10 Aralık 2012 Pazartesi

Hipokondriyak

Yine dönüyor başım.
Ayaklarım adımlarını seyrekleştiriyor.
Dünya geriye doğru sarıyor.
Soluklarım düzensiz.
Ve gözlerim;
Görmek ve bakmak arasındaki tereddütünde.
Hastalıklar sarınmış bana.
Kuşatmışlar vicdansızca.
İşgal etmekte hücrelerimi.
Yormakta bitap düşen kalbimi.
Zihnim algılamamak için yarışta.
Neyim var? Neden böyle?
Herkes dönüp dururken kendi çevresinde.
Ben dönüyorum evrenin çevresinde.
Hastalık zihnimde başladı.
Ve yayıldı vücuduma.
Dile geldi akciğerim.
Haykırdı soğuğun tadını.
Ve bağırdı böbreklerim.
İçtiğim kanın tadını.
Dilim feryat figân içerisinde.
Kusmakta zehrin tadını.
Boğazım yanıyor alev alev.
İçtiğim ateşin tadıyla.
Doktor bakarken renksiz yüzüme.
Bedbaht düşmüş sesime.
Dinç vücudum erir o hanede.

Bir garip vak'adır bu.
Hastalığım hasta olmakta.
Hasta olmadıkça hastalanmaktayım.
Hastalandıkça iyileşmekte.
Hasta olsam hastalanmayacağım.
Hastalanmasam hastalanacak.
Hastayım, hastasın, hasta.
Hastayız, hastasınız, hastalar.
Ulama yok.
Kip ekleriyle başım dertte.
Dönüp durmakta.
Hipokondriyak.


9 Aralık 2012 Pazar

Venüs'iye Feneri

Bu ışık hazneleri ancak gözlerinden geliyor olmalı.
Bu etrafı aydınlatan güneş ancak senin gölgenden arta kalanlar olabilir.
Bu ışıklar bir yol gösterici gibi.
Önümde sana gelen yolu aydınlatıyor.
Geceyi saran, karanlığı yarıp bana kavuşman için bekliyorum.
Ayaklarım yorgun ve bitap düşmüşken senin bana gelmeni istiyorum.
Vakit daha bir yavaş geçiyor beklerken.
Karanlık daha bir çöküyor kavuşmayı beklerken.
Şiddetli bir arzu uyanıyor içimden.
Gece erken çökmüştü.
Fenerinin ışıkları aydınlatmalıydı yolumu.
Sana gelen yol güneşin ekseni.
Gözlerimi açamayacağım kadar parlak.
Elimi uzatamayacağım kadar sıcak.
Kara deliklerle dolu evren.
Tutup uzaklaştırmak için beni.
Sınır tanımayarak uzanıyor dünyanın suları.
Işığın giderek artıyor.
Ra'nın başına koydular senin fenerinden gelen ışıltıyı.
Artık başında taşır seni o.
Atfedilmiş gibidir sana o güneş.
Çöllerin gündüzü senden geliyor.
Sana yaklaştıkça kuraklaşıyor toprak.
Bereket ancak sana ulaşınca sarıyor çevreyi.
Uzaklaştıkça senden, kaynıyor kanımız.
Fokurduyor hayat suyumuz.
Maviliklere gömülüuyor kayığımız.
Sensin yolu aydınlatan vasıtamız.

Venüs'iye Feneri.
Aydınlatacak yolun, karanlığa düştüğünde önümü.
Aresiskender'den.
Ares'in 7 harikası.
V.Ö. bilmem kaç yılı.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Anaksunamun'a Mektuplar

Kanım kaynıyor fokur fokur.
Yangınlar tutuşturmuştu organlarımı.
Sessiz çığlıklar yükseldi.
Derin kuyular dile geliyor.
Piramitlere kazınmış harfler hayat buluyor.
Hiyerogrifler canlanıyor.
Lanetlenmiş gibi hissediyorum.
Mumyalanmış parça parça naaşlar.
Parça parça edilmiş bedenler.
Ufuk kutulara toplanıyor uzuvlar.
Hayat kitabım kapanıyor.
Mührü basılıyor üzerine.
Karanlık bir lahit içinde.
Gümüşi bir gökyüzü tepemde.
Yılanlar raks etmekte.
Altınla kuşatılmış mabetler.
Süslenmiş ince ayrıntılarıyla satenler.
Kuşaklar sarınmış bellere.
Anaksunamun'un ellerinde ipek mendiller.
Altın işlemeli ak giysiler.
Yas tutmak için henüz erken.
Kavuşmak yakın bir gelecekte.
Havada nemli sevinç çığlıkları.

