Sait Fâik Abasıyanık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sait Fâik Abasıyanık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2016 Çarşamba

Sait Faik Abasıyanık’ın “Yılan Uykusu” Adlı Hikâyesi Üzerine

Abdullah Ezik
20130113044

Sait Faik Abasıyanık’ın “Yılan Uykusu” Adlı Hikâyesi Üzerine

Sait Faik Abasıyanık’ın “Yılan Uykusu” adlı hikâyesi Alemdağ’da Var Bir Yılan[1] kitabında yer almaktadır. Kitap, 1954 tarihinde Varlık Yayınevi tarafından yayımlanmıştır.
Hikâyede gerçekle düş iç içe geçer. Bir rüyâ hâli söz konusudur. Soyutluk artarcasına giderek gerçeküstü öğeler öne çıkmaktadır. Evin içinde mevsimler değişir, zaman değişir, kişiler bir yok olur bir var olur. Sanki gerçekliğin yitişiyle hayattan kopulur. Hikâyenin adı gibi uzun bir uykudan söz etmek mümkündür burada. Yılanların yattığı kış uykusu, çok uzun sürmesiyle bilinmektedir. Burada da metin ilerledikçe her şey daha da karmaşıklaşmaktadır. Uzun bir rüyâdadır sanki karakter. Bir yılan uykusu misali uyanış çok geçtir.
Bu yazıdan Gérard Genette’in “anlatı ve söylem” kuramı kapsamında çeşitli görüşler belirtilecektir. Gérard Genette, Anlatının Söylemi[2] adlı kitabında geliştirdiği kuram ile metinlere bakış konusunda yeni bir yol geliştirmiştir. Bu kuram ile beraber artık metinleri yapı bakımından incelemek de belirli metotlara dayanmaktadır.
Gérard Genette, Fransız eleştirmen ve edebiyat kuramcısıdır. 1930 yılında doğmuştur. Sorbonne Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Edebiyatı alanında profesör olmuş ve geliştirdiği kuramlar, yazdığı makalelerle önemli fikirler öne sürmüştür. Anlatının Söylemi adlı kitabıyla Kayıp Zamanın İzinde’den yola çıkarak kurgusal açıdan metinlere yaklaşan kuramını geliştirmiştir. Bundan sonra sistemleştirme ve başka metinler üzerinde de metodu deneme yoluyla eserini kaleme almıştır. Bu yöntem herkes tarafından kabul edilmemiş, karşıt görüşleri de doğurmuştur. Genette’in yönteminin kurguyu fazlaca öne çıkardığını ve dolayısıyla metnin anlamını öldürdüğünü düşünen başka eleştirmenler yeni kuramlar geliştirmiştir. Bu nedenle Genette’in anlatı ve söylemi gerek kendi yapısı gerekse edebî metinlerin farklı şekillerde incelenmesine de olanak tanımasıyla önemli bir yer kazanmıştır. 
“Yılan Uykusu”, mesafe olarak “dolaysız söylem” ile oluşturulmuştur. Karakter ve anlatıcının sesleri birbirine karışmıştır. Metnin aktarıcısı, yani yazarı karakter olarak da metne dâhil olmuştur. Dolaysız söylem için gerekli olan bu unsurlar tamamlanmıştır.
“O kuşa ıslık çaldı. Kuş cevap vermedi. BANA döndü. “Buz kestim orda,” dedi, “bu odaya gelsene!” “O oda sıcak mı?” diye sormuşum gibi “Sıcak ya,” dedi, “bu oda ısındı.” “Senden mi,” diye sormuşum gibi…”[3]
Aynı zamanda metinde yazarın okuyucuyla konuşur gibi hareket etmesi de öne çıkmaktadır. Metne geniş zamanda ve konuşur gibi giriş dikkat çekicidir. Özellikle genellemelerde bulunarak başlayıp daha sonra giderek özelleştirmesi ön plandadır. Evrenselden öznele doğru bir ilerleyiş söz konusudur. Bu da anlatılan olaya doğru dışarıdan yaklaşımda keskinleşmeyi sağlamaktadır.
“İşte karşı karşıyasın. İşte o da senin gibi; elli ayaklı, kaşlı gözlü, sıhhatli hasta, sarışın esmer, kafası var, saçları var, kirpikleri var, yalan söyleyen ağzı var. Yüzünde küçük küçük kavga, taş, düşme izleri. Yaramaz bir çocukluğun her şeysi, ufak ufak her şeysi. İşte elleri, parmakları, işte ayakları. Kim bu? İnsanoğlu! Senin gibi tıpkı tıpkısına apaynı.”[4]
Anlatıcının tanımladığı bu insanoğlundan yavaşça karakterin kendine doğru geçilir.
Metnin anlatı perspektifi “ana karakterin kendi hikâyesini anlattığı” açıdır. Ana karakter bir rüyânın içindeymişçesine her şeyi aktarır. Sait Faik’in diğer hikâyelerinde de sıklıkla bu durum gözükmektedir. Dolaysız söylem ile birlikte gelişen bu durumda ana karakter dile gelmiştir. 
Hikâyede odak olarak “içsel odaklanma” kullanılmıştır. Durum, ana karakterin hisleriyle ortadadır. Onun bakış açısıyla değişimler gözükmeden her şey bilinir hâle gelir. Yazar, metne ana karakteri ile yaklaşır. Diğer kişiler ve hisleri arka plandadır. Öne çıkan husus ana karakterdir. Bu da içsel odaklanmayı doğurmaktadır. Olaylar bir şahıs tarafından anlatılmaktadır.
“Sen de kaparsın gözlerini. Belki de onu görmemek içindir. Ne sen onu, ne o seni anlıyor. Belki anlamak ikinizin de işine gelmiyor. “Tanı, tanı, kendini tanı.” İşe başla bir kere bu yönden. Sonra onu da anlayacaksın.”[5]
