26 Kasım 2016 Cumartesi

Merkezkaç

Seni hayatımın merkezine yerleştirsem,
Bir sorunsal bekler beni:
Hayatıma nasıl devam edeceğim konusunda.
İçinden çıkılmaz bir hâl alır,
Tüm savruk düşüncelerim.

Merkezimin kuşatıldığını hissediyorum içte,
Oysa dışta her şey bir köy yolu kadar tenha,
Bir çeşme kadar ıssızlıklar içinde,
Dağ yamacından seyredilen bir geniş ova.
Seni içime yerleştirsem ne olur merkezim,
Hayatına payitaht mı yoksa harabe mi?

Söyle bana nasıl geçeyim içinden,
Her şeye dokunarak mı,
Yoksa teğet mi hayatına;
Neresinde durayım yolun,
Kesişme/kavuşma durağında mı,
Yoksa iki uzun yol ayrımında mı?

Bir Anafarta zaferine dönüş hayatım için,
Yıkılıp giden bir imparatorluk olmak istemiyorum,
Yalnızca tozlu kitaplarda hatırlanan.
Bir kuruluş ol benim için,
Her şeyin sonlandığı ânda olmak istemiyorum.
-Bir zafer ol benim için.-

Biliyorum ki karamsarsam da,
Aydınlanabilirim seninle.
Her yol ışıklı değil anla,
Karanlık yollardan geçip de geldim.

Yeni bir söyleyişle seslenmek istiyorum sana,
Yeni bir dille,
Yalnız bana ait olan
ve yalnız sana yönelen,
Yalnız sana seslenen.

Bir orkide ol ama bükme boynunu,
Köklerin acı çektiriyor bana.
Âh kılcallarıma kadar girmişsin,
Eri(ş)mişsin beynime kadar.
Aşmışsın aklımın hudutlarını.
Ulaştığın köklerim acı çektiriyor bana.

24.XI.16, yolda.

12 Kasım 2016 Cumartesi

Alacakaranlığın Elsa'sı / Elsa Seni Seviyorum

Elsa seni seviyorum ama bunu söyleyemiyorum,
Anlıyor musun;
Bir diken gibi dilime batıyor sesler,
Aldığım her nefes boğazımı yakarak geçiyor,
Sanki sıcaktan kavrulmuş bir ısırgan otu.
Elsa seni seviyorum, beni duyuyor musun?

Öfkesini kusmak istiyor içindeki saklı yas,
Bir kin bulutu gibi üstünde dolaşan ne;
Kus artık sözlerini ve rahatla hiç olmadığın kadar,
Sen böyleyken dilsiz kesiliyor tüm kullar;
Elsa seni seviyorum, beni kavrıyor musun?

Ne yana gitsem kimsesizlik karşılayandır beni;
Dilimin ucuna gelenler lav gibi,
İçimi yakıp çıkar dışarı, sıyırır tenimi.
Geceye meftun olsam da severim günü,
Alacakaranlığın perdesi arasından görürüm seni;
Uykuyla uyanıklık arası düşümsün benim.
Elsa seni seviyorum, söylüyor musun türkümü?

8 Kasım 2016 Salı

Su Kanatlı Kuş

Kanatları sudan olan bir kuş görüyorum rüyâmda,
Uçuyor iklimler boyunca gözlerinde silik bir buğuyla.
Kim bilir hangi harabeden topladığı kırık dallarla,
Bir ateş yakmak istiyor konduğu dalgaların ayağında.
Mânâyı tüyleri arasına sakladıkça birer birer,
Görünürlüğü azalıyor kendisinin ve kimse inanmıyor,
Su kanatlı kuşun dinginliğinin geceye sirâyet ettiğine,
Söz ovasında bilinmez bir yaraya yuva yaptığına.
Oysa kabul görmese de bir baş tâcı edilse de,
Yalnızlık onun yaratılışından bir nişâne gibi içinde.
Dokunuldukça dalgalanmaya ve dağılmaya mahkûm varlığı,
Bir su damlası olarak çoğalıyor halka halka.
Genişledikçe çizgilerini kaybediyor duruluğu,
Artık her şeyi görüyor ve kapatmak istiyor,
Bu sessiz dinginliğin içinde buruk gözlerini.
Ben ne rüyâmdan uyanmak istiyorum ne de kalkmak.
O uçsa denizin üstünde hiç konmadan sonsuza dek,
Ben de kalsam bu kitli ânın derinliklerinde.

5 Kasım 2016 Cumartesi

Albatros

Âh albatros,
Konsana omuzlarıma,
Uçalım uzaklara,
Derinden yol alarak,
Duyurmadan kimseye.
Sen bende,
Ben içinde saklı,
Hafif.

