5 Ekim 2013 Cumartesi

Kucağında Uyuyayım

“Yorgunum. Tek istediğim, yüzümü kucağına koymak. Başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak.”

Franz Kafka / Milena’ya Mektuplar 


Senin kucağında uyumak istiyorum.
Mümkünse bir daha hiç uyanmamak.
Eğer uyanacaksam yine senin kucağında uyanmak.
Sesinle uyanmak, uyandığımda kocaman gözlerini görmek.
Büyümüş göz bebeklerini görmek istiyorum.
Sen kolla ben uyurken beni, benden bile.
Kimse zarar veremesin bana.
Rüyalarımı dahi tut, onlara bile kötülük giremesin.
Kâbusları kov gecemden.
Senin kucağında olursam hayaletler terk eder beni.
Sende gark olayım, sende olayım.
Kucağında uyuyayım artık, narince tut başımı.
Uykuya doyayım, uyandırma beni.
Ya da uyandır, seni göreyim, uyumayayım.
Senle olayım, kucağında yatayım, sen ol yanımda.
Ellerini hissetmek istiyorum.
Saçlarımın arasına girsin ve dolaşsın hiç durmadan.
Bir hırsız gibi dolaşsın başımın üzerinde.
Hiç durmasın, hiç yorulmasın, hiç uyuşmasın bedenin.
Ben öyle kalayım artık, sonsuza dek böyle geçebilir.
Ben senin kucağında yatayım, dünya dönmesine yine devam etsin.
Hiç durmadan dönsün, isterse daha hızlı dönsün.
Nasıl olsa duracak bir gün, varsın o dursun, biz istifimizi bozmayalım.
Biz kalalım öyle.
Rüyalarıma sahip çık, kimse korkutamasın beni.
Hayaletleri kov gecelerimden, kov onları, yanımızda barınmasın.
Bir ben barınayım kucağında, kalayım öyle.
Kimse olmasın hayatımızda, kimse kalmasın dünyamızda.
Öleyim kucağında, kimse dokunmadan, sevginin sıcak bağrında.

Aptallık Üzerine

Aptallık sardı bütün dünyayı, durdurulamadı.
Aptallığın kölesi hâline gelmiş insanlar artık efendilerine sadık.
Aptallığa hapsolmuş bütün bir ham insanlık.
Aptala hükmeden insan hakimiyetini kaybetmiş ve giderek metalleşmiş bu düzen.
Aptallık robotlarını üretir hâle geldi ve duyularını bir kenara bıraktı.
Aptal insan giderek robotlaştı ve elektriğe bağlı yaşamaya başladı.
Aptalın elektriğinin kaynağı yozlaşmaydı.
Aptal yozlaştıkça daha güçlü hâle geliyordu, kimse durduramıyordu.
Aptalı kim durdurabilirdi ki?
Aptallık durdurulabilseydi soyu çoktan kesilmiş olacaktı.
Aptallığın nesebi belli değil ve her yerde kendini gösteriyor.
Aptallık her yere yayılmış, her evin, her odanın içine girmiş, bizi izliyor.
Aptallığın gözleri keskin, gözlerinin içine gireni tutup bırakmıyor.
Aptallar ordusu önüne gelen herkesi kendine dahil etmiş.
Aptallık yayılmış bir virüs gibi, önlemi alınamamış.
Aptallık zombileşmiş, her geçen gün hortlayıp dikilmiş insanlığın karşısına.
Aptallığa girmiş her fert daha bağımlı hâle gelmiş.
Aptal nesil aptal adetleriyle aptallığı baş tacı etmiş.
Aptal olarak yaşayan her birey başka aptallıklara ev sahipliği yapıyor.
Aptal yaşamanın sırrı aptallığı ispatlamaktan geçiyor.
Aptal insan aslında aptallığı kendi bedeninde saklamıyor.
Aptallığını saklamak için yeni bireyler arıyor, onlara enjekte ediyor.
Aptallık yeni aptallıklara gebe, yeni aptallıklar doğacak.
Aptallar yeni aptalları dahil ediyor, sayıları artacak.
Aptallık gözle görülemeyecek kadar küçükken şimdi gözün göremediği kadar büyük.
Aptallar artıyor, aptallık yayılıyor, kimse görmüyor, kimse durdurmuyor.

