18 Ekim 2015 Pazar

Kalbin Orta Doğusu

Hiç aydınlanmamalıydı gece,
Elini hiç uzatmamalıydın;
Gönül öyle suskun, ten öyle durgunken,
Geçip gitmeliydi bir ömür,
Hiç farkına varmadan.

Kafese doğmuş kuşlar hiç salınmamalıydı göğe,
Kırık mısraları yeni sözcüklerle onarmaya kalkmamalıydık;
Dil çatlaklarına dudaktan merhemler sürmeye,
Ruh çiziklerine âşktan sargılar yapmaya,
İnsan olmaya kalkışmamalıydık hiç.

Yaklaşan savaşın kokusunu barıştan,
Kelimelerin biteceğini acımızdan anlamalıydık;
Gönül öyle viran, sevdanın içinde hicran varken,
Yaşamaya çalışmamalıydık,
Hamurumuza toprak karmaya.

Kalbim, Orta Doğu'su dünyanın,
İçim, bitmez tükenmez bir savaş diyârı;
Kan hiç dinmez, ağıtlar hiç susmaz,
Üzerime basıp geçenler hiç eksilmezken,
Şiir söylemeye kalkışmamalıydım.

10 Ekim 2015 Cumartesi

Çoban ve On Üç Keçi Hikâyesi

Gecede bir keramet vardır, göğsüme masallar/hikâyeler koyar.
(Göğe akıp - kimine göre- bilinmez olan bir çoban ve on üç keçisinin anlatısıdır bu, on yedi koyunu dünyaya miras bırakan.)