Herkes geçmişimin yabancısı,
Oysa herkes sahibi gibi bildiğinin;
Bana aitmiş sanki çoğu zaman,
Yokluğun müjdecisi oysa;
Bilinmeyenlerin söylemi,
Bu gülünç çağın köksüz oyunu/onuru.

Açık denizlerin gölge değmemiş ufkunda,
Dolaşsak kime rastlarız,
Kendimizdan başka.

-Bâkir tüm düşler.-

Utanç kaldı mı dünyanın,
Herhangi bir köşesinde?

Albatros şâirim misin gerçekten,
Şiirin kanatları mısın;
Bir düş perisi misin,
Leşi seyreden mutlu ölüm mü;
Kimsin sen,
Ak düşün kara albatrosu?

Değişmeyecek ve değiştirmeyeceksek,
Yaşamayalım daha fazla.

Bir leş ne kadar onurluysa,
O kadar gururlu çağ.

28 Ekim 2016 Cuma

Reconstruction

Yeniden yapmak istiyorum,
İçimi, dışımı;
Kendi süzgecimden geçip,
Var olmak istiyorum.
Delinmiş bir bulut gibi,
Durmadan su kaçırır zaman.
Gün, yüzü çevrik güzel,
Kaçar geceyi yamar.
Mağaranın ağzındaki taş,
Düştü düşecek yamaca doğru.
Yeniden yazar mısın,
Yazılması gerekeni;
Yazılması isteneni.
Kimse memnun değil,
Yaşadığından;
Oysa kimse görmüyor,
Yaşattığını.
Hangi yakada doğum,
Ölüm hangisinde;
Asya'dan Avrupa'ya taşan ve taşınan,
Sadece ölüm mü;
Ölüm göğsünde mi tüm dinlerin?

Değiştir yazgıyı, zor değil.

Kelimeleri eksiltmeye çalışma çabam,
Yalnızca benliğimin eksilmesiyle sonlanıyor.

Hepsi bir kurgu,
Yaşadıklarımın.
Hakim değilim,
Kendime.
Rolünü oyna,
Işığı kapat, bak:
Sahne sessiz.

Sandıklarımla sancılarım arasında,
Kalmışım:
Unutmasözlerimi.

