9 Kasım 2013 Cumartesi

Dipsiz Bir Gecenin Güncesi

Benzer bir geceden.
2013 Haziran / Temmuz arası.


01:22
Özlemi kendi kelimelerimle, kendimce, kendi bildiğimle, kendi dilimle anlatmaya kalksam, onun senden yoksun olmak duygusu olduğunu söylerdim. Sevgiyi kendi hissettiğim şekilde, anlatabildiğim kadarıyla, ruhumdan dilime vurduğu kadarıyla sana söylemek kalksam, onun senin ruhuna bizzat dokunabilmek duygusu olduğunu söylerdim. Seni kendi fikriyatımla, düşüncelerimle, varlığım ve yokluğunla, değeriyle ve etkisiyle anlatmaya kalksam, anlatamam. Çünkü ben ne seni anlatacak kadar çok kelime biliyorum ne de öyle bir dil. Sen çokluksun benim için. Çokça bir şeysin. Çoksun işte yani. Dahası yok, dahası olamıyor, sensiz olmuyor.


01:24
Gece çöktüğüne bende karanlık bir köşeye çöktüm. İçime sensizlik çöktü, bende çöktüm. Sensizlik tattığım zehirler içerisinde en acı olanı muhakkak. Bilim adamları yanılıyorlar, Androctonus australis akrepleri sensizlik kadar zehirli olamazlar. Sensizlik benim vücudumda çok hızlı yayılıyor, beni çok çabuk yok ediyor ve kanıma hızlıca karışıyor. Ne olduğumu bile anlayamadan sensizlik zehirliyor beni.


01:30
Şimdi bu sensizliği düşündüğümde -ki düşünmek bile beni binlerce kez bıçakladı, öldürdü- içimdeki bütün yaşama hissi kayboldu. Bütün sinirleri alınmış bir canlıya dönüyorum sanki, hiçbir şey hissetmiyorum, hissetmeyi hissetmek dahi istemiyorum. Yaşamanın anlamı neydi? Yaşam, nasıl yaşanır? Yaşamak fiili nasıl türetilir? O kadar çok soru birikiyor ki zihnimde, zihnim artık sorularla dolu bir kova haline geldi. Ben yaşamayı sadece seninle olmak olarak biliyorum. Benim ömrüm çok kısa, bir kelebek kadar bile değil, daha hiçbir günün sabahından ertesi günün sabahına seninle olamadım. İşte benim ömrüm, saatlik, anlık ve sonrasında yokluk. Yokluğa batmış durumdayım, kelebek kadar ömrüm yok. Tutmuş birde sen varlıktan bahsediyorsun. Senin yokluğun diğer varlıkları öldürüyor zaten. Sen nasıl bir varlıksın ki diğer varlıklar senin varlığında başka bir hal alıyor, deniz seninle şarkı söylüyor ve dolunay tepeye tırmanıyor ve rüzgar uğulduyor ve gözlerin beni yeniden doğuruyor. Canımıniçi, canımın içinde hiç kimsenin ulaşamayacağı bir yerdesin, bende bir sen var ki senin varlığın orada huzurlu ve güçlü. Göğsümde uyuyorsun hep, gönül çukurumda. Sensizlikti konum, konumlandıramıyorum oysa. Senin ait olduğun yer ben olmalıyım sadece, aidiyetin sadece bana olmalı, daima, daim olarak. Aidiyetim daima sana oysa benim, hep sana olacak, sadakatle. Sadakat, insanlığın unuttuğu bir değerdir oysa. Ben sadaketle bağlıyım, sadakatin yenilgisi ağırdır çünkü.


