Günce VI
-Konuşan Kim?- I.XI.MMXIV
Bir ses var derinlerimde dolaşan lakin kaynağını bilmediğim, alttan üste üstten alta akın eden. Damarlarımda gelgitler var hiç durmayan, mevsimini doludizgin yaşayan. Sürekli konuşan biri var, kim o?
Konuşan ses, dinlediğim ses; iç-ses, söylediklerini yazarken çivi yazısını kullanma, harfleri aşketme kafatasıma, Latin abecesine geçeli çok oldu, artık siyah mürekkeple yaz kemiklerime. Kafatasım çivi yazılarıyla doldu, sürekli acıyan yanlarım var. Birisi anlatsın artık kemiklerimin ak mermer olmadığını ve sonsuza kadar var olmayıp toprağa karışacağını. Yazdığım her yazıyla beraber gömüleceğim ben, oysa okuduklarım okunmaya devam edecek.
Sen ey seslerin şâhı! Dinliyorsan beni ve dinletiyorsan bana kendini ve sana seslenmeme izin veriyorsan dur durak bilmeden, o zaman ben de konuşuyorum sana, bu sonu bir türlü gelmeyen diyalogları susturmak gerek bazen, dinlemek lazım bir rüzgâr gibi fısıltıyla içimizde dolaşan o hafif sesi, hışırtıyı, gürültüyü... Bazen dinlemek lazım köleleri. Ben Eflatun değilim ve sen Sokrat, kimse işitmeyecek bizi ve kimse bize hak vermeyecek bu kavgamızın sonunda, sen Brütüs olma artık ve ben de Yüce Sezar olmak zorunda kalmayayım her seferinde. Bir imparatorluğun sesleri gibi dolaşma içimde, coğrafyam o kadar geniş değil, sıkıştırıp kalamam seni içime, patlarım her seferinde onulmaz yerlerimden, yırtılır göğsümde derilerim, yazılar akar oluk oluk ve ben tutamam hiçbirini, hem imlâ hatalarım da olur, aforoz edilirim Türk Dil Kurumu tarafından, sonra silinirim insanların ağızlarında buruk bir gülümseme bıraktığım için yeryüzünden. Sahi, çok kalmış olmamalı silinmeme yeryüzünden. O gelen gün ne güzel gün, kara bir rüzgâr ve hafif okşayan boğazımı, şah damarımı sıkmaya başlayan zarif el...
İçimde bir bilek güreşi var gibi. Kimin mağlup kimin galip olduğunu bilmiyorum. Bu seslerin güreşinde hep kaybeden benim; içimdeki kazanan içimdeki kaybedene her zulmedişinde bu benim kendi kendime bir darbem oluyor. Baş başa kaldım kendimle, zaten insan sadece kendisiyle baş başa kalabilir. Baş başa kaldığım bu duvar da çok soğuk, üzerindeki yazılar okunaksız, her yer suskun. Galiba gene kaybettim.
Son kez, ey sen kafatasıma nakşolmuş çivi yazım! Ebediyyen sana yok, ak çeperlerine yok izmihlâl, yok ve yok. Yokoğlu yok.
Günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Kasım 2014 Cumartesi
14 Temmuz 2014 Pazartesi
Günce V -Kimin Sesi?-
Günce V
-Kimin Sesi?- XIV.VII.MMXIV
Odamın dört duvarını sessizlikle sıvadım. Bu sessizlik duvarını delip hiçbir ses içeriye giremiyor. Bazı duvarlar çok kalındır, içerisi gözükmez. Bazıları ise çok incedir, tül bir perde gibi; içi ile dışı aynıdır. Sessizlik duvarlarım, yutuyor tüm sesleri, kendi sesimi dahi.
Günleri kaplayan umutsuzluk içimi de kaplıyor, duvarlarımı da kaplıyor. Sesin neye benzediğini unutur oldum, bir ses var ki o sesi işitmediğimden beri. Seslerin en güzeli yoksa ses diye bir şey yoktur. Ses, bir güzellik ölçütü varsa, bir 'en güzeli' varsa kimlik sahibidir; yoksa hepsi aynı, ses tellerinden çıkan bir yığın ifade. Aslında tüm sesler tek bir sesten ibarettir, hepsi o sese göre bir değer kazanır. Hayatında tek bir sese malik olanlar, bunu bilir.