19 Ekim 2016 Çarşamba

Sait Faik Abasıyanık’ın “Yılan Uykusu” Adlı Hikâyesi Üzerine

Abdullah Ezik
20130113044

Sait Faik Abasıyanık’ın “Yılan Uykusu” Adlı Hikâyesi Üzerine

Sait Faik Abasıyanık’ın “Yılan Uykusu” adlı hikâyesi Alemdağ’da Var Bir Yılan[1] kitabında yer almaktadır. Kitap, 1954 tarihinde Varlık Yayınevi tarafından yayımlanmıştır.
Hikâyede gerçekle düş iç içe geçer. Bir rüyâ hâli söz konusudur. Soyutluk artarcasına giderek gerçeküstü öğeler öne çıkmaktadır. Evin içinde mevsimler değişir, zaman değişir, kişiler bir yok olur bir var olur. Sanki gerçekliğin yitişiyle hayattan kopulur. Hikâyenin adı gibi uzun bir uykudan söz etmek mümkündür burada. Yılanların yattığı kış uykusu, çok uzun sürmesiyle bilinmektedir. Burada da metin ilerledikçe her şey daha da karmaşıklaşmaktadır. Uzun bir rüyâdadır sanki karakter. Bir yılan uykusu misali uyanış çok geçtir.
Bu yazıdan Gérard Genette’in “anlatı ve söylem” kuramı kapsamında çeşitli görüşler belirtilecektir. Gérard Genette, Anlatının Söylemi[2] adlı kitabında geliştirdiği kuram ile metinlere bakış konusunda yeni bir yol geliştirmiştir. Bu kuram ile beraber artık metinleri yapı bakımından incelemek de belirli metotlara dayanmaktadır.
Gérard Genette, Fransız eleştirmen ve edebiyat kuramcısıdır. 1930 yılında doğmuştur. Sorbonne Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Edebiyatı alanında profesör olmuş ve geliştirdiği kuramlar, yazdığı makalelerle önemli fikirler öne sürmüştür. Anlatının Söylemi adlı kitabıyla Kayıp Zamanın İzinde’den yola çıkarak kurgusal açıdan metinlere yaklaşan kuramını geliştirmiştir. Bundan sonra sistemleştirme ve başka metinler üzerinde de metodu deneme yoluyla eserini kaleme almıştır. Bu yöntem herkes tarafından kabul edilmemiş, karşıt görüşleri de doğurmuştur. Genette’in yönteminin kurguyu fazlaca öne çıkardığını ve dolayısıyla metnin anlamını öldürdüğünü düşünen başka eleştirmenler yeni kuramlar geliştirmiştir. Bu nedenle Genette’in anlatı ve söylemi gerek kendi yapısı gerekse edebî metinlerin farklı şekillerde incelenmesine de olanak tanımasıyla önemli bir yer kazanmıştır. 
“Yılan Uykusu”, mesafe olarak “dolaysız söylem” ile oluşturulmuştur. Karakter ve anlatıcının sesleri birbirine karışmıştır. Metnin aktarıcısı, yani yazarı karakter olarak da metne dâhil olmuştur. Dolaysız söylem için gerekli olan bu unsurlar tamamlanmıştır.
“O kuşa ıslık çaldı. Kuş cevap vermedi. BANA döndü. “Buz kestim orda,” dedi, “bu odaya gelsene!” “O oda sıcak mı?” diye sormuşum gibi “Sıcak ya,” dedi, “bu oda ısındı.” “Senden mi,” diye sormuşum gibi…”[3]
Aynı zamanda metinde yazarın okuyucuyla konuşur gibi hareket etmesi de öne çıkmaktadır. Metne geniş zamanda ve konuşur gibi giriş dikkat çekicidir. Özellikle genellemelerde bulunarak başlayıp daha sonra giderek özelleştirmesi ön plandadır. Evrenselden öznele doğru bir ilerleyiş söz konusudur. Bu da anlatılan olaya doğru dışarıdan yaklaşımda keskinleşmeyi sağlamaktadır.
“İşte karşı karşıyasın. İşte o da senin gibi; elli ayaklı, kaşlı gözlü, sıhhatli hasta, sarışın esmer, kafası var, saçları var, kirpikleri var, yalan söyleyen ağzı var. Yüzünde küçük küçük kavga, taş, düşme izleri. Yaramaz bir çocukluğun her şeysi, ufak ufak her şeysi. İşte elleri, parmakları, işte ayakları. Kim bu? İnsanoğlu! Senin gibi tıpkı tıpkısına apaynı.”[4]
Anlatıcının tanımladığı bu insanoğlundan yavaşça karakterin kendine doğru geçilir.
Metnin anlatı perspektifi “ana karakterin kendi hikâyesini anlattığı” açıdır. Ana karakter bir rüyânın içindeymişçesine her şeyi aktarır. Sait Faik’in diğer hikâyelerinde de sıklıkla bu durum gözükmektedir. Dolaysız söylem ile birlikte gelişen bu durumda ana karakter dile gelmiştir. 
Hikâyede odak olarak “içsel odaklanma” kullanılmıştır. Durum, ana karakterin hisleriyle ortadadır. Onun bakış açısıyla değişimler gözükmeden her şey bilinir hâle gelir. Yazar, metne ana karakteri ile yaklaşır. Diğer kişiler ve hisleri arka plandadır. Öne çıkan husus ana karakterdir. Bu da içsel odaklanmayı doğurmaktadır. Olaylar bir şahıs tarafından anlatılmaktadır.
“Sen de kaparsın gözlerini. Belki de onu görmemek içindir. Ne sen onu, ne o seni anlıyor. Belki anlamak ikinizin de işine gelmiyor. “Tanı, tanı, kendini tanı.” İşe başla bir kere bu yönden. Sonra onu da anlayacaksın.”[5]