Sensiz, Hissiz

Yine yağmur yağıyordu, sığınacak yer arıyordum.
Sığınacak yer aradım, en çok seni aradım.
Sen yokken üzerime yağmasın dedim, seni aradım.
Sonra yağmuru hissetmediğimi fark ettim.
Kalakaldım.
Sen yokken hislerim kayboluyor.
Hissetmek sensizken mümkün değilmiş, farkettim.
Sen varsan elim ayağım dokunduğu nesneyi tanıyor.
Sadece senleyken ben dokunabiliyorum.
Hissizlik hakim şimdi bana.
Sen olmayınca kalbim buz tutuyor, sadece seni seveyim diye.
Kalbimin buzları ancak senle eriyor, sadece sana eriyor.
Bir kalıpta dondur kalbimi, sonra onu sakla.
En soğuk köşesine koy kalbinin, orada muhafaza et.
Eğer soğuk kalmış bir yanı varsa kalbinin.
Sakın üşüme, soluğumla dahi ısıtırım seni.
Üşüdüğünde söyle, sıcağı getireyim sana.
Güneşi getireyim erisin karların, erisin buzdan şatoların.
Sana emanet artık hislerim, bende değiller.
Yanıma gelsen de hissetsem yaşamı.
Ölü bedenlerin kayıp dokuları var bende.
Bir türlü canlanamayan çürümüş bir vücut.
Buzdan organlarım var benim, erimeyen.
Sen sıcaksın, alev alev yanan bir ateş var içinde.
Kalbin yangın yeri, yakıyor beni de.
Ben üşüyorum, kışı andıran bu soğuk günde.
Hislerim donuk halde, sana dair en küçük kıpırdanış canlandırıyor.
Sana dair en küçük kımıldanış hissettiriyor.
Hislerim sana yönelik, seni hissetmek için.
Yağmur yağsın üzerimize, beraber hissedelim.
Yağmurla ıslanan sokaklarda yürüyelim.
Birbirimize sarılarak kışı bahar edelim.

Gökteki Ritim

Gökler şarkı söyler sen bakınca.
Gökler şarkısını söyler senin için.
En güzel şarkıları söylerler kainata.
Yağmur düşüyor işte şimdi ağır ağır.
Giderek hızlanıyorlar ritimlerini belli etmek için.
Herkes susmuş bu büyük orkestrayı dinliyor.
Tüm insanlık için bu şarkı, sözleri yok.
Sessiz bir şarkı bu, herkesin anlamını hissettiği.
Daha önce hiç duyulmadık bir şarkı değil.
Yaratılıştan beri süregelmiş bir melodi.
Doğanın her yanından ayrı bir nota geliyor.
Vuruşlar ağaç yapraklarından, üflemeler rüzgardan.
Bilinmedik bir ezgiyi tamamlar hepsi.
Çok bilinen bir hâle dönüşür.
Şarkının sözlerini yazan belli değildir.
Ay çiçeklerininde katkısı vardır, karıncalarında.
Sürekli geceyi bölen ateş böceklerinin.
Yaprağa düşen her yağmur tanesininde.
Yağmur yağar sen en çok özlediğinde, görmek istediğinde.
Bu şarkı ki sadece senin için bestelenmiştir.
Senin için bestelenmesini istemişimdir.
Dili yoktur, dilsizdir, dinlettirir yinede kendini.
Başka kimse dinlemedi.
Başka kimse duymayacak senden başka.
Bir sen duy isterim, bir beni duy bazen.
Sen açıp kulağını sadece bu şarkıyı dinlemelisin.
Kendini şarkıya bırakmalısın.
Dans etmelisin bu şarkının ritmleriyle.
Benimle.

