
Savurdum tek tek tüm camları.
Ayaklarına batsın diye sevginin yoksunları.
Kafesten kaçan özgür kuşları,
Hepsini bıraktım feraha ersin diye.
Boyasız duvarlarda cisim yok.
Ne saat ne bir resim...
Şiir yazmayı unutmuş bir şair misali,
Kopuzunu kıran delirmiş ozan.
Sesini kaybetmiş insan çıldırıyor,
Sesleri sözlerden ibaret sanıyor.
Gün gelince göçüp gidiyor.
Aynasız bir evin, aynasız bir duvarına karşı;
Güzelliği kendi içinde yok ederek,
Göçüp gidiyor güzelin ne olduğunu anlamadan.
Kırdım tek tek tüm aynaları.
Duvarları boşalttım hep;
Seni bir ben anlatırım, bir ben söylerim.
Güzelliğini ancak ben yazar, ben dillendiririm.
Ne sen gör, aynasız evinde;
Ne başkası görsün, muazzam yüzünde.

27 Aralık 2013 Cuma

Ateşe Sarıl

insan elini kesen bir şeye neden tutunmak ister ki?
ya da alev alev yanan bir şeye neden sarılmak ister? 

...
denedik, deniyoruz, deneyeceğiz...

c.a.


Bugün parladı gözlerin anlık ateşle, hiç sönmemecesine,
Bugün gülümsedi gözlerin aklımdan silinmemecesine,
Merdivenler boyu aştı gitti,
Uzandı ta göklere,
Yol alıp gitti yukarıda bir yerlere.
Bugün ışıldadı yürüdüğün yollar adımlarınla,
Bir kaldırımdan bir tümseğe kadar seni hissetti,
Kuşlar senin olduğun yere göç etti,
Kelebekler raks etmekte ateşinle.
Ben aciz bir kelebek misali ateşinin çevresindeyim,
Sarhoşluğum sendendir, ben o ateşe varacağım.
Ateş beni yaksa ne çıkar?
Ben ateşten evvel yandıktan sonra, çok önce.
Yanmak için gerekli değil ateş,
Sönmek için gerekli değil su,
Sevmek için yok hiçbir engel, yaratılmamış.
Sen yüzyıllar önce bir demircinin dövdüğü kılıçsın,
Kılıç miras geldi, atalardan sana kadar.
Bana bileniyorsun giderek, bana keskinleşiyorsun,
Kanımı akıtıyorsun her dokunuşunla,
Kanım ateşe damlıyor, 
Ateş kanımı havadayken yalayıp yutuyor.
Sen ateşe dönüşüyorsun, ateşleşiyorsun.
Ateşleşiyorsun, yakmıyorsun.
Ben sana sarılıyorum, bir garip İbrahim oğlu misali.
Ateş beni de yakmıyor; yakan ateş, ateş değil.
Ben ateşe sarılıyorum;
Bu öyle bir ateş ki baştan başa sen.

21 Aralık 2013 Cumartesi

Uçurumun Eteklerinde

"Üzerimden trenler, kamyonlar, tırlar ve tüm araçlar geçiyor sana doğru yürürken bu sonsuz evcilik oyununda."

Nilgün Marmara

Sana gelen yollar sonsuz bir uğraşla kaplı.
Her yanında ayrı vurgunlar var yolların.
Bir kıyıda binlerce yıl önceden iki er cenk ederken,
Diğer kıyıda iki çocuk yarışıyor.
Sana gelen yollar dikenlerle kaplı.
İnsan elini hangi güle atsa diken ondan önce karşılıyor.
Bir müddet sonra insan dikeni de seviyor, gül kadar.
Güle ait olan ne varsa güzel olur, gülün güzelliğinden ötürü.
Senden bir iz taşıyan ne varsa güzel olur, senin yaratılışından ötürü.
Tüm yollar bir uçurumun kenarında sonlanır.
Uçurum yolun devamıdır, yola devam edebilecekler için.
Keskin uçurumlar, sevenler için yükselir, ıssız dağların zirvesinde.
Bu uçurum da sana doğru uçmak istiyorum.
Tüm sıradağların üzerinden geçmek, hatta denizlerin, okyanusların.
Dikenlerinden sıyrılarak karşıla beni, karşıla misk kokunla.
Bütün cenkleri kazanarak geliyorum sana,
Çocukluğumdan beri bütün yarışları kazanarak,
Şimdi güzel yüzüne seyr-ü sefer etmeme izin ver.
Dudaklarından gireyim, kalbinden çıkayım;
Her yanına kendi mührümü vurayım,
Senden bir imparatorluk yükselteyim,
Binlerce yıl önceden milyarlarca yıl sonraya.
Senden bir yol çizeyim, sonsuzluğun içine doğru,
Gel, uçurumdan bırakıp kendimizi kanatlanalım.
Uçurum bir sondur, yolu bilmeyenler için.
Uçurum yeni bir yoldur, yola devam etmek isteyenler için.