Çok yalnızız, dedi ozan ve hırkasını çekiştirerek biraz daha sokuldu sönmek üzere olan ateşe.
Bir çoban vardı, büyük dağın eteklerinde yaşayan. Gündüzleri on üç keçisini ve on yedi koyunu otlatırdı engin vadide. Sanki insanlık var oldu olalı o da o dağın eteklerinde yaşardı. Üzerinde hep kiremit kırmızısına çalan bir aba olurdu, yamalı. Ne ailesini bilen vardı ne de onun adını bilen. Yalnızca çobandı o. Uzun kış gecelerinde toplanılan köy odalarında onun büyük dağın bekçisi olduğu da söylenirdi, evliyadan, ermişlerden olduğu da, Nuh'un gemiye binmeyen oğlu olduğu da. Kimse tam olarak bilmezdi onun kim olduğunu. Derlerdi ki onun hakkında, sakallarının kırmızısı ateşe, saçlarının sarısı güneşe renk verirmiş. Hayvanları susadığında elleriyle yağmur yağdırır, çadırına su aktığında dudaklarıyla göğü sustururmuş. Onun Raad'ın oğlu olduğunu söyleyenler bile vardı başka köylerden efsane taşıyıcılar arasında. Hep efsanesi dolaşırdı ama kendisini gören çok azdı. Zaten kimse yanına yaklaşamazdı, korkudan mı hürmetten mi her nedense. Bence o herhangi bir şeyin oğlu değildi, babam derdi çünkü, tüm bildiklerini ölüm döşeğinde bana anlatırken/aktarırken. Onun o kimsenin bilmediği hikâyesini anlatmıştı bana. Dün gibi aklımda, hani şu hiç bitip de bugüne ulaşamamış dün gibi, körpe dün gibi, dün/dûn. Demişti ki babam bir yudum su istemeden az önce onun için; o, bir ıssız adammış, kendisini hapsedermiş kayalıklara, mağaralara, çünkü onun bir aradığı varmış. Bir aradığı olan ya hep onun peşindedir derdi babam ya da onu hep içinde taşır da o yüzden herkesten saklanıp kendini bir yerlere hapseder de onu anar. Onun bir sevdiği varmış. Derlermiş ki onun için, o sevdiğinin hayali onun gönlüne birkaç satır yazıdan düşmüş. Çoban, on üç keçisini dağda güderken -daha yokmuş o zamanlar onun on yedi koyunu- üzerinde üç beş kelam olan bir kâğıt parçası bulmuş. Okumuş, defalarca, defalarca, güneşin kırmızı ışıkları mavi göğü yarana dek, okumuş. Ne okumuş, bilen yok, neyden okumuş, duyan yok. Yine başka köylerden gelenler okuduğunun bir büyü olduğunu söylüyorlarmış, bu topraklardan kaçan eskilerin bıraktığı belalardan diyenler de var, kâğıdın aslında boş olduğunu fakat ilahî bir şekilde ona dolu gözüktüğünü söyleyenler de ama babamın bana dediği, kâğıtta çok kısa bir hikâyenin yazdığı. O günden sonra çoban dağdaki yerinden hiç dışarı çıkmamış. Köydekiler ölmüş dirilmiş, gömülmüş kundaklanmış ama o hep oradaymış. Kimse onun yüzünden de büyük dağa çıkamazdı, dağ bütün heybetiyle korkuturdu halkı. 
Zamanın birinde bir adam varmış. Adam köye yeni taşınmış bir afsuncunun kızına âşık olmuş. Göğsü âşk denilen canavarın izleriyle parça parça olmuş adamın. Kızın babası da vermemiş ona sevgilisini, gözü bir zengin beyin varlığındaymış. Gel zaman git zaman âşık düşmüş sevgilisinin yollarına. Gündüz ayak bastığı toprakla beslenmiş, gece kokusunu bıraktığı kıyılarda uyumuş. Ailesinden de kopmuş nihayetinde insanlardan da. Hatta aklından da kalbinden de kopmuş, derlermiş onun için. Adam yalnızca ruhtan ibaret kalmış bir süre sonra. ve kız gitmiş bir gün. ve gitmiş bir gün. ve gitmiş.  gitmiş. Adam onu aramış yıllarca, sakalına ilk ak düşene kadar. O ilk ak düştüğünde anlamış her şeyi. Gördüğü her şey bir yanılmadan ibaretmiş. Sevgili yalnızca sûret, onu aldatan. Sevgilinin hiçbir zaman onun olmadığını anlamış. O hep başka diyarda. Sonunda afsuncunun peşine düşmüş adam. Buhara'dan Semerkant'a kadar gitmiş onun izini sürüp. Âşkın peşinde bir ömür. Bulamamış onu, ne Konstantinopolis'de ne Bağdat'ta. Hiç durmadan aramış adam. Âşk, demiş; nedir Allah'ım, beklemiş. Ta ki ölüm günü gelene dek. Hep kalmış onun şehrinde sonra. Sevgili gitti demiş, gitti demiş, gitti demiş. Nâmeler göndermiş dört bir yanına dünya denilen mezarlık avlusunun. Sonunda ölüm gelip çatmış kapısına. Ağzından kıpkızıl ciğer kanı geliyor, her nefeste bir parça vurup parçalanıyormuş duvarda. Sonunda bir kâğıt istemiş yanındakilerden ve işaret parmağını dudaklarına götürüp kana bulayarak tek bir cümle yazmış: ve gitti bir gün.
ve gitti bir gün, yazıyordu kâğıtta; oldu babamın son sözü. Dudağının yanında bir damla kan görmeden önce ondan duyduğumuz son sözdü bu. Babam bir daha hiç konuşmadı.
Derler ki o çoban da kâğıdı bulduğunda efsanenin gerçek olduğunu anlamış. İyi de der insanlar, bir efsane gerçek olsa da bunda insanın aklını kaybetmesine neden olacak ne var. Bilmez ki insanlar, insanda aklını korumaktan büyük azap ne var... Bir delinin hürriyetinden mahrum pîrler... Bilmez ki insanlar.
Çoban o kâğıdı abasının iç cebine koymuş ve bir daha hiç eline almamış. Günden güne o adamın yaşadıklarını tekrarlamış içinde. Dağdaki her çiçekte sevgilinin kokusunu duymuş, her yerde onun ayak izlerini aramış. Ceylanlara, tavşanlara, uğur böceklerine, ateş böceklerine onu sormuş. Kuşlar uçurmuş gökyüzüne onu bulsunlar diye, kelebekler kurban etmiş. Hiçbir cevap gelmemiş ama onun elemi giderek artmış. Bilinmedik bir sevgilinin âşkı düşmüş gönlüne, onu odlar içinde yandırmış. Çoban yerinde duramaz olmuş o günden sonra.
Çoban bir gün uyandığında artık o âşık olmuş.
ve gitti bir gün.
Âşk, bir büyük acı, boynunda duyduğu kurbanın kesilmeden hemen önce. Âşk, bir büyük elem, soyunu yitirenin avuçları arasında tutup mezara gömmek zorunda olduğu. Âşk, bir büyük keder, bir tutamla cenneti kaçırmış adamın göğsünü parçalarken hissettiği. Âşk, bir büyük...
Çoban, meğer büyük bir yemin etmiş günün birinde. Büyük dağın zirvesine çıkıp tüm yeryüzünü ayakları altına almış. Dağın tepesinde Tanrı Mağaraları varmış.Orada kalırmış ondan bir haberci. Çoban, bir adakta bulunmuş orada, haberciye bildirmiş. Gönlündeki eleme karşı sunmuş bunu. Âşkın onu düşürdüğü yangınlarda kavrulmuş. Saçı sakalının kızıla çalması ateştenmiş hep.
O günden sonra çobanın yüzünü gören hiç olmamış. Bazıları abasını gördüğünü iddia eder dururmuş. Yalnız o günden sonra çobanın on üç keçisi de kaybolmuş. On üç keçinin göğe akıp ayın yanına eriştiğini, dolunay çıktığı vakit yeryüzüne bakıp çoban için sevgiliyi aramaya devam ettiğini söyleyen veliler de olmuş, deliler de. Yalnız on yedi koyuna ne olduğu biliniyormuş.
Derler ki çobanın kaybolduğu günden sonra on yedi koyunun hepsi bir yöne gitmiş. Hepsi bir ağaç gibi kök salmış gittikleri yerlerde. O ağaç gibilerin de her biri bir merkez olmuş ve köyler kurulmuş etrafına. Bu etraftaki on yedi köyün işte o on yedi koyundan meydana geldiğini, bu köylerde yaşayanların da o on yedi koyunun soyu olduğunu söyleyenler olmuş atalar arasında.
"Çok yalnızız", dedi ozana doğru, halkanın en sonunda oturan bembeyaz sakallı ihtiyar, "yazıyordu".