Bir ses işitiyorum, duvarların dışından değil içinden gelen. Duvarların içinde beni bulan, kendi duvarlarımın içerisinde yankılana yankılana kalbime ulaşan ve kalbimde anlamını bulan. Bu ses, beyindeki bölgede değil kalpteki bölgede bir anlama kavuşuyor. Beyin, tüm sesleri değerlendiremez; kalp, bütün sesleri anlamsallaştırır. İşte, öyle bir ses, sessizlik duvarlarımı yıkıyor. Duvarlarımda çatlaklar var, sessizliği istila ediyor bazı bazı, bazı sesler.
Bir sesi özlemek. Antartika'da yazı özlemek gibi, Sahra Çölü'nde kara hasret kalmak gibi, Filistin'de 'şeker' bayramını kutlamak gibi, Afrika'da fazla kilolardan dolayı rejim yapmak gibi, yeryüzünde kutup yıldızını gökyüzünde insanları aramak gibi: bir sesi özlemek, cennetin kapısında bekleyip içeriye girememek gibi. Bir sesi özlemek, her şeyi özlemek demektir. Özlem, kavurur.
Sessizlik duvarlarım kalın mı kalınken çatlaklar boydan boya izler bıraktı. Cehennem azaplarından biri olarak o sesi işitememek. Hayat, hep bir 'o sesi' işitememekten ibaret belki de, bir sesi tüm seslerin üzerine koymaktan dolayı.
Kimin sesi? Yûsuf'a kavuşan Yakup'un veya Züleyha'nın mı yoksa Şîrin'i ağacın altında gören Hürmüz'ün mü yoksa çölde suya kavuşan bedevinin mi daha da yoksa senin mi? Kimin sesi bu, cennet bahçelerinden gelen, cennetin cennet olduğunu gösteren?
-Kimin Sesi?- XIV.VII.MMXIV
Odamın dört duvarını sessizlikle sıvadım. Bu sessizlik duvarını delip hiçbir ses içeriye giremiyor. Bazı duvarlar çok kalındır, içerisi gözükmez. Bazıları ise çok incedir, tül bir perde gibi; içi ile dışı aynıdır. Sessizlik duvarlarım, yutuyor tüm sesleri, kendi sesimi dahi.
Günleri kaplayan umutsuzluk içimi de kaplıyor, duvarlarımı da kaplıyor. Sesin neye benzediğini unutur oldum, bir ses var ki o sesi işitmediğimden beri. Seslerin en güzeli yoksa ses diye bir şey yoktur. Ses, bir güzellik ölçütü varsa, bir 'en güzeli' varsa kimlik sahibidir; yoksa hepsi aynı, ses tellerinden çıkan bir yığın ifade. Aslında tüm sesler tek bir sesten ibarettir, hepsi o sese göre bir değer kazanır. Hayatında tek bir sese malik olanlar, bunu bilir.
Bir ses işitiyorum, duvarların dışından değil içinden gelen. Duvarların içinde beni bulan, kendi duvarlarımın içerisinde yankılana yankılana kalbime ulaşan ve kalbimde anlamını bulan. Bu ses, beyindeki bölgede değil kalpteki bölgede bir anlama kavuşuyor. Beyin, tüm sesleri değerlendiremez; kalp, bütün sesleri anlamsallaştırır. İşte, öyle bir ses, sessizlik duvarlarımı yıkıyor. Duvarlarımda çatlaklar var, sessizliği istila ediyor bazı bazı, bazı sesler.
Bir sesi özlemek. Antartika'da yazı özlemek gibi, Sahra Çölü'nde kara hasret kalmak gibi, Filistin'de 'şeker' bayramını kutlamak gibi, Afrika'da fazla kilolardan dolayı rejim yapmak gibi, yeryüzünde kutup yıldızını gökyüzünde insanları aramak gibi: bir sesi özlemek, cennetin kapısında bekleyip içeriye girememek gibi. Bir sesi özlemek, her şeyi özlemek demektir. Özlem, kavurur.
Sessizlik duvarlarım kalın mı kalınken çatlaklar boydan boya izler bıraktı. Cehennem azaplarından biri olarak o sesi işitememek. Hayat, hep bir 'o sesi' işitememekten ibaret belki de, bir sesi tüm seslerin üzerine koymaktan dolayı.