20 Aralık 2013 Cuma

İki Yanda Sen

İki kıyıda iki deniz,
Geçmişler birbirlerine, aralarında bir ağaç;
Bir yanında lale bir yanında sünbül,
Her köşesinde senden kuklalar.

İki yakada iki dünya,
Birinde kırmızı birinde yeşil,
Gök kızıla boyanmış güneş tarafından.
Yer yeşile boyanmış gözlerin tarafından.
İkisinin arasında senden oyuncaklar.

İki elde iki yürek,
Birisi solmuş kendiliğinden, birisi dirilmiş sencilliğinden;
Birisi kararmış sevgisizlikten,
Birisi güne doğmuş yeniden,
İkisinin arasında senlikten farklar.

İki günde iki farklı yaşam,
Birisi cennetle iç içe geçecek kadar mâkul,
Birisi cehennemden insanı kovduracak kadar garip,
İkisi arasında sıkışmış bir boyut.

Birisi sen, birisi ben, birisi biz.

15 Aralık 2013 Pazar

Yağmurla Karın Buluşması

Tüm gece yağan yağmur nihayet durdu. Kutlayacağım bunu. Kutlama şeklim ise size yazmak. Bu amansız yağmurda insanın tek mutluluğu yabancı bir çevrede olması.

Franz Kafka 

       Karlarda eriyip gitti güneşin bir an belirmesiyle. Tutunacakları bir dal, yardım isteyecekleri bir çevreleri yoktu. Göklerden yalnız başlarına indikleri bu dünyadan yine yalnız başlarına uzaklaştılar. Onların ellerinden tutan birisi olsaydı belki yeryüzünde ebedi olarak kalırlardı. Antartika'daki akrabaları gibi güçlüde değildi bu topraklara yağan kar. Son derece naif, son derece hassas, son derece kırılgan. Bir anda kayboldular, bir anda görünüverdikleri gibi.
       Önce uzun günler önce yağmur gösterdi kendini. Uzun uzun, hiç oyalanmadan, gökte bir delik açılmışta bütün sular artık yere iniyormuşçasına gür bir şekilde. Sonra biraz durgunlaştı, şiddeti geçmişti artık. Soğukta üşüyen bir kedi ile bir köpeğin birbirine sarılışını görmüşte insafa gelmişti belki. Sonra uzun günler boyunca yağmaya devam etti. Ağır ağır yere damlayışının altında el ele tutuşupta yürüyen insanları görüp bahtiyar hissetmişti kendini belki. Günlerce süren yağmurlar yerini kara bırakmıştı.
       Bir gün kar çıkageldi, daha önce gelmesi gerekirken. Beklenen hep geç gelmeye alışıktır, sanki geciktikçe onun şiddeti artar. Bir gün hiç umulmadığı bir anda kapıda belirdi, kar. Ev sahibi cömertti, geleni geri çevirmedi. Kar yuva yaptı buralara, kaldı kalmak istediği müddetçe. Bir gün gidiverdi yine, gelişindeki gibi zamansız bir şekilde. Kar evine döndü, bulutlara.
       Bugün ne yağmur var ne de kar. Güneş ikisinide uzak tuttu. Şimdi yağmur ile kar bulutlarda el ele tutuşmuş oyun oynuyorlar. Yağmurlar kara dönüyor, karlar eriyip yağmurlaşıyor. İkisi birbirinden hoşlanıyor, hep yer değiştiriyor. Sonbaharda yağan yağmur kışın yağan kar oluyor, kışın yağan kar ilkbaharda yağmur oluyor. Bir bir dönüyorlar birbirine istisnasız, ne yağmur olmadan kar ne de kar olmadan yağmur geliyor. Ve güneş ikisinin arasında, onlara bir ayrılığı sunuyor.
       Bugün ne kar var ne de yağmur. Ben ise bugünü kutlamak istiyorum. Kar ve yağmur bulutlarda oyun oynarken seninle bende bu yazıda buluşuyoruz. Ben bir masaya oturdum sana yazıyorum, masanın karşısına seni oturtmuş olarak. Sen bu yazdıklarıma aklımın içinden bir yerlerden cevap veriyorsun. Ben bugünü kutlayalım diyorum, sen tutup güneş gibi beliriyorsun, an be an ısıtıyorsun. Haydi ver elini gidelim, yabancıların olduğu yerlere. Kar ve yağmur kadar sevelim oynamayı, her ne kadar bulutlarda olmasa da. Bulutlara tırmanalım biz seninle bir gün, ben senin için bir merdiven inşa ederim.