4 Ekim 2013 Cuma

Tanımsız Duygular

Tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden ne kadar üzülmüştük.
Oğuz Atay

Oysa ki şimdi duygularım çok açık değil mi?
Hinduların dedikleri gibi bütün çakralar açık.
Her şey apaçık gözüküyor işte.
Sadece sen gözüküyorsun.
Bana bakıpta beni gördüğünü iddia edebilecek kimse yok.
Bende ben yokum ki artık beni görebilsinler.
Dünya gözünde artık bir ben yokum.
Bana ait olan bir et yok, bir kemik yok.
Bende benden çok sen varsın.
Bana bakan benden çok seni görür.
Her cümlemin başı oldun, her sözümün sonu.
Başlangıçta olanken sonunda da sen yer alıyorsun.
Sende başlattığım döngü sende son buluyor.
Bütün yolların merkezine yerleşmişsin.
Hangi yoldan gidersem gideyim sana çıkıyorum.
Denizin ortasına yerleşmişsin.
Ne yana kulaç atsam sana çıkıyorum.
Gökyüzünün enginliklerine yerleşmişsin.
Hangi yana kanat çırpsam sana çıkıyorum.
Kanatlarımda emanettir, senden bana.
Güzel olan varlığının esasıdır.
Seni görenler bende güzel bir şey bulurlar.
Bende seni buldukları için güzel derler.
Herhangi bir yolla tanımlayamıyorum seni.
Tanımlamama yetecek kadar kelime mevcut değil henüz.
Dilim bunun için yatkın değil.
Bunu isimlendirecek kadarda başarılı değilim.
Bir yönü yok duyguların, hepsi farklı yollardan sana çıkıyor.
Sana gelene kadar aynı kılığa bürünüyor.
Sevgiye.

Aynadaki Akisler

“Aynada hep saçlarımıza, sakalımıza, rujumuza, sürmemize baktık. Peki, kaç kez kendimize baktık?”
Servet Saygınoğlu


Ben aynaya bakmak istemiyorum artık.
Benim aynam sen olmalısın ve ben hep sana bakmalıyım.
Sen her aynaya bakmak istediğinde yanıma gelmelisin.
Ayna olmalıyız birbirimize.
Ayna ki, bakanı gösteriyorsa şayet, ben bakmak istediğimi görmeliyim.
Bana aynanın gösterdiği değil aynanın göstermesini istediğim gerek.
Geç bir saatte karanlık bir yerdeydim.
Bana kendini göster dediler.
Ben seni gösterdim.
O an anladım ki artık bütün aynalar kırılmıştı benim için.
Yeryüzünde başka bir ayna kalmamış idi.
Camlar un ufak olmuş, ayna görevi olan tüm varlıklar kaybolmuştu.
Kendimi göremiyordum.
Yüzüm nasıldı bilmiyordum.
Sen geldin aklıma, ben sendim, en çok sen.
Sana yöneldim yine, sende görmek için kendimi.
Sana baktım yine, ben bu kadar güzel değildim.
Sen güzel idin, ben sendeki akislerimi gördüm.
Senin güzelliğin aynalarımı kırdı.
Sen benim aynam olmalısın, sana bakınca kendimi görüyorum.
Ruhumdan bir parçasın sen.
Et ve kemik vermişler ruhuma, o da giyinip sen olarak çıkmış karşıma.
El ele kol kola yürüyorum şimdi ruhumla, yani senle.
Tabii ruhlar aleminde, hayali et ve kemiklerle.
Ben senin aynan olmalıyım, bendeki seni görmelisin.
Aynalar kırılmalı, camlar un ufak olmalı.

Aşk Kokusu

Sen gelsen, bana sarılsan 
üstüm başım Aşk koksa.  

