Göğsümde Kur'an gerilmişim,
Ellerim ve ayaklarım kana,
Düşüncem güle bulanmış.
Gerilmişim,
Uzaklaştırılmaya çalışılıyor sözlerin.
Bir düş bahçesinde oynayıp,
Seni düşlüyorum.
Uyuyakalmışım,
Bir elim sana uzanmış,
Boş bırakır mısın?
Zihnim güneşe bulanmış,
Düşünüyorum yaptıklarını.
Sen çölde kumlar,
Ben burda, iki yaka arasında,
Kuruyoruz evrenimizi.
Yalnızım ve andım buna,
Antik dönemden kalma bir heykelim,
Yalnızca bakıp geçilen.
Nar bahçesinde yaşamıyorum,
Bu bana görünen nâr,
İnsanlar gül sanıyor.
Hilâle mi gererler beni,
Kucağıma inancı vererek;
Karşıma geçip gülerler mi,
Yoksa yürürler mi bakmadan,
Artlarına?
Zihnim feci hâlde dolu;
Kalbimdense damlalar hâlinde,
Ruhum akıyor.
Bir su sesi gibi uzaktan dinleyen için,
İçimin boşalışı.
Dilimde sözlerin,
Yüzüm gözüm çiziklere bulanmış,
Kızgın kalem uçlarından.
Akan her damla kanı içiyorum,
Öyle susamışım.
Benim olan ne varsa sana sunuyorum,
Kabul eder misin?
-Bana âit hiçbir şey yok, onunum.-
Okuduklarımı duvarlarına kazıyorum,
Belleğin.
Okur musun beni de,
Onu okuyuşun gibi;
Oku beni, oku beni, oku.
Kalemi ortasından yarıyorum,
Parçalarını herkes birleştirse de,
Anlamını kimse bilmez.
Horozun öttüğünü duymadım,
Seni de inkâr etmedim.
Ben değilim inkârcı,
Kapında yatan bir âciz.
Sözlerim acz tutuyor,
Yaşayışım da.
Her şeyin ortasında kalmış,
Uzatmanı bekliyorum elini,
Kendi sıratımdayım.
Hatlar arasında kendimi görüyorum,
İçimden geçmiş elifler,
Göğsümde çift vav.
Hiçbir şeyin tek başına,
Her şey olamayacağı kanısındayım,
İlk günden beri.
Sen kutlandın ve kutsandın,
ve ayrıldın mutlulukla,
Ardında milyar özlem bırakarak.
Kutla beni ve bizi,
Bırakma ardında.
Âh, ne zaman gelecek,
Düğün gecem;
Yoksa hiç kavuşamadan,
Yok mu olacağım?
Şeb-i arus, dediler güne,
Ne güzel demişler, dedim içimden.
Aşkı koydular içine,
Benliğimi koy kendine.
Göğsümde Kur'an gerilmişim,
Ellerim ve ayaklarım kana,
Düşüncem güle bulanmış.
Bir gül bahçesinde oynayıp,
Seni düşlüyorum.
17 Aralık 2016 Cumartesi
8 Aralık 2016 Perşembe
Kalbim Öylesine Savruk Ki
Kalbim öylesine savruk ki.
Kalbim,
Öylesine savruk,
Güneşlere, yakan gözlere,
Bir kızıl gölge,
Durur tepesinde,
Kimseye sezdirmeden.
Senin toz dediğin,
Kalbimdir.
Kalbim,
Öylesine savruk ki.
Semaya savurma n'olur,
Asırlar sürüyor,
Tekrar inmesi,
Yeryüzüne.
Kalbimi savurma,
N'olur.
Bir bilsen,
Mevsim farketmiyor,
Acının sürerliliği karşısında,
Zaman farketmiyor.
Her şey gelip yerleşiyor,
İçe, en içe,
Aortun başladığı geçide.
Kalbim,
Öylesine savrulmuş ki,
Top(ar)layamıyorum artık.
Yardım eder misin,
İçinden acıları çekmeye,
Arınmış bir kalbi,
Yerine eşmeye.
Kalbim,
Öylesine savruk,
Güneşlere, yakan gözlere,
Bir kızıl gölge,
Durur tepesinde,
Kimseye sezdirmeden.
Senin toz dediğin,
Kalbimdir.
Kalbim,
Öylesine savruk ki.
Semaya savurma n'olur,
Asırlar sürüyor,
Tekrar inmesi,
Yeryüzüne.
Kalbimi savurma,
N'olur.
Bir bilsen,
Mevsim farketmiyor,
Acının sürerliliği karşısında,
Zaman farketmiyor.
Her şey gelip yerleşiyor,
İçe, en içe,
Aortun başladığı geçide.