8 Ekim 2015 Perşembe

Bir Örümcek Örüyor Zihnimi

Bir örümcek yuvasını oyuyor zihnime, hissediyorum;
Kımıldanışlarını, dokunuşlarını, kavrayışlarını,
Kıvrımlarımı hiç durmaksızın ağa bulayışlarını;
Bir örümcek örüyor zihnimi.

Ağlar arasında tuzağa yakalanmış düşüncelerim,
Can çekişiyor benden yardım dileyerek:
Yem olmada cahilliğe dehanın inci tozları,
Bir örümcek örüyor zihnimi.

Asırların biriktirdiği yaşanmışlığın küf kokusu vuruyor,
Her köşe bucağa, yavru örümcekler çıkıyor yakadan
Yöreden / hepsinde geçmişin izini taşıyan sivri dişler;
Bir örümcek örüyor zihnimi.

Yılları biriktirdiğim defterlerim giderek soluyor ve
üstüne yerleşiyor geçmiş zaman avcıları,
Yok eden maziyi, zehirleyen âhiri,
Bir örümcek örüyor zihnimi.

4.10.15

1 Ekim 2015 Perşembe

Sarı Engerek / Seni İsterdim

Örtüler altındaki aynaya anlatmak isterdim seni,
Hazine başında bekleyen sarı engereğe,
Hep yol gözleyen hapsolmuş yüreğe,
Gönül ağacının altında uyuyakalmış düşlere.

Her kapıyı çalanın içeri alınmadığı handa dillendirmek isterdim seni,
Önünde can alıp can verdiğim otağda,
Kuş olup kanatlandığım, koza olup tırmalandığım,
Her bendimi yırtıp çıkmak istediğimde karşımda görmek isterdim seni.