Kimin sesi? Yûsuf'a kavuşan Yakup'un veya Züleyha'nın mı yoksa Şîrin'i ağacın altında gören Hürmüz'ün mü yoksa çölde suya kavuşan bedevinin mi daha da yoksa senin mi? Kimin sesi bu, cennet bahçelerinden gelen, cennetin cennet olduğunu gösteren?
21 Haziran 2014 Cumartesi
Günce IV -Haziran Mı?-
Günce IV
-Haziran Mı?- XIX.VI.MMXIV
Haziran'ın ilk yağmuru düştü gökten. İlk düşen yağmur tanesini görmedim oysa, toprağa rahmet olarak ilk düşeni. Henüz tenime hiçbiri nüfuz etmiş değil birde, niyedir bu sevecenliğim öyleyse yağmuru? Haziran yağmurlarını sever toprak, sevmeseydi iterdi beton bloklara, sımsıkı sarılmazdı ona böyle, özlemle içine sokarcasına yanına çekmezdi.
Toprak giderek dışladı gibi geliyor beni, belki de hepimizi. İşte bu başlı başına bir lanet değil de nedir, anlamaya düşüncelerim kâfi değil. Biz topraktan kaçtıkça o inatla bizi bekliyor, bizde önünde sonunda onunla hem-hâl olacağız. O hâlde hem-hâl olma vakti gelene kadar bu betona sığınmak niyedir, kim icat etmiştir, toprakla küskünlüğümüz ne zaman başlamıştır? Ayağıma batan sertleşmiş kum taneciklerini özledim, çıplak ayakla toprağın dokusunu hissederek yürümeyi, çimlerin üzerindeki çiğ. İşte böyle böyle uzaklaştık, toprağımızdan, sonrasında her şeyimizden. Belki de toprak çok şey demekti, farketmedik.
Haziran yağmurları ile toprak birbiriyle hasret giderirken ben de kendimle cebelleşiyorum. Dört duvar ve bir tavan arasında sıkışmış, ne yağmuru ne toprağı ne de rüzgârı hissederek, ne gökyüzüne ne yeryüzüne ne güneşe ne aya ne de buluta açılan bir pencerem olmadan, Âşk-ı Memnu'nun karanlık odalarından daha karanlık bir odada kendimle cebelleşiyorum, bu savaşta galip olan da mağlup olan da hakem olan da benim. Gerçeği söylemek gerekirse sadece kaybedenim.
Hatalar hep birbirini kovalamıştır. Seni isminden dolayı kadın sandığım için beni affet Berna Moran, ben kendimi affedemiyorum ve biraz olsun eserlerinle aydınlandığımda kendimi bir nebze olsun sana affetireceğimi ümit ediyorum. Hatalar hep birbirini takip eder, bu da hata zincirlemesinden bir halka idi.
Hatalar hep birbirini kovalamıştır. Seni isminden dolayı kadın sandığım için beni affet Berna Moran, ben kendimi affedemiyorum ve biraz olsun eserlerinle aydınlandığımda kendimi bir nebze olsun sana affetireceğimi ümit ediyorum. Hatalar hep birbirini takip eder, bu da hata zincirlemesinden bir halka idi.
9 Mayıs 2014 Cuma
Günce III -Kime Yazıyorum?-
Günce III
-Kime Yazıyorum?- IX.V.MMXIV
Geceden sesleniyorum; kime olduğunu bilmeden. Hatta kendimin de kim olduğunu bilmeden. Bir ara kimliğime bakmalı, kendimi öğrenmeliyim. Belki bir köşesinde bu kırık kaldırımın, dinleyen bulunur; belki bir ânında bu lacivert gecenin, konuşan bulunur. Oysa bilirim ki bir ben varım bu sessiz odamda ve hatta kitlemişimdir kapıları kimse girmesin diye içeri.
Kendimden sesleniyorum; bir kitaba üfürür gibi konuşuyorum. Nefesim kitabın sayfaları üzerinde dalgalanıyor; bu yapraklar artık okunmuş, makam mevki sahibi olmuş varlıklara dönüyor. Artık son soluğuma kadar okunmuş kitaplarım var, eğer üfürükçülükten beni içeriye almazlarsa. -İçeriye almalarının bir önemi var mıdır, ben zaten yeterince içteyim, bilmiyorum.-
Tütsülerin kokusu ciğerimi yakıyor. Hep bir ciğerin yanmasından bahsediyorlar. Bende bahsedeyim dedim, belki tütsülerle bu kadar uğraştığım için Hindu olduğumu düşünüp beni içeriye alırlar ama olsun, yeterki tütsüler ciğerimi yaksın ve ben yaşadığımı hissedeyim. Acılar da olmasa insan yaşadığını hissetmiyor.