01:42
Bu sefer satırlarım çok uzun değildir sanırım, ama özlemimi anlatmak için kuracağım cümleler epeyce uzun olacak, olmalı, başka türlü anlaşılamayabilir. Yazmak, sadece sana yazmak, sana yazamazsam çıldırmak var. İçimde herkesten sakladığım cümleler var, kendime dahi söyleyemediğim sözcükler, kimsenin henüz duymadığı sesler. Sen ki benim için bir cihanı temsil ediyorsun madem, sen ki benim içim madem bir gezegensin bir gök cismisin, göklerdesin, o hâlde artık güneşe ihtiyacın olmadığı gibi güneşte senin etrafında senin yörüngende dönsün. Sevgi, her şeyin önünde gelir. Diğerleri onun arkasındadır saf saf. Sevgiyi bilmeyen korkaklaşır, onu tadan ise sarhoştur daima. Bir kadeh yudumlamak isiyorum dudaklarından, sevginden. Sevgi, en önde giden lider gibidir. Önündedir insanlığın. Önce sevgiyi yaratmıştır ALLAH (a.c.). Sonra yarattı; özlemi, korkuyu (kaybetmekten). Önce sev diye emretti insanoğluna, Yaratıcı'mız O ve bizde uyduk O' ebedi eve ezeli olanın kelamına. Ne diyordu Efendimiz (s.a.v.) "Bütün insanların hepsinin iç âlemleri, vicdanları, gönülleri, kalbleri Allah'ın iki parmağı arasındadır. Bir kişinin kalbi gibidir. Yâni bunları yönetmek, kişilerin çokluğu Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne asla zor gelmez. Bütün insanların kalbleri onun parmaklarından iki parmağının arasındadır, gönlü nereye isterse o tarafa döndürür. O tarafa çevirir. Yâni sevdirir, ısındırır, birleştirir, insanlar arasında sevgiler meydana getirir. Yâni gönüllere hâkim olan Allah'tır. Gönülleri sevkediyor, bir istikàmete, bir fikre, bir fikir etrafında toplanmaya sevkediyor. Kàdirdir. " (Hadis) Bu benim kaderim, kaderimde sen yazılıydın, sen henüz ben ete bürünmeden önce çıkarıldın karşıma, şimdi de olmalısın yanımda, daima.


01:47
Şimdi senin olmadığını düşündüğümde bir anda bütün çiçekler soluyor gibi geliyor bana. Oysa ben hep senin benimle olduğunu düşündüm. Bir gün bir yerden çıktığımda arkamdan bana el sallayan bir sen olmalısın, gözlerim baktığında seni bulmalı, ellerim uzandığında o sadece senin ellerini tutmalı. Bir ev olmalı ki içinde yalnız sen olasın, sadece sen, sen, sen. Senden gayrısı yoktur, olmamalıdır. Bir yol olmalı ki ancak seninle yürünmeli, yoksa o yol olmamalı. Şimdi bir yola girdik, bu yolda beni bırakmamalısın, ölüm korkutucu değil sensizlik kadar. Sensiz olduktan sonra ölüm bir habercidir. Bir ayrılıştır bu diyardan. Ama sonunda sen olmadıktan sonra ölüm bile eksik. Cennette sen olmalısın, hep. Sen yoksan eğer o zaman nasıl yaşayabilirim, nasıl sevgiyi taşıyabilirim? Yapma, yalnız bırakma, yürüyelim yolumuzda, cihan gelsin peşimizden.

01:54
Yazıyorum, yazmazsam çıldıracağım. Beni bir ben biliyor, birde beni Yaradan. Sen beni biliyor musun? Biliyorsan neden bir şey yapmıyorsun yoksa bilipte bilmemezlikten mi gelirsin yoksa sen beni bilmez misin? Hangisidir bilmem, ama ben beni bilmeni ve artık beni ben yapmanı dilerim, isterim, canı gönülden. Yazıyorum ki, anla diye, anlat diye, yap diye, yapasın diye, yaşamı anlamdırasın diye.