Kalbim,
Öylesine savrulmuş ki,
Top(ar)layamıyorum artık.
Yardım eder misin,
İçinden acıları çekmeye,
Arınmış bir kalbi,
Yerine eşmeye.
4 Aralık 2016 Pazar
Helyum
Hidrojen'e
Dünyadaki en kararlı madde olmasam da,
Kararlıyım bir insanın sahip olabileceğinden,
Daha fazla.
Kararlarımı uygulamakta benzerim,
Hidorjen'den ziyade Helyum'a.
Tüm yapılarım ve elektronlarımla,
Memnunum hayatımdan ve
İhtiyacım yok değişmeye,
Dönüşmeye ve ilave olunmaya.
Ben sürerliliğimi korurum böyle,
Kimse olmadan,
Kimseye muhtaç kalmadan,
Kimseye çeperimde yer açmadan.
Kararlı bileşiklerin başlangıcıyım,
Daha "iki" denildiğinde durağıyım,
Ulaşılmak istenenin.
Ulaşılmak istenenim,
Sadece kendi olarak kalmak isteyen,
Bozulamayan ve kırılamayan.
Atom nedir, gel ve seyret beni,
Karar nedir, sor ve seyret beni,
Bağ nasıl korunur, gör ve anlat beni.
Ben Helyum'um, değil Hidrojen,
Kararlı maddelerin durağı.
Dünyadaki en kararlı madde olmasam da,
Kararlıyım bir insanın sahip olabileceğinden,
Daha fazla.
Dünyadaki en kararlı madde olmasam da,
Kararlıyım bir insanın sahip olabileceğinden,
Daha fazla.
Kararlarımı uygulamakta benzerim,
Hidorjen'den ziyade Helyum'a.
Tüm yapılarım ve elektronlarımla,
Memnunum hayatımdan ve
İhtiyacım yok değişmeye,
Dönüşmeye ve ilave olunmaya.
Ben sürerliliğimi korurum böyle,
Kimse olmadan,
Kimseye muhtaç kalmadan,
Kimseye çeperimde yer açmadan.
Kararlı bileşiklerin başlangıcıyım,
Daha "iki" denildiğinde durağıyım,
Ulaşılmak istenenin.
Ulaşılmak istenenim,
Sadece kendi olarak kalmak isteyen,
Bozulamayan ve kırılamayan.
Atom nedir, gel ve seyret beni,
Karar nedir, sor ve seyret beni,
Bağ nasıl korunur, gör ve anlat beni.
Ben Helyum'um, değil Hidrojen,
Kararlı maddelerin durağı.
Dünyadaki en kararlı madde olmasam da,
Kararlıyım bir insanın sahip olabileceğinden,
Daha fazla.
1 Aralık 2016 Perşembe
Ala Zaman Aralıklarında Bir Gezinti
Saklıyorum ve daha sonra sakladığım yerden memnun kalmayıp,
Daha derinlere gömüyorum ki görünmez olsun bakan gözler için,
Ki görmekle bakmak arasındaki fark sivrildikçe her dâim,
Daha da ulaşılmaz olsun hayata anlam katan bu gizim.
Nasıl ki yuva yapamazsa bir kartal dağdan aşağı yerlere,
Yerleşemezse bir fil kendinden küçük, basık ve kapanık yerlere,
Ben de öyle taşıyorum olduğum her kaptan,
Dizginlenemeyen bir nehir olup akıyorum insanlar arasından.
Ne pişmanlık ne umursama ne de herhangi bir engel,
Hiçbir şey durduramıyor beni bu bilinmez yolda.
Kime saplanıp kalacağımı hissettimse hayal kırıklıklarıyla dolu,
Anlıyorum ki insanoğlu yalnızca acılarla dolu.
Nasıl ki sen gönlü kırıkların içine nüfuz edip yerleşiyorsan,
Ben de öyle durulmak istiyorum en nihayetinde.
-Uca doğru yol aldıkça kendimi merkezde görüyorum.-
Bilmem nedendir, yaklaştığım herkesi uzaklaşmış görüyorum;
Biliyorum ki acım benimdir, kederim, hüznüm.
Biliyorum ki hiçbir şey anlatıldığı gibi geçip gitmiyor iz bırakmadan.
Yorgunum bir cennet artığı olarak bu sürgün durağında,
Bin cinnet geçirmiş kadar yorgun duyumsuyorum zihnimi.
Çevrilmişim ben farkında olmadan en can alıcı oklarla,
Dokunduğu her yerde bir dağlanmaz yara açıyor sözler.