Bir gün bir yakın akrabamın düğününde oynadığımda veyahut yarı samimi arkadaşlarımdan biriyle gerçekten samimi bir sohbet yapabildiğimde, işte o zaman, rol yapabildiğimi ve Romeo rolünde tiyatroya ilk adımımı atabileceğimi biliyorum. Şimdilik bunların hiçbirisini yapamıyorum ama olsun, tiyatroya inancım sonsuz, kendime hiç olmasada. Belki ben Romeo rolüne soyunamam ama Romeo soyunup benim içime girebilir. Bugün, bir içe girmedir tutturmuş duruyorum, içimde dinmeyen acılardandır. Ey Capuletler, ne olurdu işleri bu kadar güçleştirmeseydiniz ve sen Paris, ne olurdu bu huzurlu geceyi kana bulamasaydın ve sen sevgili Romeo, ne olurdu yaşamsal öpücüğün bu kadar kısa olmasaydı? Olmazdı, o zaman tiyatro mutlu sonla biterdi. Oysa mutlu sonla biten şeyler gerçekçi değildir. -Bazen mutlu son vardır, ama bazen.-
Günlüğümdeki karalamalar artarken affımı dilemek istiyorum, Türkiye Türkçesi vizesinde fiilden isim yapım eki dediğim -ma/-me'lerden. Ne olur affedin beni cânlarım, finalde hepinizin hakkını vereceğim, verebilecek bir hak bulursam.
-Kime Yazıyorum?- IX.V.MMXIV
Geceden sesleniyorum; kime olduğunu bilmeden. Hatta kendimin de kim olduğunu bilmeden. Bir ara kimliğime bakmalı, kendimi öğrenmeliyim. Belki bir köşesinde bu kırık kaldırımın, dinleyen bulunur; belki bir ânında bu lacivert gecenin, konuşan bulunur. Oysa bilirim ki bir ben varım bu sessiz odamda ve hatta kitlemişimdir kapıları kimse girmesin diye içeri.
Kendimden sesleniyorum; bir kitaba üfürür gibi konuşuyorum. Nefesim kitabın sayfaları üzerinde dalgalanıyor; bu yapraklar artık okunmuş, makam mevki sahibi olmuş varlıklara dönüyor. Artık son soluğuma kadar okunmuş kitaplarım var, eğer üfürükçülükten beni içeriye almazlarsa. -İçeriye almalarının bir önemi var mıdır, ben zaten yeterince içteyim, bilmiyorum.-
Tütsülerin kokusu ciğerimi yakıyor. Hep bir ciğerin yanmasından bahsediyorlar. Bende bahsedeyim dedim, belki tütsülerle bu kadar uğraştığım için Hindu olduğumu düşünüp beni içeriye alırlar ama olsun, yeterki tütsüler ciğerimi yaksın ve ben yaşadığımı hissedeyim. Acılar da olmasa insan yaşadığını hissetmiyor.
Bir gün bir yakın akrabamın düğününde oynadığımda veyahut yarı samimi arkadaşlarımdan biriyle gerçekten samimi bir sohbet yapabildiğimde, işte o zaman, rol yapabildiğimi ve Romeo rolünde tiyatroya ilk adımımı atabileceğimi biliyorum. Şimdilik bunların hiçbirisini yapamıyorum ama olsun, tiyatroya inancım sonsuz, kendime hiç olmasada. Belki ben Romeo rolüne soyunamam ama Romeo soyunup benim içime girebilir. Bugün, bir içe girmedir tutturmuş duruyorum, içimde dinmeyen acılardandır. Ey Capuletler, ne olurdu işleri bu kadar güçleştirmeseydiniz ve sen Paris, ne olurdu bu huzurlu geceyi kana bulamasaydın ve sen sevgili Romeo, ne olurdu yaşamsal öpücüğün bu kadar kısa olmasaydı? Olmazdı, o zaman tiyatro mutlu sonla biterdi. Oysa mutlu sonla biten şeyler gerçekçi değildir. -Bazen mutlu son vardır, ama bazen.-
Günlüğümdeki karalamalar artarken affımı dilemek istiyorum, Türkiye Türkçesi vizesinde fiilden isim yapım eki dediğim -ma/-me'lerden. Ne olur affedin beni cânlarım, finalde hepinizin hakkını vereceğim, verebilecek bir hak bulursam.