Bu gibi tanımlamalar aslında anlatıcı, yani yazara âittir. Anlatıcının bu tanımlamaları ana karakterin yapısına göre yapılmıştır. İlişkiler, metnin diğer karakterleri tarafından başka şekilde de yapılabilir. Burda genellemeler ana karakterin bakış açısının genişletilmesiyle oluşmuştur. Bunlar da metinde sıfır veya dışsal odaklanma oluşumunu engellemiş, her şeyi belirli bir bakış açısına göre gelişen biçimde ortaya çıkarmıştır.
Metnin kişisi “homodiegetik anlatı”dır. Anlatıcı, karakter olarak metnin içine dâhil olmuştur. Hikâyenin teklik birinci şahısla yazılan cümlelerinde de bu açıkça gözükmektedir. Anlatıcı, kendi tecrübelerine dayanarak olanları, duygularını, düşüncelerini aktarır. Her şey ona özgüdür. Anlatıcıyla yazarın birleşmesi bunun gereğidir.
“Birdenbire bulunduğuMUZ odanın kapısı açılıverdi. İçeriye rüzgâr girdi. Soğukla beraber yapraklarını dökmüş bir ağaç girdi. Ağacın arkasından duman, dumanın arkasından bir kuş, kuşun arkasından bir bulut girdi.”[6]
“ElbiseleriMin cepleri buzdan kaskatı kesilmişti. EliMi cebiMe de sokamıyorduM.[7]
“İçeriki odaya geçtiM. Yatak hazırdı. O ta köşeye büzülmüştü. Yanına sokulduM. Sıcacıktı. Hamam gibiydi. “DonduM sobalı odada yapayalnız,” dediM.”[8]
“Ağaçta, dediM. “Bırak şimdi kuşu, dediM. İÇİMe bir şeyler doğmuştu. Birdenbire yine garipsemiştiM her şeyi. Onun yanı sıcacıktı.”[9]
Ana karakter ve evdeki diğer kişiler arasında gelişen durumlar aynı dil ekseninde gelişip gitmektedir. Bu olanlar hep ana karakterin bakış açısıyla sunulmuş, homodiegetik anlatı, dolaysız söylem, ana karakterin kendi hikâyesini anlatması birbirine paralel olarak devam etmiştir.
Metnin anlatma zamanı “sonradan anlatma”dır. Anlatıcı, önceden yaşanmış olayı anlatmaktadır. Metin kaleme alındığından “yılan uykusu” bitmiştir artık ve anlatıcı rüyâdan gerçeğe dönmüş gibidir. Metinde kullanılan dil de yine sonradan anlatmayı göstermektedir. –DX’lı cümle yapısı bunun en belirgin işaretidir.
“Yatağımın üstüne oturDUm. Bir cıgara yakTIm. İçeriki odadaki ağaç buzlu cama pat pat vuruyorDU. Sobanın sesini duyuyorDUm. Bulunduğum odanın kapısı vurulDU. “Girin!” diye haykırDIm. Üstünde yeşil renkli bir yağmurlukla bir adam girDİ.”[10]
“Odam biraz ısınmışTI. Soba gürül gürül yanıyorDU.”[11]
“İçeriki odaya girmek canım istemiyorDU. Herhalde o da kalkıp çoktan gitmiş olacakTI. Kuşla beraber pencereden çıkmış olacakTI. Ama o oda herhalde hâlâ sıcakTI. Ağacı yerinden söküp balkon kapısından fırlatTIm. Dumanla bulut da onun arkasından kendi kendilerine gitTİler.”[12]
Hikâye düzen olarak “analepsis” ile kurulmuştur. Anlatıcı, önceden olmuş bir olayı aktarmaktadır. Anlatı zamanı ile düzen dolayısıyla birleşmektedir. Sonradan anlatmayla analepsis örtüşür. Sonradan anlatma için verilen örnekler bu konuda da geçerlidir.
Metnin süresi için yazarın duraklama ve eksiltiden yararlandığını söylemek mümkün. Metinde diyaloglar çok az yer tutmaktadır. Karakterlerin kişiliklerinden çok durum öne çıkmaktadır. Sahne ve özetler bu gibi nedenlerle pek tercih edilmemiştir.
Metinde karakterlerin kuşlar arasındaki konuşuşu sırasında anlatıcı geniş zamana geçer ve onlara dâir düşüncelerini belirtir:
“Kuşlar kötü şeyler söylerler mi hiç? Küçük dedikoduların zararı yok.”[13]
Eksiltiler de metnin genişletilmesi bakımından dikkate değerdir. Örneğin metinde bahsedilen üçüncü şahıs ile odada olan kadının geleceğine veya geçmişine ilişkin herhangi bir bilgi okuyucu ile paylaşılmaz. O karakterlere ne olduğu belirsizdir. Evin durumu da aynı şekilde. Dolayısıyla yazarın bu bölümlerde eksiltiden yararlandığını söylemek mümkündür.
“Sonra… Sonra kar yağmaya başladı.”[14]
“burası ne iyiymiş…”[15]
Hikâyede kullanılan sıklık “tekil anlatma”dır. Anlatıcı, durumu tek seferde aktarmaktadır. Olaylar içinde herhangi bir yere dönüş yapılmaz. Tekrarlama söz konusu değildir. Metin kronolojik olarak ilerlemekte ve sonuçlanmaktadır. Ucu açık sonla biten hikâyenin kurgusu bu şekilde akmaktadır. Tüm bunlar için de tekil anlatma tercih edilmiştir.
Sait Faik Abasıyanık’ın “Yılan Uykusu” adlı hikâyesi onun diğer metinleri gibi kısa, belirli, benzer metotlarla yazılmıştır. Sait Faik’in diğer metinlerinde görülen pek çok husus burada da göze çarpmaktadır. Anlatıcıyla birleşen karakterler, dolaysız söylemin ağırlığı, kısa metinde belirli öğelerin ön plana çıkışı gibi hususlar bunların başlıcalarıdır.
Gérard Genette’in “anlatı ve söylem” metoduyla Sait Faik’in hikâyesine bakıldığında ortaya çıkan sonuçlar genel olarak böyledir.