Ağzımdan çıktıkça kusmuğa dönüyor bu sözler,
Artık bitse ömür ve kesilse tüm kelimelerin ardı sonsuza dek,
Bir küvet içinde suya karışan kırmızı damlalar olsa son görüntü,
Bir zaman artığı olarak, ala zaman aralıklarında.
Daha derinlere gömüyorum ki görünmez olsun bakan gözler için,
Ki görmekle bakmak arasındaki fark sivrildikçe her dâim,
Daha da ulaşılmaz olsun hayata anlam katan bu gizim.
Nasıl ki yuva yapamazsa bir kartal dağdan aşağı yerlere,
Yerleşemezse bir fil kendinden küçük, basık ve kapanık yerlere,
Ben de öyle taşıyorum olduğum her kaptan,
Dizginlenemeyen bir nehir olup akıyorum insanlar arasından.
Ne pişmanlık ne umursama ne de herhangi bir engel,
Hiçbir şey durduramıyor beni bu bilinmez yolda.
Kime saplanıp kalacağımı hissettimse hayal kırıklıklarıyla dolu,
Anlıyorum ki insanoğlu yalnızca acılarla dolu.
Nasıl ki sen gönlü kırıkların içine nüfuz edip yerleşiyorsan,
Ben de öyle durulmak istiyorum en nihayetinde.
-Uca doğru yol aldıkça kendimi merkezde görüyorum.-
Bilmem nedendir, yaklaştığım herkesi uzaklaşmış görüyorum;
Biliyorum ki acım benimdir, kederim, hüznüm.
Biliyorum ki hiçbir şey anlatıldığı gibi geçip gitmiyor iz bırakmadan.
Yorgunum bir cennet artığı olarak bu sürgün durağında,
Bin cinnet geçirmiş kadar yorgun duyumsuyorum zihnimi.
Çevrilmişim ben farkında olmadan en can alıcı oklarla,
Dokunduğu her yerde bir dağlanmaz yara açıyor sözler.
Ağzımdan çıktıkça kusmuğa dönüyor bu sözler,
Artık bitse ömür ve kesilse tüm kelimelerin ardı sonsuza dek,
Bir küvet içinde suya karışan kırmızı damlalar olsa son görüntü,
Bir zaman artığı olarak, ala zaman aralıklarında.
26 Kasım 2016 Cumartesi
Merkezkaç
Seni hayatımın merkezine yerleştirsem,
Bir sorunsal bekler beni:
Hayatıma nasıl devam edeceğim konusunda.
İçinden çıkılmaz bir hâl alır,
Tüm savruk düşüncelerim.
Merkezimin kuşatıldığını hissediyorum içte,
Oysa dışta her şey bir köy yolu kadar tenha,
Bir çeşme kadar ıssızlıklar içinde,
Dağ yamacından seyredilen bir geniş ova.
Seni içime yerleştirsem ne olur merkezim,
Hayatına payitaht mı yoksa harabe mi?
Söyle bana nasıl geçeyim içinden,
Her şeye dokunarak mı,
Yoksa teğet mi hayatına;
Neresinde durayım yolun,
Kesişme/kavuşma durağında mı,
Yoksa iki uzun yol ayrımında mı?
Bir Anafarta zaferine dönüş hayatım için,
Yıkılıp giden bir imparatorluk olmak istemiyorum,
Yalnızca tozlu kitaplarda hatırlanan.
Bir kuruluş ol benim için,
Her şeyin sonlandığı ânda olmak istemiyorum.
-Bir zafer ol benim için.-
Biliyorum ki karamsarsam da,
Aydınlanabilirim seninle.
Her yol ışıklı değil anla,
Karanlık yollardan geçip de geldim.
Yeni bir söyleyişle seslenmek istiyorum sana,
Yeni bir dille,
Yalnız bana ait olan
ve yalnız sana yönelen,
Yalnız sana seslenen.
Bir orkide ol ama bükme boynunu,
Köklerin acı çektiriyor bana.
Âh kılcallarıma kadar girmişsin,
Eri(ş)mişsin beynime kadar.
Aşmışsın aklımın hudutlarını.
Ulaştığın köklerim acı çektiriyor bana.
24.XI.16, yolda.
Bir sorunsal bekler beni:
Hayatıma nasıl devam edeceğim konusunda.
İçinden çıkılmaz bir hâl alır,
Tüm savruk düşüncelerim.
Merkezimin kuşatıldığını hissediyorum içte,
Oysa dışta her şey bir köy yolu kadar tenha,
Bir çeşme kadar ıssızlıklar içinde,
Dağ yamacından seyredilen bir geniş ova.
Seni içime yerleştirsem ne olur merkezim,
Hayatına payitaht mı yoksa harabe mi?