02:05
Sana dair hikayeler yazmalıyım, seni masallarda barındırmalıyım aslında. Ama hiçbir roman senin kadar güzel olmaz diye yazmıyorum. Aslında seni bir cam fanusa hapsederdim sihirli güçlerim olsa, seni kimse görmesin sadece ben göreyim isterdim. Ya da böyle seni parmak çocuk yapar omuzumda taşırdım ve hep yanımda olurdun sonra böyle saçlarımın arasında dolanırdın felan hatta daha öncede dediğim gibi cebimde taşırdım. Belki de seni avucumda taşırdım, sonra seni ufacık ufacık mamalarla felan beslerdim ve hem böylece öyle yemek, giysi felanda zor olmazdı. Nasıl olsa ufacıksın ya kolay olurdu. Sonra sihirli güçlerim olsa senin kanatlarını görünür yapardım, kanatlarını görmek isterdim. Acaba hangi renkte kanatların? Üzerinde nasıl bir motif var? Neyse ki sen peri kızı değilsin, peri kızı olsan ben peri erkeği felan olamazdım galiba, bildiğim kadarıyla masallarda öyle bir şey yok o açıdan iyi yani. Ama işte benim senin gibi kanatlarım olmadığı için uçamıyorum. Oysa sen hep yukarılardasın. Aslında belki sihirli güçlerim olsa iki tane özgür kuş olurduk. Bir o yana bir bu yana gidip gelirdik ama biz kesin mevsime göre felan hareket etmez istediğimiz gibi gezerdik. Herkes göç ederken biz öyle laylay lom gezme derdinde olurduk, yani kuş olmayı bile farklılıştırırdık. Bence güzel olurdu. Öyle Londra'dan uçarak geçerdik. Sahi aslında şimdi geldi aklıma, madem senin kanatların var neden beni kanatlarında gezdirmiyorsun ki? Gerçi beni taşıyamazsın sen o yüzden ikimizde kuş olsak daha mantıklı. Ya da böyle kedigillerden aslan felan olsaydık sen hep beni kovalardın kesin, hem onlar güçlüler ya istediğin gibi kavga ederdik. Birde aslanlar felan severim ben senden iyi aslan olurdu bence, güçlü dişi bir aslan. Hemde çok kıskanç. Kesin başka aslanları yaklaştırmazdın bana, sonra kesin ben başka aslan görmeyeyim diye avlanmaya felan tek gider gelir beni öyle hiçbir yere salmazdın, ilginç olurdu. Ya da balık olsak nasıl olurdu dersin? Mesela ne balığı olsak bilemedim, ben hamsi felan sevmem, lüfer, palamut felan zaten olmaz biz senle okyanuslarda yaşamalıyız. Buldum. En iyisi biz iki tane kocaman balina olalım. Mavi koskoca iki balina. Beraber dünyayı yerinden sallarız garanti. Okyanuslarda seyahat ederiz, hem zaten çok balina yoktur, yoksa kıskanırdım öyle salıvermezdim okyanuslara seni. Öyle balinada olsan benim yanımdan ayrılamazsın, kuşta olsan aslanda. Asla benden uzaklaşamazsın. Bırakmam, bırakamam.


02:11
Zihnim yine senin hayalinle dolanıyor iyice, karmakarışıklaşıyor, bulanıklaşıyor. Bütün hücrelerimi istila ettin. Resmen korsan gibisin ya, beni hep ele geçirdin. İşgal ettin her yanımı, sağımı solumu en çokta içimi. Rahat rahat yüzüyorsun gönül sularımda. Nasıl olsa hepsi benim diyip rahat rahat yakıyorsun içimi, canımı. Oysa bende bir korsan olmak isterdim, atlayıp bir gemiye açılmak denizlere. Sonra bir adada olmak sadece seninle. Adanın derinliklerinde belki bir Robinson Crouse macerası yaşardık. Zenciler felan yamyamlar olur onlar bizi ararlardı ben sizi korurdum saklanırdık. Silahlarımızda olmadığı için bu saklambaç oynamak gibi olurdu. Küçükkende bu tür romanları okumak hep eğlenceli gelirdi bana, galiba saklambaçı sevmemde etkili olmuştur, çünkü saklambaç oynamayı severim sonra kaçmayı sonra saklanmayı. Bence eğlenceli, belki oynarız. Ya aslında hem adada olsak bir ateşin yanına uzanırdık, ben balık sevmem ama siz o ateşte kızartırsanız zorla döverek felan yedirirdiniz bana. Sonra içecek olarak bir şey bulamazdık ama madem adadayız en azından hindistan cevizi vardır onlardan bulurduk. Gerçi ağaca kim çıkardı bilemezdik ama belki beraber çıkabiliriz. Ağaçların tepesinden adayı seyrederiz.