Gece zorluydu, yolumu keserdi,
Sana ulaşan yolların hepsini düşmanlar beklerdi,
Gönlüm bir kuş olup avcuna konmayı dilerdi,
Arap çöllerinde susuz kalıp sayıklamak isterdim seni.

Bir sarı engerek,
Bekler seni,
Şimdi,
Benim için.

26 Eylül 2015 Cumartesi

Kızıllığında Şafağın

Kızıllığında şafağın,
Kan tutmuş gövdesi toprağın;
Yüzümü yalayıp geçen rüzgâr,
Kulağıma sırlarını fısıldar:
Kapan kurmuş gece,
Seyreder;
Elinde kandille gündüz,
Resmeder:
Kader kitabını okuyan Rabbi,
ve koşuşturan melekleri;
Dergâhın avlusuna dökülmüş,
Kara örtülü müritleri.

Kelimeler örtüye büründü,
Onu yazan sır kalemi de;
Her şey meçhule giden bir gemide,
Gönül limanı yolcusunu bekler.

Şafağın kızıllığında,
Mezarlıkta açan çiçekler,
Boy verdiğinde göğe,
Bir bir vedalaşıp gidecekler;
Her gelenin kalacağı ebedî yurdunda,
Kendisine hamak salacaklar;
Boynu vurulmuş insanın,
Derisini ay ışığında yüzecekler:
Azrail, diyecekler, yazgıyı yazanı unutacaklar;
Kader, diyecekler, yemin ettikleri günü örtecekler;
Rahme düşen bebek gibi,
Çarşafa bürünen kadın gibi,
Sarığın altına saklanan mürit gibi,
Denize kaçan şeytan gibi,
İnsan gibi,
Dibi göğe yakın.

Ölü sırlara hayat üflemek için,
İsa'nın nefesini çaldım göğünden/göğsünden.

22 Eylül 2015 Salı

Dile'ye Ağıtlar II

Göğsümde uyuyakalmış bir düşsün Dile.

Ganj Nehri'nin kıyısında,
Yenidoğanları suya bırakıyorlardı sevgilim;
Hepsinin adını Buda'nın tapınaklarına kazıyıp,
Bir bir merdivenleri çıkıyorlardı;
Ben inerken gerisingeri.

Filler koşmaya başlıyordu gönül ovamda;
Timur'du, İskender'di, Bâbür'dü gözüken,
Göğsümü eziyorlardı.

Hint kırmızısına çalardı gözlerin kızdığında,
Kına kırmızısı, kiremit;
İrlanda kırmızısına çalardı bazen,
Nehirlerimi kana bulayan.

Peygamber inmiyordu gökten sevgilim,
Buda ağlıyordu.
Gözlerin aydınlatmıyordu gece önümü sevgilim,
Şiirini yazmakta zorlanıyordum.

Saçlarından ördüğün kilimleri seriyordum fillerin üzerine,
Sefere çıkıyordum ilk günkü gibi,
Gecenin ordusuyla savaşmak için dolunay meydanını arşınlıyorum,
Rehberimken sesin.
Her mağlubiyet bana seni hatırlatıyor şimdilerde sevgilim,
Fil üstünden düştüğüm günü, çamura gark olduğum.

İlli han kovuldu şehrinden,
Sığındı eteklerine;
Yıldızlar ektiğin çardağında,
Râm oldu sana,
Sevgilim.

18 Eylül 2015 Cuma

Dile'ye Ağıtlar I

Gönlümün çorak vadisinden,
Sana sesleniyorum Dile.

Dilim ney ile yoldaş,
Sırdaş.
İçimde bir büyük boşluk;
Köküm toprağa karışır,
Bir yol arar kendine,
Ya şekere ya tuza ulaşan.
Ya boy verir uzarım,
Ya zehirlenip içten içe kururum;
Yine dilimde sen,
Neye can veren, ruh üfleyen.

İçimden sana ağıtlar yakmak gelir Dile,
Ney ile içimin hüznünü kusmak.

Bir yaz gecesi gülümsemesi beliriyor üstümde,
Sıcak bir soluğun varlığını duyuyorum,
İçim dışıma karışıp sonlanıyor,
Kelimeleri akıtıyorum sana doğru.
İçim hep bir hüzün yuvası Dile.