Söyle bana nasıl geçeyim içinden,
Her şeye dokunarak mı,
Yoksa teğet mi hayatına;
Neresinde durayım yolun,
Kesişme/kavuşma durağında mı,
Yoksa iki uzun yol ayrımında mı?
Bir Anafarta zaferine dönüş hayatım için,
Yıkılıp giden bir imparatorluk olmak istemiyorum,
Yalnızca tozlu kitaplarda hatırlanan.
Bir kuruluş ol benim için,
Her şeyin sonlandığı ânda olmak istemiyorum.
-Bir zafer ol benim için.-
Biliyorum ki karamsarsam da,
Aydınlanabilirim seninle.
Her yol ışıklı değil anla,
Karanlık yollardan geçip de geldim.
Yeni bir söyleyişle seslenmek istiyorum sana,
Yeni bir dille,
Yalnız bana ait olan
ve yalnız sana yönelen,
Yalnız sana seslenen.
Bir orkide ol ama bükme boynunu,
Köklerin acı çektiriyor bana.
Âh kılcallarıma kadar girmişsin,
Eri(ş)mişsin beynime kadar.
Aşmışsın aklımın hudutlarını.
Ulaştığın köklerim acı çektiriyor bana.
24.XI.16, yolda.
12 Kasım 2016 Cumartesi
Alacakaranlığın Elsa'sı / Elsa Seni Seviyorum
Elsa seni seviyorum ama bunu söyleyemiyorum,
Anlıyor musun;
Bir diken gibi dilime batıyor sesler,
Aldığım her nefes boğazımı yakarak geçiyor,
Sanki sıcaktan kavrulmuş bir ısırgan otu.
Elsa seni seviyorum, beni duyuyor musun?
Öfkesini kusmak istiyor içindeki saklı yas,
Bir kin bulutu gibi üstünde dolaşan ne;
Kus artık sözlerini ve rahatla hiç olmadığın kadar,
Sen böyleyken dilsiz kesiliyor tüm kullar;
Elsa seni seviyorum, beni kavrıyor musun?
Ne yana gitsem kimsesizlik karşılayandır beni;
Dilimin ucuna gelenler lav gibi,
İçimi yakıp çıkar dışarı, sıyırır tenimi.
Geceye meftun olsam da severim günü,
Alacakaranlığın perdesi arasından görürüm seni;
Uykuyla uyanıklık arası düşümsün benim.
Elsa seni seviyorum, söylüyor musun türkümü?
Anlıyor musun;
Bir diken gibi dilime batıyor sesler,
Aldığım her nefes boğazımı yakarak geçiyor,
Sanki sıcaktan kavrulmuş bir ısırgan otu.
Elsa seni seviyorum, beni duyuyor musun?
Öfkesini kusmak istiyor içindeki saklı yas,
Bir kin bulutu gibi üstünde dolaşan ne;
Kus artık sözlerini ve rahatla hiç olmadığın kadar,
Sen böyleyken dilsiz kesiliyor tüm kullar;
Elsa seni seviyorum, beni kavrıyor musun?
Ne yana gitsem kimsesizlik karşılayandır beni;
Dilimin ucuna gelenler lav gibi,
İçimi yakıp çıkar dışarı, sıyırır tenimi.
Geceye meftun olsam da severim günü,
Alacakaranlığın perdesi arasından görürüm seni;
Uykuyla uyanıklık arası düşümsün benim.
Elsa seni seviyorum, söylüyor musun türkümü?
8 Kasım 2016 Salı
Su Kanatlı Kuş
Kanatları sudan olan bir kuş görüyorum rüyâmda,
Uçuyor iklimler boyunca gözlerinde silik bir buğuyla.
Kim bilir hangi harabeden topladığı kırık dallarla,
Bir ateş yakmak istiyor konduğu dalgaların ayağında.
Mânâyı tüyleri arasına sakladıkça birer birer,
Görünürlüğü azalıyor kendisinin ve kimse inanmıyor,
Su kanatlı kuşun dinginliğinin geceye sirâyet ettiğine,
Söz ovasında bilinmez bir yaraya yuva yaptığına.
Oysa kabul görmese de bir baş tâcı edilse de,
Yalnızlık onun yaratılışından bir nişâne gibi içinde.
Dokunuldukça dalgalanmaya ve dağılmaya mahkûm varlığı,
Bir su damlası olarak çoğalıyor halka halka.
Genişledikçe çizgilerini kaybediyor duruluğu,
Artık her şeyi görüyor ve kapatmak istiyor,
Bu sessiz dinginliğin içinde buruk gözlerini.
Ben ne rüyâmdan uyanmak istiyorum ne de kalkmak.