Bu gibi tanımlamalar aslında anlatıcı, yani yazara âittir. Anlatıcının bu tanımlamaları ana karakterin yapısına göre yapılmıştır. İlişkiler, metnin diğer karakterleri tarafından başka şekilde de yapılabilir. Burda genellemeler ana karakterin bakış açısının genişletilmesiyle oluşmuştur. Bunlar da metinde sıfır veya dışsal odaklanma oluşumunu engellemiş, her şeyi belirli bir bakış açısına göre gelişen biçimde ortaya çıkarmıştır.
Metnin kişisi “homodiegetik anlatı”dır. Anlatıcı, karakter olarak metnin içine dâhil olmuştur. Hikâyenin teklik birinci şahısla yazılan cümlelerinde de bu açıkça gözükmektedir. Anlatıcı, kendi tecrübelerine dayanarak olanları, duygularını, düşüncelerini aktarır. Her şey ona özgüdür. Anlatıcıyla yazarın birleşmesi bunun gereğidir.
“Birdenbire bulunduğuMUZ odanın kapısı açılıverdi. İçeriye rüzgâr girdi. Soğukla beraber yapraklarını dökmüş bir ağaç girdi. Ağacın arkasından duman, dumanın arkasından bir kuş, kuşun arkasından bir bulut girdi.”[6]
“ElbiseleriMin cepleri buzdan kaskatı kesilmişti. EliMi cebiMe de sokamıyorduM.[7]
“İçeriki odaya geçtiM. Yatak hazırdı. O ta köşeye büzülmüştü. Yanına sokulduM. Sıcacıktı. Hamam gibiydi. “DonduM sobalı odada yapayalnız,” dediM.”[8]
“Ağaçta, dediM. “Bırak şimdi kuşu, dediM. İÇİMe bir şeyler doğmuştu. Birdenbire yine garipsemiştiM her şeyi. Onun yanı sıcacıktı.”[9]
Ana karakter ve evdeki diğer kişiler arasında gelişen durumlar aynı dil ekseninde gelişip gitmektedir. Bu olanlar hep ana karakterin bakış açısıyla sunulmuş, homodiegetik anlatı, dolaysız söylem, ana karakterin kendi hikâyesini anlatması birbirine paralel olarak devam etmiştir.
Metnin anlatma zamanı “sonradan anlatma”dır. Anlatıcı, önceden yaşanmış olayı anlatmaktadır. Metin kaleme alındığından “yılan uykusu” bitmiştir artık ve anlatıcı rüyâdan gerçeğe dönmüş gibidir. Metinde kullanılan dil de yine sonradan anlatmayı göstermektedir. –DX’lı cümle yapısı bunun en belirgin işaretidir.
“Yatağımın üstüne oturDUm. Bir cıgara yakTIm. İçeriki odadaki ağaç buzlu cama pat pat vuruyorDU. Sobanın sesini duyuyorDUm. Bulunduğum odanın kapısı vurulDU. “Girin!” diye haykırDIm. Üstünde yeşil renkli bir yağmurlukla bir adam girDİ.”[10]
“Odam biraz ısınmışTI. Soba gürül gürül yanıyorDU.”[11]
“İçeriki odaya girmek canım istemiyorDU. Herhalde o da kalkıp çoktan gitmiş olacakTI. Kuşla beraber pencereden çıkmış olacakTI. Ama o oda herhalde hâlâ sıcakTI. Ağacı yerinden söküp balkon kapısından fırlatTIm. Dumanla bulut da onun arkasından kendi kendilerine gitTİler.”[12]
Hikâye düzen olarak “analepsis” ile kurulmuştur. Anlatıcı, önceden olmuş bir olayı aktarmaktadır. Anlatı zamanı ile düzen dolayısıyla birleşmektedir. Sonradan anlatmayla analepsis örtüşür. Sonradan anlatma için verilen örnekler bu konuda da geçerlidir.
Metnin süresi için yazarın duraklama ve eksiltiden yararlandığını söylemek mümkün. Metinde diyaloglar çok az yer tutmaktadır. Karakterlerin kişiliklerinden çok durum öne çıkmaktadır. Sahne ve özetler bu gibi nedenlerle pek tercih edilmemiştir.
Metinde karakterlerin kuşlar arasındaki konuşuşu sırasında anlatıcı geniş zamana geçer ve onlara dâir düşüncelerini belirtir:
“Kuşlar kötü şeyler söylerler mi hiç? Küçük dedikoduların zararı yok.”[13]
Eksiltiler de metnin genişletilmesi bakımından dikkate değerdir. Örneğin metinde bahsedilen üçüncü şahıs ile odada olan kadının geleceğine veya geçmişine ilişkin herhangi bir bilgi okuyucu ile paylaşılmaz. O karakterlere ne olduğu belirsizdir. Evin durumu da aynı şekilde. Dolayısıyla yazarın bu bölümlerde eksiltiden yararlandığını söylemek mümkündür.
“Sonra… Sonra kar yağmaya başladı.”[14]
“burası ne iyiymiş…”[15]
Hikâyede kullanılan sıklık “tekil anlatma”dır. Anlatıcı, durumu tek seferde aktarmaktadır. Olaylar içinde herhangi bir yere dönüş yapılmaz. Tekrarlama söz konusu değildir. Metin kronolojik olarak ilerlemekte ve sonuçlanmaktadır. Ucu açık sonla biten hikâyenin kurgusu bu şekilde akmaktadır. Tüm bunlar için de tekil anlatma tercih edilmiştir.
Sait Faik Abasıyanık’ın “Yılan Uykusu” adlı hikâyesi onun diğer metinleri gibi kısa, belirli, benzer metotlarla yazılmıştır. Sait Faik’in diğer metinlerinde görülen pek çok husus burada da göze çarpmaktadır. Anlatıcıyla birleşen karakterler, dolaysız söylemin ağırlığı, kısa metinde belirli öğelerin ön plana çıkışı gibi hususlar bunların başlıcalarıdır.
Gérard Genette’in “anlatı ve söylem” metoduyla Sait Faik’in hikâyesine bakıldığında ortaya çıkan sonuçlar genel olarak böyledir.