Kalbim konulmuş ufak bir kafese.
Atışları ilk günkü gibi taze.
Henüz mumyalanmamışken.



Akordeon Çalan Kız

Akordeon çalan bir kız.
Sesi duyulur millerce öteden.
Beyaz gelincik gibi giysisi içinde.
Saçları dalgalanır rüzgarla.
Elinde bir musiki kutusu.
Parmakları dolanır tuşlarında.
Kuşlar eşlik eder sesine.
Kelebekler söyler şarkısını.
Onu dinleyen sümbüller boy verir tohumundan.
Arılar sarar çevresini.
Deniz onu yakalamaya çalışır.
Ayakları ezer kumları.
Toprakta bırakır izleri.
Bir plak gibi dolanır çevresinde.
Kâh azalıp sonra coşkunlaşır neşesi.
Titrek bir fısıltı yayılır havaya.
Soğuğu getiren rüzgar yönünü değiştirir.
Şarkısını dinler onun bulutlar.
İçli içli bırakır gözyaşlarını toprağa.
Yağmuru  görür yanaklarında.
Ateşli bir buse yayılır dudaklarında.
Kalbi vurur trambolin gibi sertçe.
Büyük bir beste çıkar ortaya.
Mozart ayağa kalkar saygısından.
Bethoveen'ın kulakları dinler seni.
Raphael dikecektir heykelini senin.
Mona gülüşünü alır senden.

Akordeon çalan kız.
Dolaşır narin parmakları ansız.
Yağmurda çalar şarkısını ıssız.
Gökyüzü siyah ve aysız.


7 Aralık 2012 Cuma

Şal

Benim bir şalım var. 
Boynumda iken renklenir dünya.
Renginin tonu içimi açar.
İpliklerinin dokusu kalbimi.
Onun varlığını bilmek .
Düşünüldüğümü bilmektir.
Kalbimin en güzel köşesinde şimdi .
Ona dokununca yalnızlık silinir varlık belirir.
Varlığın gelir. sevgiler ya da senin deyiminle;
muhabbetlerimle. :)

Karanlığı aydınlatan güneş kadar berrak.

Şal ki oldu dünyaca elim,
Sallanır omuzlarında senin.
Serin bir rüzgar eser doğudan,
Alıp götürür seni beriden.
İplikleri dokunur eli beyaz terzide,
İğneleri altın saçaktan.
Kalp ki atar şal deyu deyu,
Sıçrar beyne kadar kan deyu.

Şal.
Kal.
Al.

Yollar

Yollar kıvrılıp uzuyor dağın eteklerine,
Vakit ile sönüyor parlak ziyası.

Kızıllığın şulesi sararken ufku,
Ayın izdüşümü kovalıyor güneşi.

Tutup bir merdiveni dayamalıyım gökyüzüne,
Toplamalıyım daldaki meyve gibi yıldızları.

Çakıl taşları dolarken pabuçlarıma,
Yorgun ayaklarım hissettirmemeli kendini.

Gelirken uzaktan sesi ırmakların,
Kulak vermeliyim seslerine kuşların.

Ağaçlar yeşillendirirken ıssız toprakları,
Arkadaş gibi sarmalıyım sarmaşıkları.

Son polenini toplamış uzaklaşırken arılar,
Söyler şarkısını daldaki çiçekler.

Yerde ağır ağır ilerliyorken karıncalar,
Yuvasına ulaşmanın derdinde serçeler.