02:12
Neyse ben çok uçtum gene, sen yokken senli hayallere daldım. Ya sen gelmezsen? O zaman neylerim bilmem. Bir an önce gel ki, kurtar beni bu üzerime çığ gibi düşen yalnızlıktan. Gel artık cancağzım, gel ve kal.

Dipnot: Yine öyle bir geceden, bu sefer ki sona daha yakın, başlangıçtan çok uzakta.

8 Kasım 2013 Cuma

Uzak Bir İstanbul Şiiri

en son fotoğrafına bakanlar bile görüyor...
insan ölmeye gözlerinden başlıyor!
Ayfer Feriha Nujen


Geçen gün gördüm, fotoğraflarını çekmiş İstanbul,
Karaköy'de kahve içtiğimiz yerde,
Yürüdüğümüz köprüde,
Fotoğrafını çekerken gülümsediğin yerde....
13:33 08.11.2013

Geçen gün gördüm, fotoğraflarını çekmiş İstanbul,
Sultanahmet'te göğün altındaki o yerde,
Yürüdüğümüz deniş aşırılığında,
Fotoğrafını çekerken gözlerinin ölümsüzleştiği yerde...

Geçen gün gördüm, fotoğraflarını çekmiş İstanbul,
Beşiktaş'ta bir kayanın kıyısındaki yerde,
Yürüdüğümüz yolda,
Fotoğrafını çekerken içime işlerdiğin yerde...

Geçen gün gördüm, fotoğraflarını çekmiş İstanbul,
Harem'de denizin kokusunun sindiği yerde,
Yürüdüğümüz kaldırımda,
Fotoğrafını çekerken beni sarhoş ettiğin yerde...

Geçen gün gördüm, fotoğraflarını çekmiş İstanbul,
Eminönü'nde kızarmış balık kokusunun sindiği yerde,
Yürüdüğümüz kıyıda,
Fotoğrafını çekerken içine düştüğüm yerde...

Geçen gün gördüm, fotoğraflarını çekmiş İstanbul,
Galata'da Şeyh Galib'in dergâhının olduğu yerde,
Yürüdüğümüz merdivende,
Fotoğrafını çekerken mesnevini yazdığım yerde...

Geçen gün gördüm, fotoğraflarını çekmiş İstanbul,
Beyoğlu'nda bir garip pasajın olduğu yerde,
Yürüdüğümüz caddede,
Fotoğrafını çekerken kalbindeki uçurumdan düştüğüm yerde...

Geçen gün gördüm, fotoğraflarını çekmiş İstanbul,
Topkapı'da bir demet çiçeğin olduğu yerde,
Yürüdüğümüz çimende,
Fotoğrafını çekerken lalenin solduğu yerde...

Geçen gün gördüm, fotoğraflarını çekmiş İstanbul,
Büyükçekmece'de bir gölün kıyısındaki taş blokta,
Yürüdüğümüz sokakta,
Fotoğrafını çekerken kokunun bana sindiği yerde...

Geçen...