[1] Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ekim 2012.
[2] Gérard Genette, Anlatının Söylemi, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, Haziran 2011.
[3] A.g.e. syf: 116-117
[4] A.g.e. syf: 115
[5] A.g.e. syf: 116
[6] A.g.e. syf: 116
[7] A.g.e. syf: 116
[8] A.g.e. syf: 117
[9] A.g.e. syf: 117
[10]A.g.e.syf: 118
[11]A.g.e.syf: 119
[12]A.g.e. syf: 119
[13]A.g.e. syf: 119
[14] A.g.e. syf: 116
[15] A.g.e. syf: 117

17 Ekim 2016 Pazartesi

Sait Faik Abasıyanık’ın “Bir Hastalık” Adlı Hikâyesi Üzerine

Abdullah Ezik
20130113044

Sait Faik Abasıyanık’ın “Bir Hastalık” Adlı Hikâyesi Üzerine


Sait Faik Abasıyanık’ın “Bir Hastalık” adlı hikâyesi 1954 yılında Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabının içinde yer alan bir metindir. Varlık Yayınevi tarafından kitap basılmıştır.
Hikâyede temel olarak anlatıcının “milletvekili hastalığı” olarak tanımlanan bir saplantıdan söz edilmektedir. Milletvekili hastalığı, ruhi bir hastalıktır ve bu hastalıktan kurtulmak oldukça güçtür. Sıklıkla tekrarlamakta ve tam olarak kurtulunamamaktadır. Hikâyenin ana karakteri Rahmet Hoca, bu hastalığa kapılmış ve bu yolda gerektiğinde bütün parasını pulunu da harcamıştır. Hikâyenin yazıldığı dönem de düşünüldüğünde bu tür vakalar bilinmektedir. Metin, bu hastalığın işleyişi göz önünde tutulduğunda önemli bir hiciv eseri olarak da algılanabilmekte, günümüz için de ele alınabilmektedir. Makam mevki peşinde koşan insanların durumu, bu uğurda her şeyi yapabilmeleri, sonunda bunun giderek insanı yolundan çıkaran bir saplantı hâline dönüşüşü önemlidir. Rahmet Hoca da zamanla insanların şişirmelerine, kendini kandırmalarına, dalkavukluklarına göz yumarak sonunda bu hastalığa kapılmış ve hiç kurtulamamıştır. Kaymakamın, köylülerin kendine söylediklerinin etkisi altında kalmıştır. Hemşehrileri de sonunda onu milletvekili seçildiği yollu birşakayla trene bindirip Ankara’ya yollarlar. Sonunda tüm bunların altında kalan Rahmet Hoca gerçek ile yalan arasında kendini yitirir ve metnin sonunda nerdeyse bir deliye döner, herkesin eğlencesi olur. 
Hikâyede milletvekili hastalığının dışında kasabalı-köylü, istanbulin-frak gibi çeşitli zıtlıklarla da dönem farklılıklarına, hayatın değişimine göndermeler de mevcuttur. Bu küçük ipuçları sosyal hayata dâir de çeşitli anlamlar taşır.
Her hikâye kuruluşuyla belirli kodlar, metnin inşa edildiği belirli yapıları aydınlığa kavuşturur. Bunun üzerine pek çok araştırma yapılmış, kuramlar geliştirilmiştir. Bunlardan önemli olan bir çalışma da Gérard Genette’e âittir. Gérard Genette, Anlatının Söylem[1]i adlı kitabında yeni bir teknikle hikâyelere yaklaşmaktadır. “Anlatı ve söylem” özelinde gelişen bu metot ile metinlerin kurguları üzerine çıkarımlarda bulunmak ve onları anlamlandırmak öne çıkmaktadır.
“Anlatı ve söylem” üzerine çalışmaları yapılanan Gérard Genette 1930 doğumlu Fransız eleştirmen ve edebiyat kuramcısıdır. Kuramıyla dünya edebiyatlarını incelemek adına önemli yollar göstermiş, ufuk açıcı çalışmalarda bulunmuştur. Sorbonne Üniversitesi’nde Fransız Edebiyatı dalında profesör olmuş ve buradaki çalışmalarıyla önemli yerlere gelmiştir. Edebî metinlere kuramsal yaklaşımıyla öne çıkmaktadır. Geliştirdiği sisteme eleştiriler de yapılmıştır. Metnin kurgusal düzeye indirmesiyle anlamı silikleştirdiğinin söylenmesi öne çıkmaktadır.
Bu yazıda Gérard Genette’in kuramından yola çıkılarak “Bir Hastalık” hikâyesinin kurgusu üzerinde durulmaya çalışılmıştır.
“Bir Hastalık” hikâyesinin mesafesi “dolaysız söylem”dir. Her şey olayların tanığı ve aktarıcısı karakter tarafından anlatılmaktadır. Burada karakter ile yazar iç içe geçmiştir. Olaylara yaklaşımıyla adını bilmediğimiz karakter tüm yaşananları aktarmaktadır, tabi bu bir yanıyla da yazarın kendisidir.
“Doğduğum şehrin bazı köyleri kasabaya çok yakındır.”[2]
“Onun hastalığının başlangıcına ben rastlamadım.”[3]
“Korkunç sıfatıyla sıfatladığıma bakmayın!”[4]
Cümlelerden de anlaşılacağı üzere olaylarda kullanılan dil de dolaysız anlatımı destekler niteliktedir.
Metnin anlatı perspektifi “yardımcı karakterin ana karakterin hikâyesini anlatması”dır. Metinde söz konusu olan Rahmet Hoca’dır ve asıl karakter odur. Anlatılan onun hayatı, onun hastalığıdır. Dışardan bir başkası onun durumunu hastalık olarak tanımlamakta ve aktarmaktadır. Bu süreçte görüşlerini de olayın içine dâhil etmiştir. Hikâyeyi anlatan kişi adını zikretmese de olayların bir kısmına tanık olmuş, bir kısmını başkalarından duymuştur.
Hikâyede kullanılan teklik birinci şahıslı yapı da olayları kaleme alan yazarın dilidir. Yardımcı karakter durumunda olan ve Rahmet Hoca’yı anlatan yazar, kendini metinde göstermektedir.
“Onun hastalığının başlangıcına ben rastlamadım. Pek küçükmüşüm. Benim yetiştiğim zamanlar Birinci Dünya Harbi patlamıştı. Harbin içindeydik…. Hayal meyal hatırlarım. …”[5]