Vakti gelen baykuş tünemişken zirvede,
Ötüşleri yankılanır boşluktaki gecede.

Adım adım ilerlerken bozuk yolda,
Çökmüş içime karanlık bu yerde.

İnce uzun yollar selamlarken bendimi,
Boynumda asılı bir veda tılsımı.

Kavuşmak için nazenin sevgiliye,
Koşmalıyım yırtarak adelelerimi.


6 Aralık 2012 Perşembe

Güzellik Kavgası: Bir Nergis Çiçeği

Narkissos'un Hikâyesi - Narkissos'dan Nergis'e.

Yüzyıllar boyunca süregelen körkütük bir savaş olmalı bu. Nedense güzellik denildiğinde akla farklı alanların farklı güzellikleri geliyor ve her insan kendi güzelliklerini gözler önüne sermek için dönüşü olmayan yollara sapıyor. Bu sapmalar insanın bilincini oyalıyor ve kendi büyüsüne kanmasına neden oluyor. Aynada kendini gören insan güzelliğin sadece kendinden ibaret olduğunu düşünür. Ki aynalar bu nedenle insanın başını döndüren bir bulmaca gibidir. Onun büyüsüne kapılmamak zor olsa gerek, bu kadar insan onun büyüsüne kapıldığına göre. Narkissos'lar giderek çoğalıyor dünyamızda. Her Narkissos kendi bedenine dokunmak için can veriyor. Bu yüzdendir nergislerin sayısı giderek çoğalıyor ve yeryüzünün dört bir yanını nergisler kaplıyor. Onun kokusunu Fizan'dan dahi alabiliriz. Göller denizlere dönüşüyor ve sular her yeri seller içerisinde bırakıyor. Göllerde kendi güzelliğinin peşinde. En güzel balıkların kendi sularında olduğunu söylüyor, en güzel günbatımının kendi sularında gözlendiğini iddia ediyor ve insanın içini ısıtacak en güzel suyun kendinden geldiğini söylüyor. Güzellik kavgası bitmez tükenmez bir endişe ile devam ediyor. Ne Narkissos'lar azalıyor ne de bundan ders çıkaranlar. Oreas bile bu aldanışa tanıklık ederken bunu insanın yüzüne sert bir tokat olarak indirmiyor. O dahi bu aldanışa seyirciyken doğanın güzelliği sarıyor çevremizi. Oreas'ın yüzyıllardır uykuda olanları uyandırma vakti geldi artık. Uyanılmalı bu ölüm uykusundan. Güzellik gözlerimizin gördüğüdür (içinde), aynanın gösterdiği değil. Ve her güzellik gizini içerisinden taşır. Güzel görünen güzel olmayabilir. Aldanmak için ayna yeter, aldanmamak için ise görmek değil bakmak gerek, dokunmak gerek, seyredalmak gerek. Nergis mevsimi yine gelir bütün şiddetiyle. Nergis kokusuyla uyanmak gerek.


Narkissosun, kendi güzelliğini hergün bir gölün sularında seyretmeye giden bu yakışıklı delikanlının efsanesini biliyordu simyacı. Bu delikanlı kendi görüntüsüne öylesine vurgunmuş ki, günün birinde göle düşüp boğulmuş. Onun göle düşüp boğulduğu yerde bir çiçek açmış, bu çiçeğe nergis adı verilmiş.
 Ama kendi yazdığı öyküyü böyle bitirmiyordu Oscar Wilde.
 Tatlı su gölünün kıyısına gelen orman tanrıçaları Oreas'ların onu bir acı gözyaşı kavanozuna dönüşmüş olarak bulduklarını yazıyordu, Oscar Wilde.
  -Neden ağlıyorsun? diye sormuş Oreas'lar.
  -Narkissos için ağlıyorum, diye cevap vermiş göl.
 -Ne var bunda şaşılacak, demiş bunun üzerine orman tanrıçaları. Bizler ormanda boşu boşuna onun peşinde dolaşır dururduk, ama onun güzelliğini yalnızca sen görebilirdin yakından.
 -Narkissos yakışıklı bir genç miydi? diye sormuş göl.
 -Bunu senden daha iyi kim bilebilir ki? diye cevap vermiş iyice şaşıran Oreas'lar hergün senin kıyılarına gelip sularına bakıyordu.
 Göl bir süre sessiz kalmış, sonra şöyle konuşmuş;
 -Narkissos için ağlıyorum ,ama onun yakışıklı olduğunu hiç farketmemiştim ben. Narkissos için ağlıyorum, çünkü sularıma eğildiği zaman, gözlerinin derinliklerinde kendi güzelliğimin yansımasını görebiliyordum.
[Paulo Coelho-Simyacı]