İlhan Berk


Boynum aşkınla koksun ilk önce.
Bedenim kokunu taşısın daima.
Kokun, en güzel miski taşır özünde.
Aşk kokusu senin kokundur ki,
O gelir bana, hiç bilmesemde nerede olduğunu.
O gelir daima bana, takip eder beni.
Aşk koksa bütün dünya köşe bucak.
Senle dolaşsak ya bütün dünyayı,
Çiçekler sen koksa, deniz sen koksa, cennet sen koksa.
Aşk koksa her yer, aşk koksa olduğun yerler, olduğumuz yerler.
Her kitabın ilk sayfasını açtığımda kokun karşılasa beni.
Tutup ellerimden yolculuklara götürsen,
Tutup kolumdan bilinmezliklere sürüklesen,
Tutup avuçlarımdan yağmuru kucaklatsan,
Tutup yakamdan bana baksan, tutsan ya kalbimi ellerinle.
Ellerim ellerin gibi koksa, aşk koksa.
Bir vakit ansız sarılsan, ulu kurtların sesi geldiğinde.
Gece gündüze dönmeden önce, dünya hallaç pamuğu gibi atılmadan,
Dağlar oynamadan yerinden gelsen,
Kuşlar ölüpte toprağı sulamadan.
Sen gelsende artık aşk koksa aşkı unutmuş dünya,
Aşk gizemini paylaşsa ve artık aşkı elimizle tutsak.
Sen gel, aşk koksun artık ellerim.
Aşkını ellerimle tutayım, özgür olsun o da.
Senin kokun olsun olduğum yerde.
Bir ben bileyim kokunu, bütün dünya mahrum kalsın.
Bir sen kokusu bileyim, aşk kokusu olsun.
Bir seni bileyim, sen diye seveyim.
Senin kokuna aşk kokusu diyeyim.

2 Ekim 2013 Çarşamba

Küçük Kral

Ben bir küçük kralım aslında.
Ülkesi olmayan, Don Kişot'un uzaktan bir akrabası.
Gözlerinde bir ülke kuracağım.
Bayrağın her santiminde ilmek ilmek resmin olacak.
Hücrelerine kazıyacağım defalarca.
Andı sana adadığım şiirlerden oluşacak.
Büyük bir avlu olacak sarayda, içinde sen.
Küçük Kral'ın küçük yaşantısı sürecek.
İroniyle birbirini tamamlayacak ne varsa.
Sınırları bilinemeyecek kadar büyük olmalı.
Ayak tırnaklarına kadar benim ülkem olacak.
Benim hükümlerim geçecek topraklarında.
Göz bebeklerinin yeşilinden yöneteceğim ülkemi.
O yeşilde sığınacağım sana, orada yaşayacağım.
Kâh ilham gelecek kalbine sefere çıkacağım.
Kâh rüzgar esecek beynine hücum edeceğim.
Beyninde köyler kuracağım, bütün köylerinde ben düşünüleceğim.
Kalbinde şehirler kuracağım, bütün şehirlerinde ben sevileceğim.
Seni esir edeceğim, sende esir olacağım.
Kocaman bir ülke olacak, kısıtlanamaz.
Küçük Kral'ım ben, küçük olacak her şey.
Küçük değerlerden büyük anlamlar türeyecek.
İnsanın içinde taşıyabileceği kadar bir ülke.
Hiç kopamadığı bir ülke bu, senin ülken.
Gözlerini kaybetmekten korkarım, korkarım gözlerinin yeşilinden.
Gözlerinin akından korkarım, sevgisizlikten.
Küçük Kral esir düşer sana, Don Kişot misali.