Bu yaktığım kaçıncı ağıttır, diyorum;
İnsan başına kaç ağıt düşer?
Dile, benden sana kaç yol uzanır;
Sen kaç yolumu kesersin, hep yolumu gözleyip?
Dudaklarının susuzluğundan kavruluyorum,
Toprağının yakıcılığından;
Dile, ağıtlarımdan zehirleniyorum.

16 Eylül 2015 Çarşamba

Yitik Mezopotamya / Bir Adın Kalır Geriye

Kaşık gibi yüzün kayboldu,
Suya vuran yansımada.

Nergisler ovasına bir damla düştü,
Zift gibi.

Bir adın kalır geriye,
Onu da silmezlerse.

Yeşil gök, tunç deniz, kızıl haziran;
Düşlerin düşüşe açılan penceresi,
Uykuda insanı bekleyen karanlık;
Yalnız kaldığın kalende can bulur,
O da yiter gider bir gün;
Bir adın kalır geriye,
Onu da silmezlerse.

İskender'in at koşturduğu coğrafyadan,
Yitik mezopotamyasından gönlün,
Nice kısrakların koşturduğu ovadan,
Yine atlılar gelir bir gün;
Ellerinde tuğ diye sevgilinin saçları,
Âşk kokulu;
O gün kalsa da yitse de bir insan,
Doğan da ölen de yok artık,
Her şey donuk;
Zaman bir yarıktan ibaret,
Sürekli insanı içine çeken.

Yalancıydı Hızır, İlyas, İskender;
Yine sarhoş oldukları bir gün,
Şeytan fısıldamıştı kulaklarına,
Binbir yalan ören insan aklına,
Kandırmıştı onları,
ve âdemoğlunun atasından beri peşinde olduğu,
Arzuyu koymuştu yüreklerine;
Ölümsüzlük, bir düşten ibaret,
Hep kulağa fısıldanan,
ve yitik mezopotamyasında gönlün,
Bir avuntudan ibaret.

10 Eylül 2015 Perşembe

Eylül-elem

Eylül-elem dedim,
Hayat tutamacını bıraktım.

Gri gökyüzünün altında kör buzağılar,
Yollandılar namütenahi toprak üstünde;
Ne başı vardı yolun ne de sonu,
Yürüdüler, topallaya topallaya sürülen izler ardında.
Bir eylül-elem bu,
Duvara atılan özlem çentikleri misali.

Kaç elem örüldüyse kadere,
Kalemin ucu kırılana dek yazmalı.
Sanem, demeli tutup dikilen putlara;
Tapınılmalı, tüm eylemler gerçekleşebilecekken;
Oysa bir yaprak gibi dökülüyor âdem.

Eylül-elem günleri değdi göğsüme,
Kuş olup kanatlandı.

Hüzün kelebekleri kanatlandı geldiğinde mevsimi,
Hazin bulutlar üzerinden seyrettiler,
Haziran buğusundaki gri toprağı;
Gün solmadan, kanatları toza dönmeden.
Han çıktı hareminden, yerde buldu kanını,
Canı gitti cânâna, cânân gitti başka diyâra.

Eylül-elem dağlarına tırmanıyordum,
Sırtımda kırbaç izleri, beni yakan, alev gibi.
Kamburlaşmış bedenim ve yere yakın yüzüm,
Kaldırmaya hiç dermanımın olmadığı.
Kovulmuştum gittiğim tüm şehirlerden,
Bir mâbet arıyordum, sıcak bir sığınak;
Eteklerine gelip yalvarıyordum,
Sana gelecek bir yol arıyordum;
Dağ sırtlarında kayboluyordum.

Her şey nihayetine varıyor;
Eylül-elem diyorum,
Hudutsuz bir sevda.

2 Eylül 2015 Çarşamba

Unuttunbeni Çiçekleri

Unuttunbeni çiçekleri yetiştiriyorum bahçemde,
Saksılar dolusu;
İnsanlığın bağrından koparılmış gözyaşlarıyla sulayıp,
Miras bırakıyorum yarınlarıma.