[1] Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ekim 2012.
[2] Gérard Genette, Anlatının Söylemi, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, Haziran 2011.
[3] A.g.e. syf: 116-117
[4] A.g.e. syf: 115
[5] A.g.e. syf: 116
[6] A.g.e. syf: 116
[7] A.g.e. syf: 116
[8] A.g.e. syf: 117
[9] A.g.e. syf: 117
[10]A.g.e.syf: 118
[11]A.g.e.syf: 119
[12]A.g.e. syf: 119
[13]A.g.e. syf: 119
[14] A.g.e. syf: 116
[15] A.g.e. syf: 117

17 Ekim 2016 Pazartesi

Sait Faik Abasıyanık’ın “Bir Hastalık” Adlı Hikâyesi Üzerine

Abdullah Ezik
20130113044

Sait Faik Abasıyanık’ın “Bir Hastalık” Adlı Hikâyesi Üzerine


Sait Faik Abasıyanık’ın “Bir Hastalık” adlı hikâyesi 1954 yılında Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabının içinde yer alan bir metindir. Varlık Yayınevi tarafından kitap basılmıştır.
Hikâyede temel olarak anlatıcının “milletvekili hastalığı” olarak tanımlanan bir saplantıdan söz edilmektedir. Milletvekili hastalığı, ruhi bir hastalıktır ve bu hastalıktan kurtulmak oldukça güçtür. Sıklıkla tekrarlamakta ve tam olarak kurtulunamamaktadır. Hikâyenin ana karakteri Rahmet Hoca, bu hastalığa kapılmış ve bu yolda gerektiğinde bütün parasını pulunu da harcamıştır. Hikâyenin yazıldığı dönem de düşünüldüğünde bu tür vakalar bilinmektedir. Metin, bu hastalığın işleyişi göz önünde tutulduğunda önemli bir hiciv eseri olarak da algılanabilmekte, günümüz için de ele alınabilmektedir. Makam mevki peşinde koşan insanların durumu, bu uğurda her şeyi yapabilmeleri, sonunda bunun giderek insanı yolundan çıkaran bir saplantı hâline dönüşüşü önemlidir. Rahmet Hoca da zamanla insanların şişirmelerine, kendini kandırmalarına, dalkavukluklarına göz yumarak sonunda bu hastalığa kapılmış ve hiç kurtulamamıştır. Kaymakamın, köylülerin kendine söylediklerinin etkisi altında kalmıştır. Hemşehrileri de sonunda onu milletvekili seçildiği yollu birşakayla trene bindirip Ankara’ya yollarlar. Sonunda tüm bunların altında kalan Rahmet Hoca gerçek ile yalan arasında kendini yitirir ve metnin sonunda nerdeyse bir deliye döner, herkesin eğlencesi olur. 
Hikâyede milletvekili hastalığının dışında kasabalı-köylü, istanbulin-frak gibi çeşitli zıtlıklarla da dönem farklılıklarına, hayatın değişimine göndermeler de mevcuttur. Bu küçük ipuçları sosyal hayata dâir de çeşitli anlamlar taşır.
Her hikâye kuruluşuyla belirli kodlar, metnin inşa edildiği belirli yapıları aydınlığa kavuşturur. Bunun üzerine pek çok araştırma yapılmış, kuramlar geliştirilmiştir. Bunlardan önemli olan bir çalışma da Gérard Genette’e âittir. Gérard Genette, Anlatının Söylem[1]i adlı kitabında yeni bir teknikle hikâyelere yaklaşmaktadır. “Anlatı ve söylem” özelinde gelişen bu metot ile metinlerin kurguları üzerine çıkarımlarda bulunmak ve onları anlamlandırmak öne çıkmaktadır.
“Anlatı ve söylem” üzerine çalışmaları yapılanan Gérard Genette 1930 doğumlu Fransız eleştirmen ve edebiyat kuramcısıdır. Kuramıyla dünya edebiyatlarını incelemek adına önemli yollar göstermiş, ufuk açıcı çalışmalarda bulunmuştur. Sorbonne Üniversitesi’nde Fransız Edebiyatı dalında profesör olmuş ve buradaki çalışmalarıyla önemli yerlere gelmiştir. Edebî metinlere kuramsal yaklaşımıyla öne çıkmaktadır. Geliştirdiği sisteme eleştiriler de yapılmıştır. Metnin kurgusal düzeye indirmesiyle anlamı silikleştirdiğinin söylenmesi öne çıkmaktadır.
Bu yazıda Gérard Genette’in kuramından yola çıkılarak “Bir Hastalık” hikâyesinin kurgusu üzerinde durulmaya çalışılmıştır.
“Bir Hastalık” hikâyesinin mesafesi “dolaysız söylem”dir. Her şey olayların tanığı ve aktarıcısı karakter tarafından anlatılmaktadır. Burada karakter ile yazar iç içe geçmiştir. Olaylara yaklaşımıyla adını bilmediğimiz karakter tüm yaşananları aktarmaktadır, tabi bu bir yanıyla da yazarın kendisidir.
“Doğduğum şehrin bazı köyleri kasabaya çok yakındır.”[2]
“Onun hastalığının başlangıcına ben rastlamadım.”[3]
“Korkunç sıfatıyla sıfatladığıma bakmayın!”[4]
Cümlelerden de anlaşılacağı üzere olaylarda kullanılan dil de dolaysız anlatımı destekler niteliktedir.
Metnin anlatı perspektifi “yardımcı karakterin ana karakterin hikâyesini anlatması”dır. Metinde söz konusu olan Rahmet Hoca’dır ve asıl karakter odur. Anlatılan onun hayatı, onun hastalığıdır. Dışardan bir başkası onun durumunu hastalık olarak tanımlamakta ve aktarmaktadır. Bu süreçte görüşlerini de olayın içine dâhil etmiştir. Hikâyeyi anlatan kişi adını zikretmese de olayların bir kısmına tanık olmuş, bir kısmını başkalarından duymuştur.
Hikâyede kullanılan teklik birinci şahıslı yapı da olayları kaleme alan yazarın dilidir. Yardımcı karakter durumunda olan ve Rahmet Hoca’yı anlatan yazar, kendini metinde göstermektedir.
“Onun hastalığının başlangıcına ben rastlamadım. Pek küçükmüşüm. Benim yetiştiğim zamanlar Birinci Dünya Harbi patlamıştı. Harbin içindeydik…. Hayal meyal hatırlarım. …”[5]