O uçsa denizin üstünde hiç konmadan sonsuza dek,
Ben de kalsam bu kitli ânın derinliklerinde.
Uçuyor iklimler boyunca gözlerinde silik bir buğuyla.
Kim bilir hangi harabeden topladığı kırık dallarla,
Bir ateş yakmak istiyor konduğu dalgaların ayağında.
Mânâyı tüyleri arasına sakladıkça birer birer,
Görünürlüğü azalıyor kendisinin ve kimse inanmıyor,
Su kanatlı kuşun dinginliğinin geceye sirâyet ettiğine,
Söz ovasında bilinmez bir yaraya yuva yaptığına.
Oysa kabul görmese de bir baş tâcı edilse de,
Yalnızlık onun yaratılışından bir nişâne gibi içinde.
Dokunuldukça dalgalanmaya ve dağılmaya mahkûm varlığı,
Bir su damlası olarak çoğalıyor halka halka.
Genişledikçe çizgilerini kaybediyor duruluğu,
Artık her şeyi görüyor ve kapatmak istiyor,
Bu sessiz dinginliğin içinde buruk gözlerini.
Ben ne rüyâmdan uyanmak istiyorum ne de kalkmak.
O uçsa denizin üstünde hiç konmadan sonsuza dek,
Ben de kalsam bu kitli ânın derinliklerinde.
5 Kasım 2016 Cumartesi
Albatros
Âh albatros,
Konsana omuzlarıma,
Uçalım uzaklara,
Derinden yol alarak,
Duyurmadan kimseye.
Sen bende,
Ben içinde saklı,
Hafif.
Herkes geçmişimin yabancısı,
Oysa herkes sahibi gibi bildiğinin;
Bana aitmiş sanki çoğu zaman,
Yokluğun müjdecisi oysa;
Bilinmeyenlerin söylemi,
Bu gülünç çağın köksüz oyunu/onuru.
Açık denizlerin gölge değmemiş ufkunda,
Dolaşsak kime rastlarız,
Kendimizdan başka.
-Bâkir tüm düşler.-
Utanç kaldı mı dünyanın,
Herhangi bir köşesinde?
Albatros şâirim misin gerçekten,
Şiirin kanatları mısın;
Bir düş perisi misin,
Leşi seyreden mutlu ölüm mü;
Kimsin sen,
Ak düşün kara albatrosu?
Değişmeyecek ve değiştirmeyeceksek,
Yaşamayalım daha fazla.
Bir leş ne kadar onurluysa,
O kadar gururlu çağ.
Konsana omuzlarıma,
Uçalım uzaklara,
Derinden yol alarak,
Duyurmadan kimseye.
Sen bende,
Ben içinde saklı,
Hafif.
Herkes geçmişimin yabancısı,
Oysa herkes sahibi gibi bildiğinin;
Bana aitmiş sanki çoğu zaman,
Yokluğun müjdecisi oysa;
Bilinmeyenlerin söylemi,
Bu gülünç çağın köksüz oyunu/onuru.
Açık denizlerin gölge değmemiş ufkunda,
Dolaşsak kime rastlarız,
Kendimizdan başka.
-Bâkir tüm düşler.-
Utanç kaldı mı dünyanın,
Herhangi bir köşesinde?
Albatros şâirim misin gerçekten,
Şiirin kanatları mısın;
Bir düş perisi misin,
Leşi seyreden mutlu ölüm mü;
Kimsin sen,
Ak düşün kara albatrosu?
Değişmeyecek ve değiştirmeyeceksek,
Yaşamayalım daha fazla.
Bir leş ne kadar onurluysa,
O kadar gururlu çağ.
28 Ekim 2016 Cuma
Reconstruction
Yeniden yapmak istiyorum,
İçimi, dışımı;
Kendi süzgecimden geçip,
Var olmak istiyorum.
Delinmiş bir bulut gibi,
Durmadan su kaçırır zaman.
Gün, yüzü çevrik güzel,
Kaçar geceyi yamar.
Mağaranın ağzındaki taş,
Düştü düşecek yamaca doğru.
Yeniden yazar mısın,
Yazılması gerekeni;
Yazılması isteneni.
Kimse memnun değil,
Yaşadığından;
Oysa kimse görmüyor,
Yaşattığını.
Hangi yakada doğum,
Ölüm hangisinde;
Asya'dan Avrupa'ya taşan ve taşınan,
Sadece ölüm mü;
Ölüm göğsünde mi tüm dinlerin?
Değiştir yazgıyı, zor değil.
Kelimeleri eksiltmeye çalışma çabam,
Yalnızca benliğimin eksilmesiyle sonlanıyor.
Hepsi bir kurgu,
Yaşadıklarımın.
Hakim değilim,
Kendime.
