Kabul var mı gerçekten de yeryüzünde? Bir yürek gerçekten de bir başkasını sarmalayabilir mi yalnızca sevgiyle; ama kanmadan gözlerin gördüğüne, kulakların duyduğuna, ellerin saydığına, hazların sarmaladığına; bir yürek gerçekten sadece sevdiği için kabul eder mi? Bu bozuk düzenin içinde sağ salim kalabilmiş midir yürek, varabilmiş midir limana, bunca yoksunlaşmanın içinde o gerçekten de kendini kurtarabilmiş midir, her şeyin bozguna uğramasına izin veren Tanrı onu kayırmış mıdır? Gizler geçiyor yüreğimden, dile gelmeyen, sadece geçen ve giden. Yalnızca bir el sallayış kalıyor insana yürekten gelip geçenleri gördükçe. Zaman her şeyi yıpratıyor. Kimisi toz olup savruluyor kimisi ise yalnızca yıllanıyor. Üzüm şaraplaşıyor, çöpü ayıklanıyor ve fark ortaya çıkıyor. Herkes düşmanı birbirinin, oysa cennette yeteri kadar yer var. Herkes katili/zalimi birbirinin, oysa yeryüzünde yeterince maktül/mazlum var. Mezarlıklardan taştı ölüler, musalla taşlarında ölüler yıkana yıkana harap oldu, bedenler eridi bir kar tanesi gibi, kilise avlularında leşler sergilene sergilene aşındı, diller yıprandı bir su damlası gibi. Herkes düşmanı birbirinin ve herkes arzuluyor cehenneme gitmesini bir başkasının, korkuyor cennetinin küçülmesinden, ufkunun darlığından. Yoksa nasıl izah etmeli tüm bu cinayetleri, tacizleri, saldırıları, savaşları ve köleleştirmeleri. Geçip giden her kuşak ardında daha büyük bir enkaz bırakıyor, büyük bir mirası devrettiğini sanarak. Miraslar birer katile dönüşüyor oğullar için ve insanlar eziliyor bu yükün altında. Bu çalıp çırpmaları kim buyuruyor bunca insana, nerde yürek ve niye suskun. Yürek bu kadar suskunsa, bu kadar sessiz kalabiliyorsa, gerçekten hâlâ atar mı yalnızca sevgi için? Siyah lekelerle o kadar kaplanmış ki yürekler, artık görünmüyor ne içi ne de dışı, görünmüyor ne hangi renkte olduğu ne de hangi renge boyandığı. İçimiz birer kara çalılığa dönmüş, her adımda daha da parçalandığımız, ayaklarımızı kestiğimiz, ellerimizi çizdiğimiz, ilerleyemeyip kalakaldığımız. İçimiz birer kara çalılığa dönmüş. Gerçekten kabul yok artık, gerçekten sevmek, gerçekten inanmak yok artık. Zamanı geçti ve geçti zaman. Kimse farkında değil ve herkes bir zaman için ancak. Yol durmadan bir başka yolla kesiliyor ve âdemoğlu yolunu hep bir başka yol için terk ediyor. Dönüyoruz etrafımızda hiç durmadan ve sarhoş olmuşuz üzümden değil de dolanmaktan bir daire etrafında. Başımız dönmüş içmekten değil de yalnızca içmenin hayalinden. Dört dönüyoruz etrafımızda ve görmüyoruz kendimizden başka bir şey. Yürek kurumuş ve kararmış bir et artık. Uyan insanoğlu, derdim, insanoğlu yaşasaydı. Ne gerçekten kabul var artık ne de varsayış. Âşk kesiliyor insanların kendi ürettikleri engellerle ve yaşayamıyor bu dünyaya âit olmayan hiçbir şey, ki uzanıyor âşkın tarihi bu dünyadan da öncesine, oysa hafızamız kitlenip kalmış şu sayılı zamana, sayılabilecek kadar kısa zamana, on yıl, yirmi yıl, yüz yıl, bin yıl, bir milyon yıl, on milyar yıllık bir zamana. Küçülmüş ve kısalmışız zamanla. İşte yadsınıp kalmış yürek. Kim inkâr edecek? Nefret değil bu sevgi olmadığı gibi. Gerçekleri allayıp pullayarak düşleştirmekten yorulmadı mı modern zaman, insanoğlu süslenip boyanmaktan yorulmadı mı; boyası aktı artık yüzlerin ve ortaya çıktı etler, ki kurtlanmış et sarkıyor her pencereden. Bunca suskunlaşmış yüreklerde kabul yok artık. Kim inkâr edecek?