Bu kısımdan sonra hatırlananlarla beraber metin akmaya başlamaktadır.
Hikâyede odak olarak “içsel odaklanma” kullanılmıştır. Metin, belirli bir şahsın, aslında yazarın bakış açısıyla anlatılmaktadır. Olaylara ve kişilere yaklaşımda belli bir tutum gözetilmiştir. Yazar, herkese karşı objektif değildir. Onun bu yaklaşımı metni içsel odaklanma üzerine temellendirir. Bakış açısında belirli bir şahıs olduğu için de bunu söylemek mümkündür.
“Rahmet Hoca en çok nüfus müdürüne içerlerdi.”[6] dedikten sonra anlatıcı, olayı aktarmaya devam etmektedir. Onun bu kısa cümlelerle karakterleri ve onların çevresindekilere bakış açısını vermesi de söz konusudur.
Metnin kişisi “homodiegetik anlatı”dır. Anlatıcı, karakter olarak metnin içindedir. O da Rahmet Hoca’nın yaşadığı köyden/kasabadan biridir. Metnin başında da bunu belirtmiştir. Hatırladığı kadarıyla savaştan sonra onun köye gelişiyle beraber tekrar dirilen duygularını vs. de anlatmaktadır. Dolaysız söylemin de gereklerinden biri olarak homodiegetik anlatı kullanılmak durumundadır. Bunların hepsi iç içe geçmiştir.
Anlatıcının metnin içinde olduğuna dâir pek çok cümle vardır ve yapıları itibariyle hepsi bunu desteklemektedir.
Metnin anlatma zamanı “sonradan anlatma”dır. Her şey yaşanmıştır ve metin kaleme alındığında Rahmet Hoca’nın durumu ortadadır. O artık deli gibi sağa sola koştururken her şey baştan anlatılmaya başlanmıştır. Hikâyenin dilinden de bu ortaya çıkmaktadır. Her şeyi bilen aktarıcı geçmiş zamanlı cümle yapısını tercih etmiştir. –DX’lı cümle yapısı bunun içindir. Metnin ana cümle yapısında bu özellik göze çarpmaktadır.
“Usturayla tıraşlı kafasına pek bol geldiği için bu şapkayı hiç giymezDİ.”[7]
“NormalleşirDİ. Bir korkudur alırDI kendisini.”[8]
“Biz, mektep çocukları, belediye otelinin bahçesinin parmaklıklarına dizilirDİk.”[9]
Metnin düzeni “analepsis”tir. Anlatıcı, önceden olmuş bir olayı anlatmaktadır. Her şey başlayıp nihayetlenmiştir. Metni okumaya başlayan kişi sonu bilmese de her şeyin daha önceden yaşandığını anlamaktadır. Sonradan anlatmaya uygun olarak da analepsis kullanılmıştır. Metin bütünlük içindedir. Yazarın anlattığı zamanla yazdığı zaman arasında kullandığı dil uyumludur. Yazılan zaman sonrayı işaret etmektedir.
“Bir Hastalık” hikâyesinde Sait Faik Abasıyanık süre olarak farklı yöntemlerden yararlanmıştır. Duraklama, sahne, özet ve eksiltiler hemen göze çarpmaktadır. Kullandığı bu yöntemlerle metni daha zengin bir hâle getirmiş ve kurgusunu güçlendirmiştir.
Rahmet Hoca’nın hayatını şu üç beş cümleyle özetlemesi olaya hızlıca geçmesi bakımından değerlidir:
“Rahmet Hoca bu köylerin birindendi. Okuryazardı. Şiir söylerdi. Saz çalardı. Namaz kıldırır, aşır okurdu. Zeki, sevimli, canlı bir gençti bundan otuz yedi-otuz sekiz sene önce.”[10]
“O da kasaba kahvelerine, kasaba çarşılarına gün ağarırken düşer, öğleüstü pideli kebap yer. Öğle namazını “Orta Cami”de kılar, ikindiüstü eşraftan Hacı Hasan Bey’in yazıhanesinde lafa karışır, hararetlenir, kudretten pembe yüzünde fırıl fırıl dönen yuvarlak kahverengi gözleriyle ateş gibi bir köylü delikanlısı olurdu. Saf saf konuşurdu ama doğru konuşurdu.”[11]
Özetlerle beraber duraklamalar da metnin ilerleyişinde önemlidir. Yazar, duraklarda başka cümle yapılarına geçerek de farklılığı yer yer işaret etmektedir. Örneğin bu özetlerin arasına girerek kendi görüşlerini belirttiği de olmuştur.
“Okumuş yazmış bir köylü gencinin harmanlardan sonra kasaba bu kadar yakınken köyde pineklemesini kimse doğru bulmaz. İnsanın babası bile.”[12]
Yer yer deolayların akışı kesilip anlatının fikirleri devreye girer. Tanımlar yapar.
“Artık bu hastalığın ismi anlaşıldı: Milletvekili hastalığı.”[13]
Yazar, özet ve duraklamaların haricinde sahneden de yararlanmıştır. Sahneler özellikle diyaloglarda kullanılmaktadır. Burada aktarım zamanı ile aktarılan zaman eş olmaktadır. Ancak her diyalog da sahne değildir. Burda ise yazar aradan çekilerek kişileri baş başa bırakmış, araya girmemiştir. Böylelikle sahne oluşmuştur.
“-Ormanı beyhude yere kesilmekten, tahtipten kurtaracağım.
-Bravo! Yaşa!..
-Kel tepeleri ağaçlarla süsleyeceğim.
-Yaşasın mebusumuz!
-Sakarya taşarsa tarlalarımızı basmasın diye setler yaptıracağım.
-Eyvallah!
-Boş araziyi köylüye taksim edeceğim.
-Ambarlar yaptıracağım.”[14]
Metnin sıklığı “tekil anlatma”dır. Yazar/anlatıcı her şeyi kronolojik olarak anlatmaktadır. Aynı olayın tekrar anlatılması, başka gözlerle anlatılması, tekrar gündeme gelmesi söz konusu değildir. Bu da tekil anlatmayı oluşturmuştur.
Sait Faik Abasıyanık’ın “Bir Hastalık” adlı hikâyesi Gérard Genette’in “anlatı ve söylem” yönetimiyle incelendiğinde kurgusu bu şekilde belirmektedir. Yapı olarak birbirini destekleyen uyumlu öğeler kullanılmıştır. Metin eldeki verilere bakıldığında tutarlıdır. Kurgu olarak sağlam, önemli veriler bırakan bir hikâyedir.