Rolünü oyna,
Işığı kapat, bak:
Sahne sessiz.
Sandıklarımla sancılarım arasında,
Kalmışım:
Unutmasözlerimi.
İçimi, dışımı;
Kendi süzgecimden geçip,
Var olmak istiyorum.
Delinmiş bir bulut gibi,
Durmadan su kaçırır zaman.
Gün, yüzü çevrik güzel,
Kaçar geceyi yamar.
Mağaranın ağzındaki taş,
Düştü düşecek yamaca doğru.
Yeniden yazar mısın,
Yazılması gerekeni;
Yazılması isteneni.
Kimse memnun değil,
Yaşadığından;
Oysa kimse görmüyor,
Yaşattığını.
Hangi yakada doğum,
Ölüm hangisinde;
Asya'dan Avrupa'ya taşan ve taşınan,
Sadece ölüm mü;
Ölüm göğsünde mi tüm dinlerin?
Değiştir yazgıyı, zor değil.
Kelimeleri eksiltmeye çalışma çabam,
Yalnızca benliğimin eksilmesiyle sonlanıyor.
Hepsi bir kurgu,
Yaşadıklarımın.
Hakim değilim,
Kendime.
Rolünü oyna,
Işığı kapat, bak:
Sahne sessiz.
Sandıklarımla sancılarım arasında,
Kalmışım:
Unutmasözlerimi.
19 Ekim 2016 Çarşamba
Sait Faik Abasıyanık’ın “Yılan Uykusu” Adlı Hikâyesi Üzerine
Abdullah Ezik
20130113044
Sait Faik Abasıyanık’ın “Yılan Uykusu” Adlı Hikâyesi Üzerine
Sait Faik Abasıyanık’ın “Yılan Uykusu” adlı hikâyesi Alemdağ’da Var Bir Yılan[1] kitabında yer almaktadır. Kitap, 1954 tarihinde Varlık Yayınevi tarafından yayımlanmıştır.
Hikâyede gerçekle düş iç içe geçer. Bir rüyâ hâli söz konusudur. Soyutluk artarcasına giderek gerçeküstü öğeler öne çıkmaktadır. Evin içinde mevsimler değişir, zaman değişir, kişiler bir yok olur bir var olur. Sanki gerçekliğin yitişiyle hayattan kopulur. Hikâyenin adı gibi uzun bir uykudan söz etmek mümkündür burada. Yılanların yattığı kış uykusu, çok uzun sürmesiyle bilinmektedir. Burada da metin ilerledikçe her şey daha da karmaşıklaşmaktadır. Uzun bir rüyâdadır sanki karakter. Bir yılan uykusu misali uyanış çok geçtir.
Bu yazıdan Gérard Genette’in “anlatı ve söylem” kuramı kapsamında çeşitli görüşler belirtilecektir. Gérard Genette, Anlatının Söylemi[2] adlı kitabında geliştirdiği kuram ile metinlere bakış konusunda yeni bir yol geliştirmiştir. Bu kuram ile beraber artık metinleri yapı bakımından incelemek de belirli metotlara dayanmaktadır.
Gérard Genette, Fransız eleştirmen ve edebiyat kuramcısıdır. 1930 yılında doğmuştur. Sorbonne Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Edebiyatı alanında profesör olmuş ve geliştirdiği kuramlar, yazdığı makalelerle önemli fikirler öne sürmüştür. Anlatının Söylemi adlı kitabıyla Kayıp Zamanın İzinde’den yola çıkarak kurgusal açıdan metinlere yaklaşan kuramını geliştirmiştir. Bundan sonra sistemleştirme ve başka metinler üzerinde de metodu deneme yoluyla eserini kaleme almıştır. Bu yöntem herkes tarafından kabul edilmemiş, karşıt görüşleri de doğurmuştur. Genette’in yönteminin kurguyu fazlaca öne çıkardığını ve dolayısıyla metnin anlamını öldürdüğünü düşünen başka eleştirmenler yeni kuramlar geliştirmiştir. Bu nedenle Genette’in anlatı ve söylemi gerek kendi yapısı gerekse edebî metinlerin farklı şekillerde incelenmesine de olanak tanımasıyla önemli bir yer kazanmıştır.
“Yılan Uykusu”, mesafe olarak “dolaysız söylem” ile oluşturulmuştur. Karakter ve anlatıcının sesleri birbirine karışmıştır. Metnin aktarıcısı, yani yazarı karakter olarak da metne dâhil olmuştur. Dolaysız söylem için gerekli olan bu unsurlar tamamlanmıştır.
