5 Ekim 2012 Cuma

Limontırak

Limontırak bir tad hissediyorum dimağımda.
Biraz nahoş birazcık hoş.
Zıtlıkları içinde barındıran bir biçim.
Gece ve gündüz kadar keskin olmayan;
Sabahın ilk ışıklarıyla akşamın son ışıkları kadarda ayrık.

Limontırak bir tad hissediyorum dimağımda.
Geniş bir ailenin içindeki bir fert gibi.
Ama onu hepsinden ayıran özellikleriyle sivrilen.
Büyük ve küçük kardeş kadar uçta olmayan;
Ortalarda bir yerde kendini belli edecek kadar ayrık.

Limontırak bir tad hissediyorum dimağımda.
Rengi, kokusu, tadı tamamen diğerlerine ters.
Her damlasında farklı bir ahengi vurgulayan.
Ne tam kırmızı diyebilirsin ne de sarı;
Arada bir yerde kaybolup esir düşmüş gibi ayrık.

Limontırak bir tad hissediyorum dimağımda.
Doğayı koklamak gibidir onu koklamak.
Yapraklarında gizlidir evrenden sırlar.
Limon ağacıdır çevreyi bütünleyen;
Birazcık sarı, birazcık yeşil ve doğayı içinde barındıran.

Limontırak bir şiir bu, veya şiire yakın bir biçim.
Bazılarına diğerleri kadar hoş, bazılarına nahoş.

Limontırak bir şiir denemesi.


4 Ekim 2012 Perşembe

Yalnızlığıma İthafen

Yalnızlık,
Sakladığın o küçük delikte buluyor seni.
Yalnızlık,
Seviştiğin o kalpsiz bedende uyuşturuyor seni.
Yalnızlık,
Sıkıştığın o küçük evinde vuruyor seni.
Yalnızlık,
Öldürüyor seni, öldürüyor beni.
[Cem Adrian - Yalnızlık]


Yalnızlığıma ithaf ettim bu yazımı.
Benim sadık dostum yalnızlığımdır.
Hiçbir bedenin elleri uzanamaz onun yanına.
Hiçbir kelime tesir etmez ona.
İnsanların davranışları incitmez onu.
Evimin duvarlarında hiç resim yok,
Sıramın üzerinde hiçbir karalama yok,
Defterimde birkaç satır söz dahi yok,
Bende yalnızlığımdan başkasına ait hiçbir şey yok.
Ne gitti ne kaldı, arada kalmasını bildi.
Ne özletti ne bıraktı, durması gerektiği yeri bildi.
Ne sildi ne yazdı, denklemini kurmasını bildi.
Ne sustu ne konuştu, ne söylemesi gerektiğini bildi.
Yalnızlık, sabah doğan güneş,
Yalnızlık, gece farkedilen yıldız,
Yalnızlık, ucu keskin bir kılıç,
Yalnızlık, yaralarımı saran bir ilaç.

Şimdi susmam gerekiyor, yalnızlığım ellerini uzatıyor.
















Hayatın bu; Sökülmüş, atılmış, kırılmış dökülmüş. Hep paramparça.

Yanlış Cümle Seçimlerimiz

İyi bir başlangıç yaptığımız her şeyin öyle olacağını ve hep iyi olacağını düşünürüz.
Oysa ki pek de böyle değildir.
Biz bir şeyleri iyiye götürmeye çalıştıkça; hep arkadan bir kuyu kazan, senin çizdiğin rotayı değiştiren, seni inatla yanlış anlayanlar olacaktır.
Bu oyunun kuralıda budur sanırım.
Cümle seçimlerimizde bununla bağlantılıdır.
İyi bir cümle kurmak ve özelliklede bunu doğru zamanda doğru şekilde kurmak önemlidir.
Cümle seçimlerimiz bizi farklı noktalara götürürler.
Ortamın gergin olduğu bir anda seçilmiş iyi bir cümle bu havayı yumuşatırken, huzurlu bir anda seçilmiş yanlış cümlede ortamı fazlasıyla gerebilmektedir.
Cümlelerimizin etkileri çok geniş ve geniş kapsamlıdır.
Yanlış cümlelerin doğru yerlere götürdüğü pek görülmemiştir tarih boyunca.
Doğru cümlelerin ise yanlış olan şeyleri doğruya götürebildiği inkâr edilemez bir gerçektir.
Halkımız arasında bu 'ağzı laf yapan' insan sınıfı olarak tabir edilir.
Pekçok şeyde zaten bu nedenle küçümsenir.
İnsanlara nazik yaklaşırsan seni küçümserler, iyi davransan küçümserler, küfür etsen samimi bulurlar.
Toplumun ait olduğu cümle kalıplarıdır bunları belirleyen.
Önce kendinden başlanmalı.
Kendi cümlelerimizi kurarak ilk adımı atmalı, daha sonra kendi karakteristik yapımıza görede insanların bizimle kurabilecekleri diyalogları belirlemeliyiz.
Kendi cümlelerimiz, kendi seçimlerimiz, kendi içtenliğimiz ve bize ait olan ne varsa hepsini yansıtmalıyız.
Kuracağın her cümle karşındakini titretmelidir.
Cümlelerinin etkileri okyanusları aşmalı, Antartika'dan Mezopotamya'ya kadar hissedilmelidir.
Senin ait olduğun yapıyı çırılçıplak ortalık yere sermelidir.
Yanlış cümle seçimlerimiz bizi kendi kıyametimize götürmektedir.
Yanlış cümleler seçmeyelim; lütfen.