Hayat garip, nasıl derler bilmece 
Soldan sağa beş harfli iki hece 

Nolur dedim, nolur nolur beni tut 
Gözlerin derin, denizler gibi serin 

Bir zamanlar ben bir küçük kraldım 
Seni gördüm gördüğüm yerde kaldım 


Boş Koridorlarda Sensizlikle Baş Başa

Boş koridorlarla sessizlik dans ediyordu bugün.
Bugün hava çok soğuk.
Sanki güneş hiç doğmayacak.
Sanki bir daha güneşi hiç göremeyecekmişim gibi.
Senin yokluğun bu kadar ölümcülken.
Bu bağımlılığa nasıl yol açtın bilmiyorum.
Bu esareti hangi büyüyle yaptıysan.
Çözemiyorum, kopamıyorum.
Sen ki belki bir kâhin.
Belki bir müneccim olarak çıktın karşıma.
Yokluğunda her yan soğuyor bir anda.
Koridorlar sessizleşiyor, acı bir sessizlik doluyor.
Alay ediyor benimle bu boşluk.
Burukluklar doluyor içime.
Seni hatırlıyoum yerdeki her taşta.
Yoluma çıkan her insanda.
Avuçlarım terlediğinde sana yazılar yazıyorum.
Kalbim ağrıdığında adına şiirler okuyorum.
Dayanmak için yokluğa sesine hitap ediyorum.
Sana başvuruyorum, bu yapayalnızlıkta.

'14.12.2012' tarihinden.

Boş koridorlarda sensizlikle baş başa kaldım.
Baş başa verdik sensizliği konuşuyorum sensizlikle.
Kelimeler bile karışıyor birbirine çözemiyorum.
Gelsende sesinle çınlasa koridorlar.
Kahkahalar yankılansa bir duvardan ötekine.
Sen doldursan her yanı.
Her yanım senle dolsa, doldursan bir an önce.
Kalmasa sensiz bir köşe, kaldırım, taş.
Her yere attığın imzayı bana göstersen.
Boş koridorlarda sensizliği yaşadım.
Yaşadım sensizlikte saklı seni.
Sen gel artık, dolsun yaşam, koşsun hayat.
Sen gel artık, yaşansın yaşanmamışlar, yaşanamamışlar.

1 Ekim 2013 Salı

Özgürlükten Esaretine

L’homme est né libre, et partout il est dans les fers. 
(İnsan özgür doğar, ve fakat her yerde zincirleriyle yaşar.)
Jean-Jacques Rousseau - Du Contrat Social (Toplumsal Sözleşme)


Benimde zincirlerim sana bağlanmış.
Sen nereye gitsen zincirlerim beni de oraya götürüyor.
Şimdi nereye gittiğini bilmiyorum.
Nasıl kaybolduğun hakkında bir fikrim yok.
Beni ise nerede kaybettin bilmiyorum.
Kalbinin derinliklerinde kaybolmuş olmalıyım.
Burası sıcak ve yaşamaya bir değer bir yer, kalbinden başka bir yer olamaz.
Sadece kalbindir evim gibi hissettiğim yer.
O yüzden bende zincirlerimle böyle kaldım buralarda.
Gidecek bir yerim yok, gitmem gereken bir yer.
Kalbinin odacıklarında yaşayacağım, odandan odana dolaşacağım.
Kalp odaların o kadar geniş ki, enginliğini hissediyorum.
Kanın o kadar sıcak ki içimi ısıtıyor, kanında yıkanıyorum.
Artık sessizlikte dinlediğin ses kalp atışların değil ayak seslerim olacak.
Kalbinden gelen ayak seslerim.
Doğuşum özgürdü, yaşamım özgür.
Hayat özgürlüğümden ibaretti.
Sonra sen çıktın karşıma, ben özgürlüğümü bıraktım sende.
Özgürlüğü sen olarak tanımladım, özgürlüğü sende gördüm.
Sen özgürlüktün artık, özgürlük demektin benim literatürümde.
Bir yolculuğa çıktım ben, özgürlükten esarete doğru.
Ne özgürlük kayboldu bu yolculukta ne esaret hakim oldu.
Ben ikisini sende buldum.
Sende bulduklarım için yok saydım geri kalanı.
Her anlamı sana yordum, her sözde seni buldum.
Sen çıktın karşıma, daima.
Dinle her defasında kalbini, ayak seslerim yükselecektir sende.
Üfür sevgini kalbine, ben orada ısınacağım.
Rüzgarın esecek içime, ben orada kalacağım.
Özgürlüğü tattım artık, esaretinlede yaşayacağım.