[1] Gérard Genette, Anlatının Söylemi, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, Haziran 2011.
[2] Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ekim 2012, syf: 108
[3] A.g.e. syf: 109
[4] A.g.e. syf: 107
[5] A.g.e. syf: 109
[6] A.g.e. syf: 110
[7] A.g.e. syf: 113
[8] A.g.e. syf: 112
[9] A.g.e. syf: 109
[10] A.g.e. syf: 108
[11] A.g.e. syf: 109
[12] A.g.e. syf: 108-109
[13] A.g.e. syf: 107
[14] A.g.e. syf: 111

28 Temmuz 2016 Perşembe

Sait Faik Abasıyanık’ın “Çarşıya İnemem” Hikâyesi Üzerine

Abdullah Ezik
20130113044

Sait Faik Abasıyanık’ın “Çarşıya İnemem” Hikâyesi Üzerine

Sait Faik Abasıyanık’ın “Çarşıya İnemem” adlı hikâyesi Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabında yer alan bir metindir. Kitap, ilk kez 1954’te Varlık Yayınları tarafından yayımlanmıştır.
Hikâyede ana karakter kendi yaşantısını, tanıdığı insanları, semtindeki çarşıya neden inmediğini vs anlatır. Böylece okuyucuya kendisinin nasıl bir hayat sürdürdüğüne dâir izlenimler ve tablolar sunar. Yer yer bu süreç boyunca çeşitli rahatsızlık duyduğu şeyleri anlatır, insanların davranışları arasındaki farklılıklara değinir. Hikâyesini anlatırken okuyucusuyla da sürekli bir diyalog hâlindedir. Anlatıcı yazar metninin okunacağını bildiği için yazış biçimi de buna göredir. Bilinçli bir kalemden çıktığı hikâyenin her satırında kendisini hissettirir. Karakter yapmacıklı tavırlara girmez. Bir konuşma yapıyormuş gibi bazen canı sıkıldığından bazı olayları atlar, bazen ayrıntılara yoğunlaşır. Onun bu tavırlarında Dostoyevski’nin hikâyelerini hatırlatan tavır da göze çarpar.
Hikâyede mesafe “dolaysız söylem”dir. Her şey ana karakter tarafından anlatılmıştır. Bu aktarımda anlatıcı metnin yazarıdır. Sait Faik, ister kurgu olsun isterse gerçek, kendisini bu karakterden ayırmadan metnini sunmuştur. Metne dışarıdan herhangi bir müdahale söz konusu değildir. Cümle yapıları tamamen buna odaklıdır. Anlatıcı kendi duygularını açıkça ifade etmektedir. Herhangi bir sorumluluğa girmeden her şeyi aktarır.
“Sanki yazı yazmaya yeniden başlıyorum. Aylardan beri elime kalem almadım. Alsaydın sanki bir şey mi yumurtlayacaktın? Sanmam. İyi oldu! Doğrusu buna ben de memnunum. Ama bu akşam neden her şeyi beni oturup bir şeyler karalamaya zorluyor? Hani biraz daha dişimi sıksam, yalan da söyleyebileceğim. Beni, bilmediğim bir şey zorladı diyebileceğim. Değil. Hep böyle olur. Bir vapur beklerken, iki ayağım bir pabuçtayken yazı yazarım.”[1]
Ana karakter-yazar kendisini hiç saklamaz. Metnine hâkim olduğunu bilinçli olarak gösterir. Zaten bu durum Sait Faik’in kendisine has geliştirdiği hikâye anlayışının da bir göstergesidir. Yazıyı yazma serüveni de böylelikle metne dâhil olur.
Dolaysız söylem sırasında herhangi bir başka anlatı mesafesi devreye girmez. İlk elden tüm durumlar aktarılır.
Hikâyenin anlatı, “ana karakterin kendi hikâyesini anlattığı” perspektif üzerine kurulmuştur. Dolaysız söyleme bağlı olarak gelişen bu perspektifte ana karakter başından geçen bu “çarşıya inememe” durumunu anlatır. Bununla beraber onun çevresindeki insanlara bakış açısı da sergilenir. Sevdiği ve hoşlanmadığı insanlar apaçık ortadadır. Hikâyenin giriş cümleleri de bu ana karakterin aynı zamanda metnin yazarı olduğunu göstermektedir. Metnin devamında da yine bu hâl devam eder. Mesela, başka bölümlerde de ana karakter şöyle anlatır/yazar hikâyesini:
“Sanki birisi sormuş, ‘Nasıl yazarsınız?’ diye de konuşuyormuşum gibi bir hâl aldığıma aldırmayın.”[2]
“Giyindim tekrar sokağa çıktım. Kahveye girdim. Karşısına geçip oturdum. Beni görünce sapsarı kesildi.”[3]
“Evimde, odadayım. Çarşıya inemem.”[4]
Metin, içsel odaklanmak ile kaleme alınmıştır. Ana karakter kendi hikâyesini anlatırken okuyucu onun neler düşündüğüne, nasıl hareket etmeye karar verdiğine, ne hissettiğini bilir. Bir başka kimsenin hareketleriyle ilgilenilmez. Her şey ana karakterin üzerine kurulmuştur. Başka bir şeye ilgi gösterilmediğinden dolayı içsel odaklanmadan başka bir odak da söz konusu değildir. Yazar dışsal ve sıfır odaklanmayı bu anlamda pas geçmiştir. Hikâye aktarılırken ana karakterin kurduğu şu cümle odak noktasını da keskin bir biçimde ortaya kor:
“Hikâyeyi böylece bitirebilirim. Benim bitirişlerimden biri olur bu.”[5]
Böyle metne giriş, açıkça duyguları dile getiriş de “içsel odaklanmayı” kanıtlar niteliktedir. Hikâyenin tamamında bu tarz devam etmektedir.
Hikâyede “homodiegetik anlatı” söz konusudur. Anlatıcı, bir karakter olarak da metnin içindedir. Anlatıcı ile ana karakter birbirinden ayrışamaz. Metinde kullanılan teklik birinci şahıs üzerine kurulu dil de bunu göstermektedir. “Geldim.” “Gittim.” “Yaptım.” “Kahvenin önünden geçtim.” “Arka masalardan birine oturdum.” gibi cümle yapıları da bu durumu açıklar niteliktedir. Homodiegetik anlatı dolaysız söylem ve anlatı perspektifiyle birleşir. Bunun sonucu olarak da zincirleme bir şekilde her şey birbirine bağlı olarak ilerler.
“Çarşıya İnemem” adlı hikâye anlatma zamanı olarak ağırlıklı bir şekilde “sonradan anlatma” tekniğiyle yazılmıştır. Bununla beraber yer yer “eşzamanlı anlatma” da söz konusudur. Örneğin anlatıcının hikâyeyi yazdığı ânı metne dâhil ettiği kısımlar bu “eşzamanlı anlatma”ya, hikâyenin kendisini, yani çarşıya inmemesini anlattığı kısımlar ise “sonradan anlatma”dır. Karakter, çarşıya uzun zamandır inmemektedir ve bunun nedeni kendisi bilmektedir. Daha önce yaşanmış bir şeyi aktarmak üzere eline kâğıt kalem almıştır. Bunu yazarken bu süreci de yazarak iki zaman kavramını iç içe geçirir. Anlatıcının,
Öyle ya, neden? Pekala okunacak kitaplarım var.”[6]
dediği kısım o ânda olanları aktarmaktadır örneğin. Bundan sonraki sayfada ise artık anlatıcı asıl konuya gelmektedir. Girişi de bunu gösterir niteliktedir:
“Çarşıya inemem demişTİm. Neden inemem? İşte meselenin can alıcı yanı burada ya. Şu üç beş satırlık yazı süresince açıklamak istemediğim acayip bir sır varDI. Bunun anahtarı, çarşıya inemem, cümlesindeyDİ.”
-DI’lı (görülen geçmiş) zamanla kurulan bu bölümler eklerden de açıkça görüldüğü üzere sonradan anlatmayı doğrular niteliktedir. Diğer kısımlarda ise ağırlıklı olarak geniş zamanlı fiil çekimleri kullanılmaktadır.
Metnin düzeni “analepsis”tir. Daha önceden yaşanmış bir durum anlatılmaktadır. Çarşıya inememe durumu çok uzun bir süredir gündemdedir. Olan da zaten artık bu durumun yazıya geçirilmesidir. Bu nedenle daha sonra olacakları düşünmek söz konusu değildir. Bu süreç, hikâye anlatılırken düşünülmüş ve sonuçlanmıştır. 
Metnin içinde duraklamalar ve özetler kullanılmıştır. Metinde yazma süreci anlatılırken birden gülünç olma durumuna geçildiği şu kısım bir duraklamadır:
“İnsanoğlu gülünç olmak için doğmamışsa gülünç etmek için doğmuştur.”[7]
“Ah bu yasaklar! Kendi kendimize, bizim başkalarına, başkalarının bize, devletin halkına, halkın devlete,…”[8]
Daha sonra ise, genellikle tanıdığı kişileri anlatırken anlatıcı özetleri kullanmıştır. Özetlerin sayısı duraklamalardan fazladır. Metne kısa bir süre için giren, daha doğrusu kendilerinden bahsedilen bu kişiler olayın nedenini açıklamakta kullanılan birer parçadan ibarettir.
“Şimdi ben size desem ki orta halli bir memurum.”[9] kısmıyla kendisine dâir bir senaryo üretir.
“O fırıncı yok mu o? O, kırbaç gibi sabahları işçi çocuklara yağlı böreğini otuz beş kuruşa okutan…”[10]
“O, kıyma makinesinden geçen ete yarım kilo yağı koyan öğütücü, … kasap…”[11]
“Sonra onlar mı var çarşıda yalnız? Bizim kahveci İskanavi var.” [12]
Çeşitli esnafın anlatıldığı bölümlerde anlatıcı özetler yapar. Kısaca tüm esnafı ve onların etrafında bir yanıyla da tüm toplumu okuyucusuna sergiler. Bir yanıyla tüm kasaplar, berberler, kahveciler böyledir.
Hikâyede sıklık “tekil anlatma”dır. Aralarda geçmişe dâir göndermeler de söz konusudur ancak ağırlık bu “tekillik” üzerindedir. Örneğin daha önce tanıttığı berbere daha sonra gittiğinde söylediklerine göndermelerde bulunur. Aynı durum kahveci için de söz konusudur. Bu şekilde az da olsa “tekrarlayan anlatı” söz konusudur.[13]