Yüreğindeki Mahzen

Mutlu olabileceğim bir an kalmamış.
12:54 08.11.2013
Bütün anları silip süpürmüşsün.
Gözlerin fotoğaflarda dahi belli belirsiz.
İçine düşüyorum her seferinde.
İçinde kayboldukça daha derinlere iniyorum.
Kendimi yitirip yitirip buluyorum.
Her buluşumda sende görüyorum.
Gözlerine son düşüşüm daha sert oldu.
Bu sefer yolu bulamadım.
Kayboldum o mahzende.
Kayboldum yıllanmış yüreğinde.
Kayboldum yıllanmış şarap gibi kanınla dolu mahzenlerde.
Tuttum bende salıverdim kendimi orada.
Mahzenini dolaştım adım adım.
Her köşesinde bulduğum şarapları tattım, kanın gibi.
Dolandıkça sarhoş oldum, sarhoş oldukça yolu kaybettim.
Mahzeninde bir bekçi gibiyim artık.
Hiçbir zaman kendini bulamayan cinsinden.
Kendimi dahi bulamazken, başka bulabileceğim ne kalmış olabilir?
Tuttum kendimi kilitledim.
Çıkış yollarına taş döşedim, hapsettim.
Bütün kadehleri kırdım tek tek.
Hepsini döktüm.
Aç ve susuz kaldım, daha çok kimsesiz.
Kimsesiz kaldığım için aç ve susuz.
Gözlerinden bir mahzende ışığımı kaybettim.
Işığı soğurdun, kendine tutsak ettin.
Beni ele geçirdin, kendinde hapsettin.
Ne bir kadeh şarapta güzellik vardır.
Ne bir yudum sende çirkinlik vardır.
Bütün bilmecelerin içinde cevapsız kaldım.
Hâlâ kayıp, hâlâ kayıbım.
Ne yol belli ne yön.
Gözlerin çıkışı olmayan o kör kuyu.
O mahzen, o karanlık, yaşıyorum içinde.
Evim burası.

Günlerden Perşembe İdi

Günlerden Perşembe idi ilkin.
Aslında hafta Pazartesi ile başlıyordu.
Lakin bir vakit geldi, Perşembe'ler oluverdi.
Hafta artık Perşembe ile başlıyordu.
Yaz, kış, ilk güz, son güz.
Bütün mevsimler Perşembe günü değişiyordu.
Önce özlemler girdi araya.
Perşembe idi, 3 gün sürerdi.
Sonra özlemler artar oldu.
Perşembe idi, 7 gün sürerdi.
Ve bir vakit geldi, yine son bir Perşembe idi.
Yine bir başlangıçtı bir bakıma.
Perşembe idi, sonsuza dek sürerdi.
En güzel kaftanlara bürünen Perşembeler can verdi.
Hepsi çekildiler, hafta artık altı gün oldu.
Her aydan 4 gün eksildi, 4 Perşembe eksiliverdi.
Ömürden ise bütün Perşembe'ler silindi.
Artık bir Perşembe daha uğramaz bana.
Perşembe'ler beni terketti.
Aslında tüm sevenleri terketti Perşembe'ler, diğerleri için kaldı.
Güzeldi aslında, özlem kadar sıcaklıkla doluydu.
Onun narin sarılması kadar doluydu sanki, hiç bilmesemde.
Bir Perşembe günü geçti hayatımdan.
Ben hiç yaşamamışım, yine bir Perşembe günü anladım.
Ben aslında yokmuşum, yine bir Perşembe günü anladım.
Karanlık yollarda, düşen yaprakların üzerine basmadan yoluma devam ederken.
Onlarında canı vardır, onlarda incinmesin, benim üzerime basıldığı gibi onlarda çiğnenmesin derken.
Bir Perşembe idi yine günlerden, özleme sonsuzluk kala.
Bir daha hiç Perşembe yaşayamamacasına.
Günlerden Perşembe idi, vak'anüvis not alsın.
Bir Perşembe idi, sevginin kucağında şefkatle dolu son gün.