Unuttunbeni çiçekleri,
Açtı, boy verdi;
Ardında zihnimin.

Unuttunbeni sevgilim,
Oysa ben her gece sana sarılıyordum.
Bin umut ekiyordum gönül tarlama,
Hasat mevsimini bekliyordum.
Ben, seni düşünerek yaşıyordum,
Unuttunbeni çiçeklerini koklayarak her gece.

Nice çiçekler kurudu bir hazin sonbahar gününde,
Kızılca kıyamet vaktinde günün;
Yapraklar döküldü ölüm gibi.
Savruk rüzgârın ateşten kırbaç darbeleri,
Boyun büktü yapraklarına.

Âşk sarmaşıkları tırmandı bak, unuttunbeni çiçekleri,
Sarıp sarmaladı, kucaklayıp döktürdü;
Bir içimlik su miktarı,
Avuntuları kustura kustura öldürdü.

Bir gül-batımı vakti, gün-batımı solukken,
Rüzgârgülü vedalaştı köküyle;
Ayrılıp ağacından yaprak, düşünce ıssız toprağa.
Güneş sarılınca tene, dokununca,
Bir buruk avuntu, dünden arta kalan;
Bitmeyen düş bahçesi, unuttunbeni çiçeklerinin mırıldandığı
ve kulağa hiç durmadan fısıldadığı:
Herkes unutur öncesini, yalnızca ben seni,
Yaşatırım.

Avuçlarım kanadı adını yazarken,
Bir buğu çöktü üstüne.
Kaç yas var içime yerleştirdiğim,
Gelip gidip onuzlarımda taşıdığım,
Âşk diye alev gibi kundaklara sardığım,
Korkmasın, kaçmasın, kanmasın diye sarmaladığım?
Unuttunbeni çiçekleri bitiyor şimdi üstünde tenimin.

Unuttunbeni çiçekleri ektim,
Kurak vadisine gönlümün,
Yalnızca senin tohum saçtığın,
Avuçlar dolusu,
Eflatun kokulu.

Unuttunbeni çiçekleri;
Âh, unuttunbeni.

-Âh sevgilim unuttun beni.-
Unuttunbeni çiçekleri açıyordu penceremin önünde,
Ağlıyordum.
Ne gül kokuyordu odam ne de sen,
Herkes bakıp geçiyordu önümden.
Ne kimse elini uzatıyor ne de teselli ediyordu,
Ölüyordum.
Yalnızlık burcunda oğlaklar koşuyordu dağlara,
Hepsini kurban ediyordum tanrı dağlarında,
Keçiler, yeşil gözlü keçiler avlıyordum,
Öpüyordum alınlarından,
Kusuyordum.
Bin hüzün çöktü şimdi o dağlara,
Eylül-elem dağlarına.

Yeşeren unuttunbeni çiçeklerine sindi kokum,
Yavaş yavaş soldu hepsi.

Unuttunbeni çiçekleri yetiştiriyor,
Eline gül kokusu sinmiş bahçıvan.
Çöl olan kurak bir vadide,
Boynu bükük ağaçlar
ve kabuğuna çekilmiş tüm böcekler,
Kapanmış kendi içlerine doğru,
Yalnızlığın, benliğin ve varlığın özüne.
Geriye kalan yalnızlık, senden artakalan,
Esip geçen sıcak bir yel gibi.

Kırıldı/yırtıldı kalbimin kanatları,
Sen de dikemezsin Hâfız.

Lale kokusu biriktirdiğim avuçlarımı,
Seni soranlara uzattım.
Keskin kelimeler sakladım çarşaflar içinde,
Her gece onlara sarınıp/sarılıp uyudum.
Öncekinin yerini alan yeni bir düş,
Gelip kuruldu hep gönül tahtına.

Unuttunbeni çiçekleri,
Yetiştiriyorum,
Düş bahçemde.

-Durakalıyorsun içimde bir yerde,
Nerede olduğunu bulamıyorum,
İçimde eriyip kanıma karışıyorsun,
Unuttunbeni çiçekleri diyorum.-

Unuttunbeni çiçekleri,
Âh, sevgilim, unuttunbeni.