[1] Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ekim 2012, syf: 95
[2] A.g.e. syf: 95
[3] A.g.e. syf: 102
[4] A.g.e. syf: 102
[5] A.g.e. syf: 102
[6] A.g.e. syf: 95
[7] A.g.e. syf: 96
[8] A.g.e. syf: 98
[9] A.g.e. syf: 96
[10] A.g.e. syf: 99
[11] A.g.e. syf: 99
[12] A.g.e. syf: 99
[13] A.g.e. syf: 102

10 Ocak 2016 Pazar

Azrail Sunar; İki Namaz Arasında Bir Film: Sait Fâik Abasıyanık'ın "Semaver"i Üzerine

Azrail Sunar; İki Namaz Arasında Bir Film:
Sait Fâik Abasıyanık'ın "Semaver"i Üzerine

"-Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın."
Her şey bir sabah ezanı etrafında başlayıp sonlanıyor. Ertesi günü başlatacak sabah ezanınında her şey çok değişmiş, başkalaşmış, yeni bir güzergâha girmiş olacak.
Sait Fâik'in Semaver öyküsü şâirce bir öykü. Özenle seçilmiş ve art arda sırılanmış kelimeler; çok küçük cümlelerle büyük anlamlara yol açma; iç içe geçen örgülerden pekçok hayatı sunma; hepsi duyarlı bir karakterimizle beraber anlatılır bize. Kendisinin de dediği gibi: "Alimiz biraz şâirce idi." Peki Ali'ninki nasıl bir şâirlik, buradan düşünmeye, düşlemeye başlamak gerek belki de. Alimiz'i ağlatmaz annesinin ölümü bile, hatta ne onun öldüğü sabah ezanı, ne beraber yatacakları saati söyleyen yatsı, ne ev ne eşya ne de konu komşu. Ali ağlamayı bekler sanki son âna dek; kaynamayı bekleyen bir semaver gibi. İçi uzunca yanmadan içindekini/suyu/gözyaşını bırakmaz dışarı.


A- Semaver, Yandırdın Bizi:
Bir Obje Etrafında Öykünün Dönüşümü

Semaver, öykünün dönüm noktalarını belli eder gibidir. Onun karşımıza çıktığı zaman dilimleri değişen duyguları gösterir. Her şey onun ilk kez kaynamasıyla başlar. O gelip geçen Halıcıoğlu hayatını anlatır bu devirde, evin içinde süregidenliği belirtir, Ali'nin yorgun gözlerine canlılığı verir. Semaver yalnızca ismi değildir öykümüzün.
Semaverin metnin başında karşımıza çıkışı daha sonra tekrar edecek şu cümleyledir: "Ali semaveri, içinde ne ıztırab, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi." Semaver burada dönemin Türkiye'sini çıkarır gibidir karşımıza. Ekonominin iyi olmadığı, sürekli işten çıkarmaların, grevlerin, protestoların olduğu zamanlar. Politikanın karmaşası. İnsanların zihin bulanıklıkları. Semaverin olmadığı dünya sabah saadetinden mahrum gibidir. Yani bu pasajın ilk kısmı toplumadır.
Pasajın ikinci cümlesi Ali'nin hayatını anlatır bize. Cümlenin ikinci kısmıdır Ali, o güne kadarki hayatı: "Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi." Ali'nin hayatı yıllardır bu saadet üzerinde dönenip duruyor gibidir. İlk cümlenin toplumu gözler önüne seren yapısına karşılık ikincisi Ali'nin birey olarak yaşamını belirtir. İki cümlede her şey bellidir. Her sabah aynı mutlulukla semaveri kurmak.
Alışkanlıklar insanda hayat temposunun göstergesi gibidir. Kim hangi alışkanlıklara sahipse hayatı da ona bakarak okumak gerekir belki de. Ali'nin biricik alışkanlıklarındandır o semaveri tutuşturmak, onunla beraber odayı, içini ve annesinin tenini ısıtmak, çünkü hâlâ ısıtabileceği bir teni vardır annesinin o vakitler. İnsana alışkanlıklarıyla süregiden hayatının dönüm noktalarında yine onlar etki eder. Semaver bir kez daha karşımıza çıktığında bu sefer her şey değişmiş gibidir. Semaver yakma alışkanlığı sonsuza kadar terk edilecektir. O, bir ağlama pınarıdır. Sessiz sedasız yaşlarının akmasıdır Ali'nin. Ali, bir semaver gibi ağlar, sıcak sular boşanır gözlerinden. Ali ağlar, semaver ağlar. Kızgın yaşlar bırakır ikisi de ardında.
Hikâyemize görkemli bir giriş yapan semaverin serüveni hüzünle son bulur. Yerini bir başka objeye bırakmıştır bile. Değişen hayatlar beraberinde kendi objelerini de getirir. Semaver, salep güğümüne evrilir.