6 Kasım 2013 Çarşamba

Hadım'ın Dünyasızlığı

Bir hadım var bir yolda.
Bir yolda bir bakıma gözleri görmeden dolaşıyor.
Kulakları programlanmış kelime seçmeye.
Cins sahibi kelimeleri duymuyor, bütün diller kuruyor.
Hadım yürüyor kimsesiz.
Ne erkeklerin farkında ne kadınların.
Cinsiyet kaldırılmıştı onun hayatından.
Tüm bunlara rağmen cinsiyet sahibi kelimeler vardı.
O dışında kalmıştı kelimelerin.
Hadım olduğu gün dili de kesilmişti sanki.
Zıtlık yoktu onda.
Her şey tek ve tek cinsdi.
İç içe geçmiş bir tek varlık var.
Hayat örgüsü farklılıkları kabul etmiyor.
Kendisine en çok benzeyeni makbul görüyor.
Hadım, artık kendisi olabilirdi.
Bu dünyaya bağlanamaz, bu dünyada bir yaşam sürdüremezdi.
Biçimin dışına çıkmıştı.
Dışarı çıkarken bütün biçimleri reddederek.
Onun için; bu dünya bir son, öteki için ise başlangıçtı.
Ötekisi zihninde gizliydi.
Yavaş yavaş gün yüzüne çıkan bir dünya.
Sadece kendisinin olduğu bir koca alem.
Her yerde klonları var.
Klonlardan bir hadım ordusu, dilsiz ve kemiksiz.
Bütün olmayanları kendi bünyesinde toplamış.
Ama ve sağır ve şizofreni ve alzheimer.
Unutuyordu, unutmadığında da bağlantı kuramıyordu.
Hadım, sadece dünyada hadım edilmedi.
İçinde olduğu bütün dünyalardan hadım edildi.
Toplumun içinde değildi hadım, toplumda onun içinde değildi.
Yer edememiş kimse içinde.
Bir hadım ancak kendisini sevebilir.
Diğer insanları sevmek duygusu söküp alındığından.

Toprak Olmak

"Ölen birinin üzerine atılan toprağı zarifçe okşamak, o insanın yüzünü okşamak gibidir. Toprak olmak böyle bir şey." Tarık Tufan

Toprak, içindeki insanlarla mı güzelleşti;
İnsan, içinde olduğu toprakla mı güzelleşti;
Ve insan topraktan yaratıldığı için mi toprak oldu;
Ki toprak, bu kadar sevilir oldu.
Her yağmur sonrası evimizi toprağın kokusu sarardı.
Toprakla iç içeydi bu ev.
Topraktan yapılsaydı, erirdi belki bir yağmur sonrası.
Belki bizde o eriyince karışırdık toprağa.
Herkesten evvel, toprakla toprak olurduk.
Çocukla çocuk olunmaz dediler
Toprakla toprak olmaya mani olmasalar bari.
Bir gün gelipte dirildiğimizde, avucumda bir tutam toprak tutmak istiyorum.
Olurda nereden geldiğime, neyden yaratıldığıma bakmak için.
Ben bir zamanlar bir balçıktım.
Nasıl bu şekle geldim, bilemedim.
Ama hep yakındık toprakla birbirimize.
Yine ona bir süreliğinede olsa döneceğimi bildiğim içindir belki.
Toprak beni sever, bende toprağı.
Ben toprağı korurum, o da belki içindeki beni korur.
Korumasa da olur, o ki bana üzerinde durma imkânı verdi.
O ki beni içine kabul ederse bende ona bedenimden bir filiz vermek istiyorum.
Üzerimden bir ağaç yükselir belki.
Dalları genişler ve sarar üzerimi.
Tutar bütün damarlarıyla toprağı, toprağın kopmasına izin vermez.
Ağacımı okşayan benim yüzümü okşar.
Toprağıma dokunan, benim yüzüme dokunur.
Toprağa bakan, bana bakar, beni görür bir anlığına.
Toprak olmak ölmek değildir hiçbir zaman.
Doğmak demektir bir yandanda.
Nereden geldiğini bilmek, bilinirleştirmek demektir.
Dün yaratıldığımda bugün barınmak demektir, yarına kadar.
Belki çölleştiririm toprağı, belki erezyona uğratırım.
Bundan da korkarım çok.
Anlarım ki dirim kadar beterdir ölümümde.
Anlarım ki toprak sevmemiş beni, sevemezmiş.
Olsun, o sevmedi diye sevmekten vazgeçmeyiz biz.
Biz severiz sevdiğimizi, sevmek duygusunun güzelliğinden ötürü.