27 Nisan 2014 Pazar
Günce II -Hangi Gün?-
Günce II
-Hangi Gün?- XXVII.IV.MMXIV
Günlük. Günlükler, güne dair olmaktan çıktı çoktandır, herhangi bir âna ait olmaktan da çıkalı çok oldu. Günlükler yıllıklara da dönmedi, içine kapanık yazılar olarak kaldı. Bu da günlükten ziyade içine kapanık bir yazı olacak. Günlüğe benzer tek yanı da günü gününe yazılmış olması olarak kalacak.
Bugün günlerden neydi, nedir, ne olmalıydı; anlamsız. Günü gününe not almakla bir yere varılıyor mu, ben varamıyorum, ben hiçbir zaman hiçbir yere varamıyorum. Yolunu şaşırmış bir vatozum, okyanusta dolanır dururum. Peki, neden vatozum, aklıma ilk o geldiği için. Ben bir garip avareyim, dolanır dururum, kendime kendim de akıl sır erdiremem.
Nisan, bereketli geçmedi. Giderek daha da kurudum. Susuz kalan İstanbul barajlarına döndüm, üzerime bir damla rahmet yağmadı. Gide gide kurudum ve işte şimdi ben, kurak topraklarım. Nadasa da bırakılmadım, daha gür boy vereceğim şüphelidir. Ben bu Nisan'da, kendi içimde kurumakla meşguldüm.
Günüm, güne oldukça geç başlayarak geçiyor. Günün sonunda güne merhaba diyorum, güne merhaba deyişim güne elveda deyişleriyle karışıyor. Benim başladığım şeyi onlar bitiriyor, onların bitirdiği şeye ben başlıyorum, beraberce bu zıtlığı paylaşıyoruz. Bazı cümleleri tersten iki defa kuruyorum, sonra üşenip silmiyorum.
Hangi gün bugün, hangi gün olmalıydı, günler birbirine hiç bu kadar benzemiş miydi? Anlamsız ve cevapsız soru zincirlemelerini daha fazla örmemeliyim.
Günlüğümü sonlandırırken bu kurak günümde, af dilemek istiyorum tüm son güne bıraktığım sınavlarımdan. Beni bağışlamasını temenni ediyorum, kendim gibi olmakla suçladığım garibim vatozdan. Huzurla yaşa sevgili vatoz, okyanuslar senin olsun, ben kendi bir kaşık suyumda huzursuzlukla boğulurum.
-Hangi Gün?- XXVII.IV.MMXIV
Günlük. Günlükler, güne dair olmaktan çıktı çoktandır, herhangi bir âna ait olmaktan da çıkalı çok oldu. Günlükler yıllıklara da dönmedi, içine kapanık yazılar olarak kaldı. Bu da günlükten ziyade içine kapanık bir yazı olacak. Günlüğe benzer tek yanı da günü gününe yazılmış olması olarak kalacak.
Bugün günlerden neydi, nedir, ne olmalıydı; anlamsız. Günü gününe not almakla bir yere varılıyor mu, ben varamıyorum, ben hiçbir zaman hiçbir yere varamıyorum. Yolunu şaşırmış bir vatozum, okyanusta dolanır dururum. Peki, neden vatozum, aklıma ilk o geldiği için. Ben bir garip avareyim, dolanır dururum, kendime kendim de akıl sır erdiremem.
Nisan, bereketli geçmedi. Giderek daha da kurudum. Susuz kalan İstanbul barajlarına döndüm, üzerime bir damla rahmet yağmadı. Gide gide kurudum ve işte şimdi ben, kurak topraklarım. Nadasa da bırakılmadım, daha gür boy vereceğim şüphelidir. Ben bu Nisan'da, kendi içimde kurumakla meşguldüm.