B- Ölüm, Aktör ve Figüran

Ölümü kabullenemiyoruz, ona hazırlanamıyoruz, onu beklemiyoruz. Biz ondan kaçtıkça o bizi ağına düşürüyor. Allah'ın yarattığı en vizdansız avcı gibi çıkıyor karşımıza. Ölüm, insanoğlunun tüm planlarını altüst eden o büyük canavar. İnsan, yalnızca kendi ölümünün aktörü, diğer bütün ölümlerin figüranı. Bir fabrika işçisi de yaşamında ancak bir kere aktör olabilir ama o vakit gelmemiştir daha, henüz figüranlık çağı. Ölen annedir. Peki annenin ölümü nedir bir oğul için? Ali gibi bir oğul için? Anne, öyküde karşımıza tüm şefkatiyle, sevgisiyle, bireyin hayattaki tek varlığıyla çıkar. O, metnin nefes alan iki varlığından biridir. O zaman ortaya çıkan sonuç bu ölümdeki anlamının çok büyük olduğudur. Ali'nin hayatı annenin onu sabah kaldırması ve gece beraber yatmaları üzerine kuruludur. Günün başında da sonunda da o vardır. Belki Ali anne kuzusudur, çok nahiftir, tabiri caizse süttür. Sait Fâik böyle bir tablo çizer. Zaten o şâircedir, duyarlılıklara sahiptir. Ancak yine de ağlayamaz onu kaybedince. Camus'nün Yabancı'sındaki gibi. "Gözleri yandı, yandı, bir damla yaş çıkmadı." Bu duyarlılıklara sahip birini ağlatan bir şeyle karşılaşmayız metin boyunca. Ali hep durur, dolaşır, oturur, kalkar. Ancak bir semaverdir onun kopuş noktası. Alışkanlıklarından bir parça olan semaver onun kopuş noktasıdır. Şâirce beyefendi ağlar onun karşısında. O ağlar, semaver ağlar, karşılıklı. Ali, gidip geri gelmeyeceğe; semaver, gidip gelemeyeceğini bilişine.
Hayat kısa, ölüm gereğinden fazla uzun. Ölümün bu uzunluğuna gülenler vardır muhakkak. Ölümü hiç bilmeyenler de vardır şüphesiz. Ölüm yalnızca yolu dünyaya düşenlere âit, yaşayanlara, kovulmuşlara, itilmişlere. Allah ne yapar bu ölüm karşısında Ali'nin dediği gibi. Namazdaki annesini güldürmeye çalışan Ali varken Allah güler mi, anne öldüğünde ağlar mı? O her şeyin üstünde, acının da sahibi mutluluğun da; ama yine de insan çok zayıf. Mutluluk da acı da onun sırtında şaklayan bir kırbaçtan fazlası değil, çünkü hiçbir şey kalıcı değil. Devamlılığı olmayan bir şeyin anlamı ne olabilir? Başlayan her şey sonlanıyor.
Ali'nin annesi hayatın aktörü. Onun ölümü bir hayatın merkezine yerleşiyor. Cenazesi kalkarken de gömülürken de odanın ortasında üstünde bıçak yatarken de dünyanın merkezinde olacak, herkes çevresinde. Herkes ondan bahsedecek, tüm dillerde o. Ali'nin annesi aktör olacak. Herkes bir gün aktör olacak. Bu süreçte Ali de herkes gibi figürandır. Ağlaması beklenecek, dövünmesi. Aktörün çevresinde onun etkisini güçlendirmesi istenecek figüran gibi. Ali gibi yaşamlar yalnızca böyle öykülerde ve bu gibi yazılarda aktör olabilir aslında.
Herkes hayatı boyunca figürandır. Herkes hayatı boyunca aktör olacağı günü bekler. Kimi bundan korkar, kimisiyse sabırsızcadır.


C- Hayat Kimseyi Beklemez. Şâir, Şiirini Söyler:

"Ali semaveri, içinde ne ıztırab, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi." Hâlâ öyle mi dersin Ali? Ali hâlâ öyle demez, zaten yazar da cümleyi görülen geçmiş zamanla kurmuştur. Artık ondan ne 'koku', ne 'buhar', ne de 'sabahın saadeti' istihsal edilebilir. Semaver de Ali de susarlar artık, çünkü gerçek şâirler şiiri nerede bitirmesi gerektiğini bilenlerdir.

16.12.2015