Bu kısımdan sonra hatırlananlarla beraber metin akmaya başlamaktadır.
Hikâyede odak olarak “içsel odaklanma” kullanılmıştır. Metin, belirli bir şahsın, aslında yazarın bakış açısıyla anlatılmaktadır. Olaylara ve kişilere yaklaşımda belli bir tutum gözetilmiştir. Yazar, herkese karşı objektif değildir. Onun bu yaklaşımı metni içsel odaklanma üzerine temellendirir. Bakış açısında belirli bir şahıs olduğu için de bunu söylemek mümkündür.
“Rahmet Hoca en çok nüfus müdürüne içerlerdi.”[6] dedikten sonra anlatıcı, olayı aktarmaya devam etmektedir. Onun bu kısa cümlelerle karakterleri ve onların çevresindekilere bakış açısını vermesi de söz konusudur.
Metnin kişisi “homodiegetik anlatı”dır. Anlatıcı, karakter olarak metnin içindedir. O da Rahmet Hoca’nın yaşadığı köyden/kasabadan biridir. Metnin başında da bunu belirtmiştir. Hatırladığı kadarıyla savaştan sonra onun köye gelişiyle beraber tekrar dirilen duygularını vs. de anlatmaktadır. Dolaysız söylemin de gereklerinden biri olarak homodiegetik anlatı kullanılmak durumundadır. Bunların hepsi iç içe geçmiştir.
Anlatıcının metnin içinde olduğuna dâir pek çok cümle vardır ve yapıları itibariyle hepsi bunu desteklemektedir.
Metnin anlatma zamanı “sonradan anlatma”dır. Her şey yaşanmıştır ve metin kaleme alındığında Rahmet Hoca’nın durumu ortadadır. O artık deli gibi sağa sola koştururken her şey baştan anlatılmaya başlanmıştır. Hikâyenin dilinden de bu ortaya çıkmaktadır. Her şeyi bilen aktarıcı geçmiş zamanlı cümle yapısını tercih etmiştir. –DX’lı cümle yapısı bunun içindir. Metnin ana cümle yapısında bu özellik göze çarpmaktadır.
“Usturayla tıraşlı kafasına pek bol geldiği için bu şapkayı hiç giymezDİ.”[7]
“NormalleşirDİ. Bir korkudur alırDI kendisini.”[8]
“Biz, mektep çocukları, belediye otelinin bahçesinin parmaklıklarına dizilirDİk.”[9]
Metnin düzeni “analepsis”tir. Anlatıcı, önceden olmuş bir olayı anlatmaktadır. Her şey başlayıp nihayetlenmiştir. Metni okumaya başlayan kişi sonu bilmese de her şeyin daha önceden yaşandığını anlamaktadır. Sonradan anlatmaya uygun olarak da analepsis kullanılmıştır. Metin bütünlük içindedir. Yazarın anlattığı zamanla yazdığı zaman arasında kullandığı dil uyumludur. Yazılan zaman sonrayı işaret etmektedir.
“Bir Hastalık” hikâyesinde Sait Faik Abasıyanık süre olarak farklı yöntemlerden yararlanmıştır. Duraklama, sahne, özet ve eksiltiler hemen göze çarpmaktadır. Kullandığı bu yöntemlerle metni daha zengin bir hâle getirmiş ve kurgusunu güçlendirmiştir.
Rahmet Hoca’nın hayatını şu üç beş cümleyle özetlemesi olaya hızlıca geçmesi bakımından değerlidir:
“Rahmet Hoca bu köylerin birindendi. Okuryazardı. Şiir söylerdi. Saz çalardı. Namaz kıldırır, aşır okurdu. Zeki, sevimli, canlı bir gençti bundan otuz yedi-otuz sekiz sene önce.”[10]
“O da kasaba kahvelerine, kasaba çarşılarına gün ağarırken düşer, öğleüstü pideli kebap yer. Öğle namazını “Orta Cami”de kılar, ikindiüstü eşraftan Hacı Hasan Bey’in yazıhanesinde lafa karışır, hararetlenir, kudretten pembe yüzünde fırıl fırıl dönen yuvarlak kahverengi gözleriyle ateş gibi bir köylü delikanlısı olurdu. Saf saf konuşurdu ama doğru konuşurdu.”[11]
Özetlerle beraber duraklamalar da metnin ilerleyişinde önemlidir. Yazar, duraklarda başka cümle yapılarına geçerek de farklılığı yer yer işaret etmektedir. Örneğin bu özetlerin arasına girerek kendi görüşlerini belirttiği de olmuştur.
“Okumuş yazmış bir köylü gencinin harmanlardan sonra kasaba bu kadar yakınken köyde pineklemesini kimse doğru bulmaz. İnsanın babası bile.”[12]
Yer yer deolayların akışı kesilip anlatının fikirleri devreye girer. Tanımlar yapar.
“Artık bu hastalığın ismi anlaşıldı: Milletvekili hastalığı.”[13]
Yazar, özet ve duraklamaların haricinde sahneden de yararlanmıştır. Sahneler özellikle diyaloglarda kullanılmaktadır. Burada aktarım zamanı ile aktarılan zaman eş olmaktadır. Ancak her diyalog da sahne değildir. Burda ise yazar aradan çekilerek kişileri baş başa bırakmış, araya girmemiştir. Böylelikle sahne oluşmuştur.
“-Ormanı beyhude yere kesilmekten, tahtipten kurtaracağım.
-Bravo! Yaşa!..
-Kel tepeleri ağaçlarla süsleyeceğim.
-Yaşasın mebusumuz!
-Sakarya taşarsa tarlalarımızı basmasın diye setler yaptıracağım.
-Eyvallah!
-Boş araziyi köylüye taksim edeceğim.
-Ambarlar yaptıracağım.”[14]
Metnin sıklığı “tekil anlatma”dır. Yazar/anlatıcı her şeyi kronolojik olarak anlatmaktadır. Aynı olayın tekrar anlatılması, başka gözlerle anlatılması, tekrar gündeme gelmesi söz konusu değildir. Bu da tekil anlatmayı oluşturmuştur.
Sait Faik Abasıyanık’ın “Bir Hastalık” adlı hikâyesi Gérard Genette’in “anlatı ve söylem” yönetimiyle incelendiğinde kurgusu bu şekilde belirmektedir. Yapı olarak birbirini destekleyen uyumlu öğeler kullanılmıştır. Metin eldeki verilere bakıldığında tutarlıdır. Kurgu olarak sağlam, önemli veriler bırakan bir hikâyedir.