14 Aralık 2013 Cumartesi

Kuzunun Biri Kurda Aşık Olmuş

       Kuzu sürüsünden ayrıldı, artık yollara düşmesi gerekiyordu. Uzun bir yol vardı önünde. Kuzu uzun yeşilliklerde uzun süre bekledi, havayı kokladı, sessizliği dinleyerek toprağın tadına baktı. Yemyeşil otlar ne kadar bereketliyse bu ıssız dağlarda o kadar bereketlidir. Dağın zirvesi toprağın kahverengisinden daha koyu bir renkle sanki hiç bilmediği bir alemin göstergesiydi. Uzun yıllarca bu otlaklarda gezinmiş, bilmediği yerlere hiç ayak basmamıştı. Onu diğerlerinden ayıran hiçbir farklılığı yoktu, bugüne kadar.
       Kuzu bir gün ayrıldı sürüsünden. Ne çoban yokluğunu farketti ne de diğer koyunlar. Kuzu, koyunlar gibi olmayacaktı; onu farklı kılan bir şey olmalıydı. Kendisine kuzu demesinin sebeplerinden biri de buydu. Bereketli otlaklardan sanki rahmetin elini eteğini çektiği ıssız tepelere doğru yol aldı. Hep gözünün takıldığı o dağ ve onun çıplak zirvesi belirdi -olmayan- aklının bir köşesinde. Adımları oraya doğruydu. Ne çok hızlı ne çok yavaş. Aylar önce bir gün bir şey görmüştü o çıplak tepelerin birinde, topraktan daha koyu renkte, daha keskin bir şey. Bir kurt görmüştü tepenin birinde, gözleri gözlerini görmüş, onun keskinliğiyle kendinden geçmişti. Çoban girmişti aralarına sonra da diğer koyunlar. Hep birlikte sürülmüşlerdi başka otlaklara. Koyun o gün verdi kararını, o gün ayrılacağını anladı, tüm bu ona benzeyen ve kendininde onlara benzediği sürüden.
       Kuzunun biri yollara düştü. Biraz yorgunluktan biraz susuzluktan, bir tepenin kıyısındaki bir nehre uzandı boynu. Uzun yudumlarla su içti, kana kana. Çatırtılar geliyordu, çıplaklığın daha giyinik olduğu tepelerden; ağaçlarla dolu olan tepelerden. Bir ses geliyordu uluma gibi ıssız deliklerden -mağaralardan-. O keskin gözlerle karşılaşacak, o keskin gözlerle anlaşacaktı, öyle olacağını umuyordu. Ne olacağını anlamaya karar verdi bir kuzu, bir günü bir gününden farklı değilken.
Kuzunun biri bir mağaranın önünde soluğu aldı. İçerde hoş bir koku vardı -aslında ölümün kokusu, taze kan kokusu, bilmediği için kuzuya hoş gelen bir koku, bilinmeyen hep hoş karşılanagelmiştir-. Soluğu içeride aldığında karşısında o gözler vardı. Keskin bir çift göz. Kuzunun biri kurda aşık olmuş.  Gördüğü son şeydi bu, bir kuzu bir kurda aşık olmuştu. Aşk, ona hiç bilmediği yolları aştırıp hiç bilmediği bir delikte onun canını almıştı. Kuzu, sonunda diğer koyunlardan ayrılan bir yanı olduğunu anlamıştı. Herkes ölüyordu, tüm koyunlar bir kurdun dişleri arasında son nefesini veriyordu. Ama hayır, işte o ayrılmıştı diğerlerinden. Herkes bir kaçış içindeyken kendisi onu bulmuştu. Bir kuzu, bir aşk için, bir can vermişti. Kurdun haberi yoktu kuzunun aşkından, bilmesi gerekmezdi. Kuzu biliyordu, bu ona yetiyordu. Kuzu aşk için canını veriyordu, kurdun karnını doyuruyordu, ölümüylede olsa.
       Aşk, ölüme doğru uzanan uzun bir yol. Ölüm, aşkın son haddesi ve kendini ona teslim etmektir.  Ölüm ile beslemektir gereken aşkı, bir ölüm bir aşka hayat verir ve onu canlı tutar.