“O kuşa ıslık çaldı. Kuş cevap vermedi. BANA döndü. “Buz kestim orda,” dedi, “bu odaya gelsene!” “O oda sıcak mı?” diye sormuşum gibi “Sıcak ya,” dedi, “bu oda ısındı.” “Senden mi,” diye sormuşum gibi…”[3]
Aynı zamanda metinde yazarın okuyucuyla konuşur gibi hareket etmesi de öne çıkmaktadır. Metne geniş zamanda ve konuşur gibi giriş dikkat çekicidir. Özellikle genellemelerde bulunarak başlayıp daha sonra giderek özelleştirmesi ön plandadır. Evrenselden öznele doğru bir ilerleyiş söz konusudur. Bu da anlatılan olaya doğru dışarıdan yaklaşımda keskinleşmeyi sağlamaktadır.
“İşte karşı karşıyasın. İşte o da senin gibi; elli ayaklı, kaşlı gözlü, sıhhatli hasta, sarışın esmer, kafası var, saçları var, kirpikleri var, yalan söyleyen ağzı var. Yüzünde küçük küçük kavga, taş, düşme izleri. Yaramaz bir çocukluğun her şeysi, ufak ufak her şeysi. İşte elleri, parmakları, işte ayakları. Kim bu? İnsanoğlu! Senin gibi tıpkı tıpkısına apaynı.”[4]
Anlatıcının tanımladığı bu insanoğlundan yavaşça karakterin kendine doğru geçilir.
Metnin anlatı perspektifi “ana karakterin kendi hikâyesini anlattığı” açıdır. Ana karakter bir rüyânın içindeymişçesine her şeyi aktarır. Sait Faik’in diğer hikâyelerinde de sıklıkla bu durum gözükmektedir. Dolaysız söylem ile birlikte gelişen bu durumda ana karakter dile gelmiştir.
Hikâyede odak olarak “içsel odaklanma” kullanılmıştır. Durum, ana karakterin hisleriyle ortadadır. Onun bakış açısıyla değişimler gözükmeden her şey bilinir hâle gelir. Yazar, metne ana karakteri ile yaklaşır. Diğer kişiler ve hisleri arka plandadır. Öne çıkan husus ana karakterdir. Bu da içsel odaklanmayı doğurmaktadır. Olaylar bir şahıs tarafından anlatılmaktadır.
“Sen de kaparsın gözlerini. Belki de onu görmemek içindir. Ne sen onu, ne o seni anlıyor. Belki anlamak ikinizin de işine gelmiyor. “Tanı, tanı, kendini tanı.” İşe başla bir kere bu yönden. Sonra onu da anlayacaksın.”[5]
Bu gibi tanımlamalar aslında anlatıcı, yani yazara âittir. Anlatıcının bu tanımlamaları ana karakterin yapısına göre yapılmıştır. İlişkiler, metnin diğer karakterleri tarafından başka şekilde de yapılabilir. Burda genellemeler ana karakterin bakış açısının genişletilmesiyle oluşmuştur. Bunlar da metinde sıfır veya dışsal odaklanma oluşumunu engellemiş, her şeyi belirli bir bakış açısına göre gelişen biçimde ortaya çıkarmıştır.
Metnin kişisi “homodiegetik anlatı”dır. Anlatıcı, karakter olarak metnin içine dâhil olmuştur. Hikâyenin teklik birinci şahısla yazılan cümlelerinde de bu açıkça gözükmektedir. Anlatıcı, kendi tecrübelerine dayanarak olanları, duygularını, düşüncelerini aktarır. Her şey ona özgüdür. Anlatıcıyla yazarın birleşmesi bunun gereğidir.
“Birdenbire bulunduğuMUZ odanın kapısı açılıverdi. İçeriye rüzgâr girdi. Soğukla beraber yapraklarını dökmüş bir ağaç girdi. Ağacın arkasından duman, dumanın arkasından bir kuş, kuşun arkasından bir bulut girdi.”[6]
“ElbiseleriMin cepleri buzdan kaskatı kesilmişti. EliMi cebiMe de sokamıyorduM.[7]
“İçeriki odaya geçtiM. Yatak hazırdı. O ta köşeye büzülmüştü. Yanına sokulduM. Sıcacıktı. Hamam gibiydi. “DonduM sobalı odada yapayalnız,” dediM.”[8]
“Ağaçta, dediM. “Bırak şimdi kuşu, dediM. İÇİMe bir şeyler doğmuştu. Birdenbire yine garipsemiştiM her şeyi. Onun yanı sıcacıktı.”[9]
Ana karakter ve evdeki diğer kişiler arasında gelişen durumlar aynı dil ekseninde gelişip gitmektedir. Bu olanlar hep ana karakterin bakış açısıyla sunulmuş, homodiegetik anlatı, dolaysız söylem, ana karakterin kendi hikâyesini anlatması birbirine paralel olarak devam etmiştir.