[1] Gérard Genette, Anlatının Söylemi, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, Haziran 2011.
[2] Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ekim 2012, syf: 108
[3] A.g.e. syf: 109
[4] A.g.e. syf: 107
[5] A.g.e. syf: 109
[6] A.g.e. syf: 110
[7] A.g.e. syf: 113
[8] A.g.e. syf: 112
[9] A.g.e. syf: 109
[10] A.g.e. syf: 108
[11] A.g.e. syf: 109
[12] A.g.e. syf: 108-109
[13] A.g.e. syf: 107
[14] A.g.e. syf: 111

9 Ekim 2016 Pazar

Gezinti

Porselenleşmiş sesleri süzüp belleğin yanılgısından,
Kötürümün ayakları ucuna bırakacağım.
Savruk can kırıklarının arasından geçip,
Telleri kopmuş sazı elime alacağım.

Yürüyoruz ardımıza hiç bakmadan,
Galatasaray'ın çemberinden,
Karaköy'ün sularına doğru düpedüz.
Kabataş'ın gölgesinde,
Koyu yeşil dalgalar savruk ve aşkın,
Boyumdan öte, üste.
Porselenin sıcaklığını hissediyoruz avuçlarımızda,
Camın dokusunu.

-Yanımdasın ama sözlerin asırlarca uzak sanki.-
Elimi uzatsam dokunabilirdim,
ama korkuyordum yanmaktan.
Biliyorum sıcaksın ve yakarsın dokumu,
Dokunduğum her yerde sen varsın.