1 Ekim 2012 Pazartesi

Kalpten Haykırışlar Senfonisi

-Sevmek nedir Olric ?
+Sevmek sessizliktir, efendimiz.
-Susarsam bilmez ki sevdiğimi Olric.
+Susarak haykırınız, efendimiz.
[Oğuz Atay - Tutunamayanlar]
Bir şeyi ifade etmek için illa kelimelere mi ihtiyaç duyarız?
Kelimeler olmadan anlaşamaz mıyız?
Kelimelere bağımlı olmanın, diyalize bağlı olmaktan farkı nedir?
Bağımlılıklar bizi daha mı güçlü yapar?

Sorularımızın sayısı arttıkça, cevaplayamadığımız sorularımızın sayısıda artıyor.
Bir insanı sevdiğimizde ilk sığındığımız birkaç basit cümledir.
Sevdiğimizi hemen kelimelere dökmeye yelteniriz.
Kelimeleri kılıftan kılıfa sokup durmadan önlerine koyarız.

Sevmek için sessiz bir an gerekir birazcıkda.
Biz sustuğumuzda konuşan kalbimiz olmalı.
Bağımsız olarak konuşmalı; kelimelere, seslere, harflere ihtiyaç duymadan.
Sessizce haykırmalı sevgimizin derecesine.

Kalbimiz senfoni sırasında o kadar hızlanmalı ki gök gürültüsüyle karışmalı.
Kulakları tırmalarcasına kıyametleri koparmalı.
Hiçbir yerde daha önce duymadığımız bir kaç şey söylemeli.
Duyulmamış olanı bağıra çağıra anlatmalı.

Susmak ve sessiz olmak, sevmenin şartlarındandır.
Sessizlikte, şarkılar kadar paylaşılmak ister.
Seviyorsan, birazcıkda olsa; sus, sessiz kal, hareketsiz kal.
Sadece hisset, bütün damarlarında.


30 Eylül 2012 Pazar

Yıllanmış Şarabın Tadı

Dilimin hissettiği tattı, geçmişi anımsatan.
Beynimin film ruloları tekrar tekrar döndü başa.
Bozuk plak gibi sardı en başa, sonra tekrar sardı, sonra bir daha.
Anımsadıkça içine düştüm.
İçine düştükçe tarihin tozlu sayfalarından perdeler kalktı.
Ve işte oradaydım.
Geçmişimde, aslında hiç geçmemiş olan zaman diliminde.
Bazı şeyler günden güne değerlenmektedir.
Yıllandıkça pahalılaşan bir kadeh şarap gibi.
Ve geçmişimde, geleceğe doğru yol aldıkça dahada pahalılaşmakta.

Bana soracak olursanız eğer; Hiç yıllanmış bir şarabı tattın mı diye?
Hayır, olacaktır cevabım. Tatmadım amma velakin, ben bizzat o şarabın kendisiydim.
















29 Eylül 2012 Cumartesi

13. Boyut

Yepyeni boyutlar getirdim yaşamıma.
Her boyutta farklı kılıklara büründüm.
Değişen sadece giysilerim oldu.
Yeryüzü değişse dahi içiminyüzü hep aynı kaldı.

Yepyeni boyutun getirdiği yepyeni şeyler var artık hayatımda.
Bu boyutta var olan her şey yok gibi.
Yok olarak düşündüğümüz her şey ise varlığa sahip.
Vücuda sahip, ete, kana, cana sahip.
Hâyallerimiz gerçeğe dönüşmüş, gerçeklerimiz uçup gitmiş durumda.

Yepyeni boyutun duyguları ise daha bir saf.
Her şey olması gerektiği gibi.
Katıksız halde bulunuyor bütün varsayımlar.
Yapmacıklardan arındırılmış bir yaşam bu.
Her davranışa mantıksal bir açıklama gizli.
Her adımda hedefe yürünen bir düşünce var.