Metnin anlatma zamanı “sonradan anlatma”dır. Anlatıcı, önceden yaşanmış olayı anlatmaktadır. Metin kaleme alındığından “yılan uykusu” bitmiştir artık ve anlatıcı rüyâdan gerçeğe dönmüş gibidir. Metinde kullanılan dil de yine sonradan anlatmayı göstermektedir. –DX’lı cümle yapısı bunun en belirgin işaretidir.
“Yatağımın üstüne oturDUm. Bir cıgara yakTIm. İçeriki odadaki ağaç buzlu cama pat pat vuruyorDU. Sobanın sesini duyuyorDUm. Bulunduğum odanın kapısı vurulDU. “Girin!” diye haykırDIm. Üstünde yeşil renkli bir yağmurlukla bir adam girDİ.”[10]
“Odam biraz ısınmışTI. Soba gürül gürül yanıyorDU.”[11]
“İçeriki odaya girmek canım istemiyorDU. Herhalde o da kalkıp çoktan gitmiş olacakTI. Kuşla beraber pencereden çıkmış olacakTI. Ama o oda herhalde hâlâ sıcakTI. Ağacı yerinden söküp balkon kapısından fırlatTIm. Dumanla bulut da onun arkasından kendi kendilerine gitTİler.”[12]
Hikâye düzen olarak “analepsis” ile kurulmuştur. Anlatıcı, önceden olmuş bir olayı aktarmaktadır. Anlatı zamanı ile düzen dolayısıyla birleşmektedir. Sonradan anlatmayla analepsis örtüşür. Sonradan anlatma için verilen örnekler bu konuda da geçerlidir.
Metnin süresi için yazarın duraklama ve eksiltiden yararlandığını söylemek mümkün. Metinde diyaloglar çok az yer tutmaktadır. Karakterlerin kişiliklerinden çok durum öne çıkmaktadır. Sahne ve özetler bu gibi nedenlerle pek tercih edilmemiştir.
Metinde karakterlerin kuşlar arasındaki konuşuşu sırasında anlatıcı geniş zamana geçer ve onlara dâir düşüncelerini belirtir:
“Kuşlar kötü şeyler söylerler mi hiç? Küçük dedikoduların zararı yok.”[13]
Eksiltiler de metnin genişletilmesi bakımından dikkate değerdir. Örneğin metinde bahsedilen üçüncü şahıs ile odada olan kadının geleceğine veya geçmişine ilişkin herhangi bir bilgi okuyucu ile paylaşılmaz. O karakterlere ne olduğu belirsizdir. Evin durumu da aynı şekilde. Dolayısıyla yazarın bu bölümlerde eksiltiden yararlandığını söylemek mümkündür.
“Sonra… Sonra kar yağmaya başladı.”[14]
“burası ne iyiymiş…”[15]
Hikâyede kullanılan sıklık “tekil anlatma”dır. Anlatıcı, durumu tek seferde aktarmaktadır. Olaylar içinde herhangi bir yere dönüş yapılmaz. Tekrarlama söz konusu değildir. Metin kronolojik olarak ilerlemekte ve sonuçlanmaktadır. Ucu açık sonla biten hikâyenin kurgusu bu şekilde akmaktadır. Tüm bunlar için de tekil anlatma tercih edilmiştir.
Sait Faik Abasıyanık’ın “Yılan Uykusu” adlı hikâyesi onun diğer metinleri gibi kısa, belirli, benzer metotlarla yazılmıştır. Sait Faik’in diğer metinlerinde görülen pek çok husus burada da göze çarpmaktadır. Anlatıcıyla birleşen karakterler, dolaysız söylemin ağırlığı, kısa metinde belirli öğelerin ön plana çıkışı gibi hususlar bunların başlıcalarıdır.
Gérard Genette’in “anlatı ve söylem” metoduyla Sait Faik’in hikâyesine bakıldığında ortaya çıkan sonuçlar genel olarak böyledir.
[1] Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ekim 2012.
[2] Gérard Genette, Anlatının Söylemi, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, Haziran 2011.
[3] A.g.e. syf: 116-117
[4] A.g.e. syf: 115
[5] A.g.e. syf: 116
[6] A.g.e. syf: 116
[7] A.g.e. syf: 116
[8] A.g.e. syf: 117
[9] A.g.e. syf: 117
[10]A.g.e.syf: 118
[11]A.g.e.syf: 119
[12]A.g.e. syf: 119
[13]A.g.e. syf: 119
[14] A.g.e. syf: 116
[15] A.g.e. syf: 117
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)