Yalnızlığın Demli Çayı

"Biz, çayın yalnızlığa iyi gelen tarafını da severiz." Oğuz Atay


Yalnız bir çay demledim.
Tek kişilik bir çay.
Her seferinde iki yudum alarak içtim.
Birisi benim içindi, diğeri;
Yalnızlık için.
Yalnızlığın demlediği çaylar demli olur.
Tadı zehir gibidir; razısındır, içersin.
Demli çayı sevenlerde olur lakin, O açık severdi.
O açık severdi diye meyilliyimdir ben açığa.
Daha acı çaylar içmiş, zehirleri tatmıştım.
Bir yalnızlık bitkisidir belki çay.
Yalnızken içtiğinde uyuşturur bedeni.
Uykuyu getirmez belki ama uyanıkken uyursun.
Böyledir dünyada yaşarken yaşayamamak.
Aslında ait olan bir canlı yoktur sana.
Yalnızlık senin içindir, ondan kopamazsın.
Bir tek yalnızlığı yüceltmeli aslında, yalnızca ona şiirler yazmalı.
Bir o vefalıdır burada, bir tek o hep yanımızdadır.
Yalnızlığım, al çayını gel yanıma.
Gölgem ol benim.
Işık nereden gelirse gelsin, sen giysimin ardına saklan.
Ben seni ışıktan korurum.
Karanlık bir gölge olur karanlıkta bile benimle kalırsın.
Bir sen geçmedin benden, bir sen kaldın.
Madem kaldın, karşılıklı oturup konuşalım.
Sen bana geçmiş zaman mehtaplarını anlat.
Ben sana senden öncekini, daha doğrusu sen varken de var olanı.
Bir sen kaldın geriye, bir ben kalmadı geriye.
Belki bir biz kalırız, yalnızlıkla baş başa.
Yalnızlığım, çek bir sandalye.
Otur yanıma, bak gözlerime, gözlerimin eriyişini fark et.
Bak yüzüme, yüzümün eridiğini fark et.
Salın yanıma, bendeki erimeyi fark et.

5 Kasım 2013 Salı

Nar'ın Günü

Bir nar var, bir çocuğun kucağında.
Narın üzerinde onun elleri.
Gözünün içinde narın hissettirdikleri.
Zihninde narın hatırlattıktıkları.
Bir nar vardı bir zamanlar.
İçerisindeki her tanesine koca bir gün sığdırılmış gibi.
Nar parçalandıkça daha çok gözüküyordu.
Her gün bir asır oluyordu.
Geçmek bilmiyordu zaman adeta.
Kan gibi koyuydu rengi.
Hatta bazen dudakları kadar koyuydu rengi.
Dudakları iz bırakıyordu narın üzerinde.
Nar saklıyordu dudaklarının izini.
Başkasına göstermek istemezdi, kendine saklardı.
Nar suyunun rengine karışıyordu.
Karıştıkça koyulaşıyor, durdukça mühürleniyordu.
Gözlerinden nar ağacını görebilirdiniz.
Ruhu şeffaftı, gözünden gözükürdü.
Onun ruhu nar gibiydi, öyle çok, öyle tek.
Hem tek hem çok.
Tekliğin içinde çokluk, çokluğun içindeki teklikti.
Ne tek derdin ona, ne de çoksun; o hepsini taşır gibi.
Narın içine taşmıştı düşündükleri.
O kadar çok, o kadar çoklardı.
Nar gibiydi sevgim.
Dışı kadar büyük, içi kadar çok; her fasılda çok, en çok.
Narın günüydü o gün, nar narlığını biliyordu.
Ağacın dalından uzanarak bana geliyordu.
Gövdesine bağlı en güçlü dal uzanıp geldi yanıma.
Her yaprağı öylesine bağlıydı kendisine.
Nar nar gibiydi en çok, narı sevmek gibi sevdim.
Öyle bağlı, öyle meşakkatli, öyle mahçup, öyle içten.
Nar'ın günüydü dün, bugün, yarın uzak, çok uzak.
Nar, narım, narımız.

Anılar Kulesi

Anılarından kale yapıp sığınsa bile,
Yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye.