Yepyeni boyutun içinde olmak dışına çıkamamayı gerektiriyor.
Girdapmışcasına içinde bulunmak anlamına geliyor bu.
Adak olmak, adaklar adamak, adağa ait olmak gerekiyor.
Hümanizm duygusuyla yoğrulmak isteniyor.
Rüyâ görmek değilde onu bizzat yaşamak demek oluyor bu
Bir adımınla uçurumun kenarında, bir adımınla O'nun kollarında olmak gibi.
Ateş buzu eritemiyor, buz ateşi söndüremiyor.

13.Boyut.
Var olanı yok saymak, yok olarak telakki edilenleri varlığa dönüştürmek.



28 Eylül 2012 Cuma

Sana Sarı Laleler Aldım

Sana sarı laleler aldım.
Tek tek seçtim milyonlarcası arasından.
Her birini özenle seçtim, seçilmiş olana.

Adak gibi adadım her birini sana.
Öyle bir sardım ki, bağcıklarını yüreğimden saldım.
Her çiçek verişinde senin için heyecanlandım.

Mücevhermişcesine değerli bir biçimde korudum.
Kapalı kapılarda değilde gökyüzünde barındırdım.
Bulutlara ektim tohumlarını.
Yağmurlarla suladım diplerini.
Güneşle sıvazladım yapraklarını.
Senin için büyüttüm fidanlarını.

Yolladım dünyanın dört bir yanına, her köşebaşında seni göreyim diye.
Seni gören herkes farklı bir duyguya kapıldı.
Ne senden kopabildiler, ne de sana ait olabildiler.
Ben ise tamamen sana adadım her şeyi, her nesneyi.
Rengarenk hâle getirdim, senin gibi karmaşık yapıda olsun diye.
Kırmızının en koyusundan, sarının en hafifine kadar renklendirdim.
Her bir tanesini kendi ellerimle boyadım.
Topraktan aldım renklerini, sulu boyayla boyar gibi boyadım senin için.
Fırçamla her vuruşumda güzel kokulu yapraklarına daha farklı renklere boyandılar.
Teninin kokularını verdim onlara, senin gibi harikülâde bir boyuttalar artık.
Senin rengini verdim onlara, sana daha bir benzesinler diye.

Sana sarı laleler aldım.
Her bir tanesini alırken topraktan; yepyeni bir tebessümle.
İpliklerini saçlarından sardım, saçlarımdan bağladım.



27 Eylül 2012 Perşembe

Zaman Kavramıyla; Beklemek


Herkes istediği kadar koşsun. Beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur. Oturacağım ve bekleyeceğim.
Oğuz Atay , Tutunamayanlar

Beklemek, çok uzun soluklu bir yolun ilk adımlarını emekleyerek geçmek gibi aslında.
Zaman orada sadece bir kavram olarak karşımıza çıkar.
Varlığını ifade etmek o kadar zordur ki.
Nice saniyeleri asır uzunluğunda, nice yılları saniyeymişcesine yaşarız temelde.
Zaman, insanoğlunun çözemeyeceği bir bilmecenin parçasıdır.
Beklemekde zaman olgusunun anlamsızlaştığı bir başka konu.

Beklemek güzeldir, beklenen güzelse. 

Koşmak, zamanı bize daha fazla yaklaştırmaz.
Zamandan kaçamayız.
O varlığını hissettirir bize, biz o dursun diye dua ederken, veya durmaması için yalvarırken.
Koşarak pekçok insanın peşinden, sürükleniriz fırtınan içerisindeymişcesine.
Bizi anlayacak bir insan için yıllardır sürdürdüğümüz bir arayışımız vardır.
Bir türlü bulamadığımız.
Ben arayışı kendi içimde yapıyorum.
Kaderimizden farklı bir şey yaşamayacağız şüphesiz.
Bulacaksak birbirimizi her halükârda yollarımız çelişecektir.

Koşup durmak, dönüp durmaktır aynı eksende.

Bekleyeceğim onu, oda beni beklerken.
Kavuşacağız birbirimize, oturduğumuz yerde.
Dolanırken ellerimiz birbirine, bizde dolanacağız birbirimize.
Sevgiyle, bir kupa kahveyle.

Mabel Matiz - Kara Sevda
Mehmet Erdem - Herkes Aynı Hayatta


23 Eylül 2012 Pazar

Yapmacık Tavırlar Tiyatrosu

‎" Gelin vazgeçin.
Çıkartın şu üzerinizde iğreti duran bakışları.Kalbinizin zembereğini her türlü ayardan boşaltın ve içinizin ritmine ayar tutmasını sağlayın.
Takının kendi bakışlarınızı, kuşanın kendi kalbinizi."