Ellerin bir rüzgâr gibi okşuyor kitaplarımı.
Kartpostallar yolluyorsun kalbime,
Geri dönmüyor hiçbiri;
Tüm sözlerin karşılığını buluyor.

Kaç güneş sığar dişlerinin arasına,
Parmakların kaç yıldıza dokunur;
Bir Viking gemisi kadar,
Soğuğun ruhunu taşırsın kıyılarıma.
Yağmalanmaya hazırım, istersen gel.
Yağmalanmaya hazırım, istersen gel.
Hazır tüm ganimetleri ruhumun,
Yağmalanmaya hazırım, gel.

Bu bir emir üstten alta,
Başka türlüsü olanaksız;
Bu bir emir gözden göze,
Anlıyor musun?

Ayak seslerini işitiyorum,
Kayıp Kumbaracılar Yokuşu'nda,
Bulursak bir gün,
Tekrar işiteceğim ayaklarının sesini,
Buluşursak bir gün.

15 Eylül 2016 Perşembe

Çin Aslanı

Porselen cam üstüne işlenmiş Çin aslanları arasında,
Bakıp ak örtülü masaya hayâllere dalıyorum.
Her tarafta açan kavak ağaçlarının ince uzun gölgesinde,
Kendimi giderek küçülmüş buluyorum.
Sessizlik benden yana bu sefer,
Avuçlarımda can çekişen kelimeler benden yana,
Ucundan ağır ağır kan damlayan kalem,
Düşler benden yana bu sefer.
Bana yeni sözler fısıldıyor Çin aslanı.
Kırmızıya karışmış turunç,
Ufku delerek Tanrı'ya ulaşmış çınar:
Bana kendini gösteriyor Çin aslanı.
Birleşip çoğalan nehirler gözümün önüne geldikçe,
Dağ başlarında tüten dumanlar belirir resmin öte yanında.
Mağaralar korkuyu çağrıştırdı bende hep.
Oysa karanlık dışta değil içteydi.
-İçimizdi karanlık olan ve ışıksız kalan.-
Soluk renkler geçmişin sırlarını ulu orta dökerken meydana,
Canlanan ipeklere büründü tüm sırlar.
Bir giz perisi gibi ortalıkta dolanırken şeytan.
İnsanı yanıltan gördüğü değil baktığıydı.
Porselen taslardan çayımı yudumluyorum ağır ağır,
Her yudum boğazımdan yavaşça akıyor,
Tıpkı bir yağmur damlasının çatıdan damlayışı gibi.
Çin Aslanı dile gelsin istiyorum bu ovada,
Ak porselenler canlansın ve susmasın,
Akan seslere karışsın durağan yüzler.
Hayâllerimden sıyrılacağım artık güz sonatında,
Bahar bir köşede can çekiştiğinde,
Dile geldiğinde turunç ağaç yapraklarında,
Susacağım dokuz tahta arasında.

13 Eylül 2016 Salı

Acıları Say

Tüm acıları sayacağım şimdi ve sonra,
Siyah üzüm tanelerini sayar gibi.
Bir elimde defter diğerinde kalem,
Hayatımı çizeceğim,
Orta yerinden.

Yaz en başına defterin,
Doğum bir acıdan ibaret,
Sancı.
Doğan için de doğuran için de,
Her şey bir acıdan ibaret.

Tüm çocuklar terkeder ana babalarını,
Hayat budur ve bu kalacak.
Herkes büyür hiç durmadan,
Değişir, dönüşür ve gelişir;
İnsan başkalaşır hiç durmadan.

Affet beni bu gece,
Layık değilim kendime bile.
Affet beni bu sefer,
Muhtacım.

Hangi acımı dökeyim önüne,
O kadar çok biriktirmişim ki eteklerine.
Sanki taş toplamışım sahiller boyu,
Kumlarda yatmışım çöller boyu;
Sulara sokulmuş ve susuz kalmış,
Sadece demlenmişim zaman boyu.

Tadım da sesim kadar acı,
Fazla kalmışız güneşin altında.
Acılaşmışız,
Bir insan için fazla yanmışız.

Yaz deftere duraksamadan,
Sevmek bir acıdır hiç tükenmeyen,
Tüketilemeyen.
Her eylem tek kişiliktir,
Her aşk tek kişilik,
Her hayat.
-Yanılmadan öte değildir kurdukların.-
Avut kendini.
Ben acılarımı saydım,
Sen başkalarını say.
Avut kendini,
Kurtuluş yoksa başka türlü.

Acıları soy kabuğundan.

Say bana acıları,
Ben de sana sayayım.
Hesaplaşalım vakti gelmeden,
Güz dökmeden yapraklarını,
Dile gelmeden dokunduğun yassı taşlar.
Say bana yaralarını,
Ben de soyayım önünde kabuklarımı.