5 Aralık 2012 Çarşamba

Veda Denemesi

Bir veda denemesi de benden 
Sonbahar veda demek 
Tek veda kış gelirken mi yaşanır 
Sadece yapraklar mı düşer dalından
Kalp de yaprak döker mi 
Sessiz ve üzgün
Yüreğin vedası da olur mu ki
Kim gider kim kalır zamanla
Gidenler baharla yeşertir mi kalbi 
Gelirler mi tekrar 
Yoksa her gidişte bir dönüş ihtimali yok mudur ?
Gidiş ve terkediş hep kolay da 
Kalmak hep zor mudur?
Ağaç gibi tekbaşına kalmak,
Yapraksız, renksiz ve kupkuru…


Kalemi kırdırtacak kadar güzel.

4 Aralık 2012 Salı

Sonbahar: Veda

Sonbahar geldi, gönlümde hâlâ ilkbaharın esintileri dolaşırken.
Hüzün şarkıları çalmaya başladı yine.
Ayrılıkların mevsimi bu.
Ağaçlar vedalaşıyor yapraklarıyla.
Kuşlar selamlıyor yuvacıklarını son kez.
Terkediş başlıyor vakitsizce yine.
Uzaklara gidiyor herkes.
Bilinmezliklerin diyarına kök salmaya aday her birey.
Yağmur dövüyor evimin kapısını.
İçeri girmek için izdiham çıkartıyor.
Boyumu aşıyor artık fırtınalarının boyu.
Kışa haber salıyor artık.
Elçi görevini yerine getiriyor.
Heryer karanlık, çamur, basık, kapanık.
Yapraklar kızılın tonlarında.
Ağaçlar kahvesini koyulaştırıyor artık.
Toprak insanı yutacak gibi.
İstanbul'a sonbahar çöküyor.
Burası artık bambaşka bir şehir.
Giysilerini değiştiriyor caddeler.
Kaldırımlarını yağmurlar suluyor.
Bahçelerini toprağın kokusu sarıyor.
Şemsiyelerce insan dolanıyor yollarda.
Havanın boğukluğunu gidermekte gökkuşağından fırlamış şemsiyeler.
Eldivenler, mantolar, atkılar, şallar.
Her yerde farklı motiflerle bezeniyor baharın sonu.
Kış geliyor, geliyor, geliyor.
Bahar sona eriyor.
Bu veda mevsimide bitiyor.


3 Aralık 2012 Pazartesi

Küpe

Küpesini düşürmüştü.
Düşen o ufak küpeden çağlayanlar kopuyordu.
Sesleri kulağımı deliyordu.
Başım çatlayacakmış gibi çarpıyor.
Küpesini düşürmüştü.
Minnacık, karbeyazı, inci küpesini.
İçimi aydınlatan beyaz küpesini.
Farkında değildi oysa.
Umutlarım bağlıydı ona.
Şimdi ellerimde bir teki.
Eşi benzeri yok.
Hangi kuyumcu işlediyse onu.
Hangi deniz doğurduysa onu.
Hangi istiridye ev sahipliği yaptıysa ona.
Şimdi önümde uzanıyor o.
Giderek büyütüyorum gözümde.
İnci gibi dişlerin. -olmadı gülüşlerin-
Kar gibi giysilerin.
Küpen inci, inci küpen.
Saç onları yeryüzüne.