[ Nazan Bekiroğlu - Mor Mürekkep ]

Yapmacık bir asaleti sergilemekte günümüz toplumu.
Eller bile titremekte, yapmacık bir nezaket gösterisinde.
Ama bir türlü becerilemiyor, üstüne bir de doğallığı kaybediyoruz.
İnsanlar yüzlerine taktıkları yalancı gülümseyişlerle aşağılıyorlar kendilerini.
Bir kere aynaya baksalar, ne kadar iğreti durduklarını farkedecekler.
Kalplerini, sakladıkları o bedenden sıyırmalılar evvelce.
Sonra o giyinip kuşandıkları giysilerin onlara asalet katmadıklarını kavramalılar.
Unutmamalılar ki; görünen sadece giysi.
Ondan sıydıldıklarında giysi yerine kendilerini sergileyecekler.
Kendini sergileyen insan, yüzünde tebessümün varlığını hissettiren insan;
Asalete doğuştan sahip olan insandır.
Kendimize ait olmayan tavırlarla insanları etkilemeye çalışıyoruz.
Konuşmamıza bile bir farklılık katma amacı güdüyoruz.
Duruşumuzu değiştiriyor, durmadan yalandan bir kahkaha koyveriyoruz.
Bakışlarımızı kısıyor, genişletiyor, onu bile değiştirmeye çalışıyoruz.
Daha sonra yapmacık tavırlara bedensel ögeler ekleniyor.
Dikkat çekme isteği tavana vuruyor, delip geçiyor adeta.
Saçlar boyatılıyor, şekillendiriliyor.
Yani doğuşumuzda bize verilen her şeyi değiştirme ihtiyacı duyuyoruz.
Temiz, tek tondaki vücudumuza işlemeli kumaş havası veriyoruz.
Dört bir yanını mantıksızca kuru kafalarla, örümcek ağlarıyla donatıyoruz.
Kendimizi döve döve, işkence çekme pahasına dövmeciye paraları memnuniyetle sayıyoruz.
Bundan birkaç asır önce ise bunu vahşet olarak değerlendirirdi insanlık.
İnsanlık tarihine hep korkunç olarak geçen olaylardı günümüzün normal olayları.
Günümüz toplumunda doğal kalmış bir kaç şey bulmak paha biçilemez değerde artık.
Tiyatro sahnesindeymişizcesine içinde bulunduğumuz oyunu oynuyoruz.
Ve piyes burada son bulmuyor, her gün yeni seanslar ekleniyor ona.
Her geçen an, geleceğe bir yapma tavır daha eklenen bir zaman dilimidir.
'Yapmacık Tavırlar Tiyatrosu' perdelerini açıyor ve oyun yeniden başlıyor, hiç bitmeyecekmişcesine.

21 Eylül 2012 Cuma

Üşüyorsun

Ve sen hâlâ üşüyorsun.
Nemli bir havada dalgalanmakta saçların esintilerle.
Gökyüzü giderek kararmakta an ve an.
Dudaklarında titrek bir mırıldanma duyulmakta.
Ramelin yağmurun tanecikleriyle akmakta yüzüne.
Boyamakta kirpiklerini, alnını, yanaklarını; katran karası siyaha.
Soğuk giderek hissettiriyor varlığını.
Buzdolabında hissettiğin gibi anlık bir hissiyat bu.
Cehennem ne kadar sıcaksa, sende o kadar soğuksun işte.
O ne kadar yakıcıysa, sende o kadar üşütüyorsun işte.
Kalbin hızlıca, delice, hırsla çarparken;
Kanının ulaşmadığı tek bir hücren dahi kalmazken;
Vücudunda soğuk bir ürperti var;
O bir hayalet gibi dolaşıyor;
Ve sen hâlâ üşüyorsun.
Ayakların yolunu bulamıyor, ellerin kahve fincanını tutamıyor.
Gözlerin bakıyor ama göremiyor.
Kulakların buz kesilmiş, sessizliği dinliyor.
Dokunuyorsun ama hissedemiyorsun.
Bu bir lanet olmalı ancak ve ancak.
Sadece 1 kişiyi saracak büyük bir lanet.
Vücut ısın artmakta giderek, giderek çoğalmak ter damlacıkların.
Vücudundaki sıcaklık arttıkça sen daha bi üşümektesin.
Sen üşürken ben yanmakta, ben yandıkça sen üşümekte.
Küllerimiz savrulur gökyüzüne, göğün rengine, göğün esintisine.
O anlar gelip geçerken bile;
Sen hâlâ üşüyor olacaksın.