Günüm, güne oldukça geç başlayarak geçiyor. Günün sonunda güne merhaba diyorum, güne merhaba deyişim güne elveda deyişleriyle karışıyor. Benim başladığım şeyi onlar bitiriyor, onların bitirdiği şeye ben başlıyorum, beraberce bu zıtlığı paylaşıyoruz. Bazı cümleleri tersten iki defa kuruyorum, sonra üşenip silmiyorum.
Hangi gün bugün, hangi gün olmalıydı, günler birbirine hiç bu kadar benzemiş miydi? Anlamsız ve cevapsız soru zincirlemelerini daha fazla örmemeliyim.
Günlüğümü sonlandırırken bu kurak günümde, af dilemek istiyorum tüm son güne bıraktığım sınavlarımdan. Beni bağışlamasını temenni ediyorum, kendim gibi olmakla suçladığım garibim vatozdan. Huzurla yaşa sevgili vatoz, okyanuslar senin olsun, ben kendi bir kaşık suyumda huzursuzlukla boğulurum.
30 Mart 2014 Pazar
Günce I -Neyin Günlüğü?-
Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız. / Oğuz Atay - Günlük
Günce I
-Neyin Günlüğü?- XXX.III.MMXIV
Günlük. Neyin günlüğü? Bugünün mü, dünün mü, geceleğe dair mi -ki günlüğün geleceğe dairi mi olurmuş- , hangi güne dair? Belki de sadece bugüne dair, günden uzak bir günlük.
Kemerim belimi sıkıyor, sonra vücudumda tırmanarak boğazımı sıkıyor. Kemerim beni öldürmek istiyor, benim bugünüm böyle geçiyor, ya senin? Benim bugünüm işte böyle kaybolup gidiyor, tekrar yaşanması mümkün olmayan bugünüm takvim yaprakları gibi koparılıp birer birer atılıyor -keşke en azından çöpe atılmayan takvim yaprakları kadar kıymetli olsaydı günüm, ki benim günüm hiç olmamış bir gün gibidir-.
Günce I
-Neyin Günlüğü?- XXX.III.MMXIV
Günlük. Neyin günlüğü? Bugünün mü, dünün mü, geceleğe dair mi -ki günlüğün geleceğe dairi mi olurmuş- , hangi güne dair? Belki de sadece bugüne dair, günden uzak bir günlük.
Kemerim belimi sıkıyor, sonra vücudumda tırmanarak boğazımı sıkıyor. Kemerim beni öldürmek istiyor, benim bugünüm böyle geçiyor, ya senin? Benim bugünüm işte böyle kaybolup gidiyor, tekrar yaşanması mümkün olmayan bugünüm takvim yaprakları gibi koparılıp birer birer atılıyor -keşke en azından çöpe atılmayan takvim yaprakları kadar kıymetli olsaydı günüm, ki benim günüm hiç olmamış bir gün gibidir-.
Boğazımda sürekli bir el dolaşıyor, meğer kemeri sıkan ellermiş bunlar. İşte bugün böyle, ölüm gibi bir gün, ölümü paranoyakça sıkça tekrar etmek için ideal bir gün, aslında her gün ideal ama bugün biraz daha, biraz daha, biraz daha derken işte o vakit gelecek. Her adımım ona.
Bugün yemekler tatsız, tuzsuz. Yemeklerden değil, hayır, benden, dilimin artık tatmayışından. Bütün tatları unutuşumdan. Günlerdir bir adaya hapsoluşum ve hiçbir şeyin tadına bakamayışımdan. Otlayışımdan. Bütün tatları bir bir unutuşum ve artık tatmak hissinden tamamen ayrılışımdan, aykırı oluşumdan, güzel şeylere muhalif oluşumdan biraz da, biraz da, biraz da.
Yanlış yazdığım 'de'ler, 'ki'ler, affedin beni. Özellikle sen, sevimli 'de' bağlacı.
Günlük tutmayı beceremiyorum. Benim en büyük yeteneğim, yeteneksiz oluşumdur, belki biraz da -şu da'ları doğru yazmayı başardığımda- beceriksiz oluşum. Yetenek olarak kendimde bir tek şey buluyorum, böyle bir yeteneksizlik kimsede olmadığına göre bana özgü bir yetenek olsa gerek.
Kullanmadığım tüm Türkçe sözcükler, Eski Türkçe, affedin beni. Özellikle sen, unuttuğum kelimeler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)