13 Aralık 2013 Cuma

Ölüm Sokaklarda Kol Geziyor

       Ölüm, insanların arasında kol geziyor. Herhangi bir şekilde kendini saklamıyor. Ölüm, üzerinde kırmızı bir kaftanla, alnında ismi yazarak, bağıra bağıra insanların arasında dolaşıyor. Kimine bir vasıtayla, kimine yakın bir yüzle, kimine çırılçıplak uğruyor.
       Ölüm, insanların arasında kol geziyor. O kendini saklamaya gerek duymuyor, saklanmak onun özünde yok. En çok sevdiği şey kendini göstere göstere yürümek. Kibir duyuyor varlığından, ölüm gösterişi seviyor. Bazende kendi içine kapanıyor. Ağır ağır yaklaşıyor avına doğru. İnsan onun için bir av, yakalamaktan hoşlanıyor. En beklenmediği anda karşılamaktan hoşlanıyor. İnsan hazırlıksız geziyor sokaklarda, hazırlıksız oyalanıyor evlerde, hazırlıksız karşılaşıyor yapılarla. Hiç kimse onu düşünmüyor, oysa ölüm; her zaman insanı düşünerek yaşamaya devam ediyor. Ölüm, yaşıyor, yaşamaktan çok zevk alıyor. Ölüm yaşadığı müddetçe insana huzur yok, huzur ölümün olmadığı bir başka dünyada olsa gerek. Belki Jüpiter'de, belki Satürn'de belki de ...
       Ölüm, insanların arasında kol geziyor. Çocuklarla seksek oynuyor, büyüklerle sohbet ediyor ve yaşlılarla geçmişi yâd ediyor; ölüm insanlarla ilişkide bulunuyor. Hiç kimseyi ayırt etmiyor; her kesimden, her tenden ve her renkten alıyor. Ölüm torpil yapmıyor, torpiller patlatarak müşterisini çağırıyor. Havai fişeklerle yeni yoldaşını karşılıyor. Ölüm en güzel ev sahibi, geleni hiçbir zaman bırakmıyor. Ölüm en kötü misafir, geldiği yerden gitmiyor. Ölüm, en sevilen ve en nefret edilen. Duygularda başka bir âlem, yaşayışlarda başka bir dünya, tiyatrolarda yeni bir perde. Ölüm, oyunların en güzeli, kaybetmekle kazanmak iç içe. Hangisinin seçildiği, oynayana bağlı.
       Ölüm, insanların arasında kol geziyor. Onu sevmek ne mümkün ve ondan uzak durmak. Uzak duranada uğruyor, kollarını açmış onu bekleyenede. Ölüm, hiç uzak durmuyor. Hep yakınında bir yerde insanın, hep baş ucunda. Kimisinin yatağının ucunda bekliyor, bir daha gözlerini açamayacak olanın. Kimisinin koluna girmiş bir yolda yürüyor, bir daha herhangi bir yere adım atamayacak olanın. Kimisinin karşısında beliriyor, bir daha kimseyi göremeyecek olanın. Ölüm, herhangi bir yerde, herhangi bir şekilde, herhangi bir insanı, kollarını açmış sevgiyle bekliyor. O seviyor insanı, sevmeseydi kavuşmazdı. Ayrılık nedir bilmiyor, ölüm sabrediyor, herkesle kucaklaşıyor.
       Ölüm, insanların arasında kol geziyor. Kucaklaşıyor, öpüşüyor ve sevişiyor.
       "Ama öleceğim. Son şarkımı söylüyorum. Bazısının şarkısı daha uzundur, bazısınınki daha kısa. Fakat aradaki fark yalnızca birkaç kelimeden ibarettir." diyordu Franz Kafka, yine böyle bir anda.

8 Aralık 2013 Pazar

Özlemin Cebi Delik

Paramparça olmuş bir sandal kıyıya vurup,
Balıklar yolunu şaşırmış avcıya yaklaşıyor.
Ben yolumu kaybedip;
Senin olmadığın sularda boğulmaktayım.

Üzerimde siyah, tek cepli bir kaftan,
Cebimde ölüme dair bir ferman,
Yol almaktayım ıssızlığa doğru,
Yolum küçülmekte senin olmadığın yanlışa doğru.

Savrulmuş her yana ayrı bir dert,
Oluk oluk bela yağmakta bilinmezliklerden,
Kapıcısı terk etmekte korumakla görevli olduğu evi,
Eskimeye mahkum edilmiş asırlık çınar.

Özlem, ıssızlığa sürükleyen büyük dalgadır,
Özlem, beni parçalayan ucu keskin baltadır,
Özlem, cebimde not olarak düşen ferman,
Sonu gelmeyen azabın duraksanmış bir anıdır.

Günlerin geçişi özlemin gelişiyle örtüştü,
Özlemin çokluğu yokluğun varlığıyla pekişti,
Afrika'da bir siyah çocuk susuzluktan öldü,
Senin susuzluğundan her an ölüşüm gibi.

Özlemin cebi delik, her yana kendini düşürüyor.
Özlemin ensesi kalın, hiç azalmıyor.
Özlemin sesi gür, en uzaktan bile kendini haykırıyor.
Özlemin adı baki, sonsuza dek yaşıyor.