Özdemir Asaf



Babil'de bir kule inşa etmeye başladım.
Hayır, aslında İstanbul'da inşa etmeye başlamıştım.
Ama İstanbul benim için Babil olmuştu bir bakıma.
Şehirler dönüştü birbirine, benden habersiz.
Bana haber vermeye tenezzül etmediler.
Her bir taşını hayatımın ayrı bir yerinden söktüm.
Delik deşik bir geçmiş kalmıştı.
Zaten çokta bir varlığı yoktu.
Sadece sökülen taşlar gediği büyüttü.
Taşlar, ağırlıklarıyla sırtıma bindi.
Her birini kendim taşıdım.
Omuzlarımda, taşıdığım taşların izi kaldı.
Omuzlarımda, taşıdığım anıların izi kaldı.
Kalbimde, taşıdığım senin izi kaldı.
Ve ruhumda, izi değil kendisi kaldı.
Kule bulutlara kadar erişiyordu.
Raad ile göz göze gelebilirdim.
Ne o beni gördü, ne benim gözüm başkasını gördü.
Güzelim'e alışan göz, artık başka bir şeyi görmeyecekti.
Taşlar, her biri tonlarca ağırlığındaki taşlar.
Geçmişimdeki yerlerini hatırlatan taşlar.
Kâh bir bebeğin ağlaması, kâh bir çocuğun gülmesi.
Ne farkı vardı birbirinden, ne farkı vardı diğerlerinden.
Anılar, bir bütünün kesinkes parçaları.
Biri diğeri olmadan, diğeri biri olmadan.
Eksikler tamam olmaz, tamamlar eksik olmaz.
Hiçbir anıyı diğer bir anının arkasına atamadım.
Hepsi başlarını soktular bir kıyıdan.
Kıyıda kalmaya tahammül edemedi hiç biri.
Anılar kulesi yükseldi böyle böyle.
Şöyle böyle derken sen çıktın yine.
Ne afacan şeysin ki, her taşta sen varmışsın.
Anılardan bir kule değilmiş ki diktiğim;
Senden bir kuleymiş, bir kaleymiş.
Seni dikmişim ben meğer.
Seni taşımışım parça parça, tamamını taşımaya gücüm yetmemiş.

3 Kasım 2013 Pazar

Kara Yelkovan Kara Akrebin Peşinde

Kara saatler var, kara bir günün içinde.
Kara yelkovan kara akrebi kovalıyor.
Kara bir günün geleceği kara bulutlardan bellidir.
Güzel başlamayan günler güzel sonlanmaz derler.
Gerçi bunu daha evvel kimse dememişti ama şimdi ben demiş bulundu.
Sesin uzaktan geliyordu, çok uzaklardan.
Soğuk geliyordu, korkutuyordu beni.
Kelimeler ağır ağır döküldü evvel.
Sonra şelaleden aşağıya boşalan sular gibi.
Benide kattı içine, sürüklendim.
Dipteki kayalıklarda parçalandım.
Her uzvum ayri bir yanında akıntınan.
Karabasanlar çöktü üstüme, parçalanmadan önce boğuldum.
Şimdi tüm denizlere karışıyor, önce ırmaklara karışmış kanım.
Okyanuslarda bir parça kızıllık oluyor, kimsenin haberi olmadan.
Tüm denizlerin mavisine karıştım, önce gözlerinde gördüğüm denizinkine.
Yolculuğum gözlerinde başladı.
Gözlerin çok derin olduğundan gerek, sonlanamadı.
Kara geceleri sonlandıracak ışık kaynağım söndü.
Sonsuz bir karanlığın içinde yeni karanlıklar görüyorum.
Karanlık, karanlık ve yeni bir karanlık.
Ey ışık kaynağı, gelişin kadar ani olmamalıydi gidişin.
Kara yelkovan pes etti kara akrebin peşinde dolanmaktan.
Kara akrebi hiç yakalayamayacagı aşikardı.
Zaman durmaz akardı, akrep onun peşinde, yelkovan onun.
Durduramazdı onu, durdurulamazdı, karanlığın içinde boğulur giderdi.
Soğuğun ve uzaklığın içinde.