7 Ağustos 2016 Pazar
Yadsıyışlar IV
Büyük bir susuzluğun içindeyim ve nasıl dineceğimi bilmiyorum. İçimdeki derin ve karanlık mahzenlerde gezerken ayağıma takılan her şey beni yüzüstü düşürüyor ve sanki karşıma geçip kahkahalar eşliğinde hâlime bakıyor. Ruhum, bir köşeye geçmiş de bedenime ağlıyor. İkisini birbirinden ayırmak mümkün mü? O hâlde benliğim kendi için ağlıyor. Bencil değil ruhum ve farkediyor bu gerçeği. İnsan samimi olarak kendinden başka kim için ağlayabilir? Ölen bir yakını için ağlıyorsa bu aslında kendi yakını olduğu içindir; bir yolculuğa çıkacağı için ağlıyorsa bu aslında âit olduğu yerle arasına bir mesafe girdiği içindir; yoksul, evsiz, aç susuz insanlar için ağlıyorsa bu aslında onların kendisine bir gün onlar gibi olabilirliği hatırlattığı içindir; herkes kendine ve kendine yakın olarak duyumsadıklarına ağlar. Bu bir yadsımadır gerçeği ve insanoğlu çok meyillidir buna. Gerçekleri yadsıyarak kendimizi bir hayal dünyasına ittik ve geçen bunca zaman ondan kurtulmaya çalıştık ve Allah da bize bunun için peygamberler/evliyalar/azizler yolladı ki o bile farketti belki de bizim bunu kendi başımıza yapamayacağımızı ama belki de şimdi yalnız bıraktı bizi usandığı veya belki de artık bunu kendi başımıza yapabileceğimize inandığı için ki biz mi Allah'a inanırız yoksa Allah da bize inanır mı? Susuyorum ve bir damla su bile bulamıyorum. Tüm bu kelimeler bana su damlacıkları gibi gözüküyor, hepsi birleşecek ve bir çanak su olacak birazdan ve ben dudaklarımı o güzel çanağa dayayıp doya doya içeceğim kendi kanımı içer gibi büyük bir zevkle. -Gece yaşayan vampirdir, gece yazan nedir?- -Gece yaşayan vampiri avlayan kurtadamdır, gece yazan adamı avlayan düşünce nedir?- Susuzluktan bahsettikçe her şey suyu çağrıştırmaya başlıyor. Bir çocuk derin bir kuyuya usulca bir taş bırakıyor ve çıkan hafif sesi dinliyor rüzgâr onun saçlarını yağmur taşıyan bulutlara doğru savururken. Şimdi neyden bahsedersem bahsedeyim dudaklarımın kavrulmuşluğu onu emip yok ediyor, sanki dilim her kelimeden bir damla su çıkarma emelinde. Giderek kayboluyorum mahzenlerinde içimin. Yüzüstü düştüğüm yerden kalkıyorum ve etrafıma bakıyorum. Bir mezarlık gibi burası, her yerde ölüler, ölüler birer kelimeden ibaret, cümleden, bağlaçtan, rakamlardan ve formüllerden. Hayatı yadsıyan şeylerden ibaret. Mezarlık dedikleri yalnızca artakalmış taşlardan ibaret, kemikler bile eriyip terketmiş bu diyârı, yalnızca çağrışımı güçlendiren anılardan/yapıtlardan ibaret. Gece ilerledikçe ilerliyor, ben de. Ben de ilerliyor muyum? Gerisingeri dönme arzusu var içimde. Oysa ne güzeldir dönüş. Dönmek güzeldir, bir yer vardır çünkü hâlâ dönülebilecek. Ev, kutsanır tam da burdan başlayarak. Dönüşün kutsal mâbedi. Evler burdan başlanır boyanmaya, süslenmeye, arınmaya ve saklanmaya. Mahremiyet örülmeye burdan başlanır. Ev, bedenin bedeni/derisi. Şimdi mahzenden çıkıyorum artık, aslında farkı yok gece vakti bir mahzende olmakla evde olmak arasında. Bir mezarlıkla bir salonda olmak arasında da fark yok yalnızsan. Bir ölüyle oturmak da farklı değil bir diriyle oturmaktan, yalnızca oturduğun müddetçe. Korkmuyorum ne ölüden ne diriden ben bu kadar coşkunluğun içindeyken. Yaşıyorum insanoğlunun kurallarını ve özgürlüklerini yadsıyarak. Kendi söylemleri içinde boğulup gidecekler. Özgürlükleri de birer tutsaklıktan ibaret düşleri/düşünceleri kadar. Şimdi artık susuzluğumu gidereceğim. Gökten yağmur boşanıyor ve ben bir aracıya ihtiyaç bile duymadan kavuşuyorum suya. Su değiyor dudaklarıma ve dudaklarımdan kızgın kuma damlayan su nasıl buhar çıkarırsa aynı öyle bir buhar çıkıyor. Susuzluğum yassılaşıyor. Yadsıyorum şu ân geriye başka her ne kaldı ise.
3 Ağustos 2016 Çarşamba
Yadsıyışlar III
Her şey bir damla sevgiyle başladı inancıyla dünyaya geldim. İçime yerleşmişti bu şey, ben olmuştu. Her şey Allah'ın bir nûru sevmesi ve her şeyi ondan çoğaltmasıyla meydana geldi, kanısıyla doğdum. Yaşadığım bunca yıl hiçbir şeyi değiştirmedi. Ya inancım beslendi içten içe, ya da hiçbir şey anlamadım yaşadığım müddetçe. Her ikisi de olabilir. İkisini de aykırı bulmuyorum. Her şey baktığım açıya göre değişiyor. Bunun önünü alamıyorum. Ben baktıkça değişimler görüyorum. İçten içe ve dışa doğru hızla yayılan. Zaman dönüşümü çalıyor/geçiyor/aksettiriyor. İnançla doğdum. Belleğime seslendim bunca yıl: Hatırla, hatırla: Hatırla! Doğumdan öncesini hatırla. Bir mağarada geçen dokuz ayı hatırla, mağaraya düşmeden önce var olduğun âlemi hatırla, Allah'ı hatırla, sûretini, sesini, varsa veya gördüysen. Verdiğin sözü, söz verdiğin ânı hatırla. Süzül belleğimden gördüklerimden ve gün yüzüne çık. Haçbir şey hatırlamıyorum. Ya olmadığı için ya da belleğim de sınırlandırıldığı için. Var olan her ne var ise hepsi birer zerreden ibaret. Her şey sınırlı ve içinden çıkılamıyor. Bu sınırları Allah'ın mı yoksa insanın mı veya her ikisinin beraber mi koyduğu meselesi ise beni içinden çıkılmaz sınırlara doğru sürüklüyor. Bir sürüngen misali bu soruların etrafında süründürülüyor, koşturuluyor, yassılaştırılıyorum. Kelimelerin anlamlarını hatırlamakta bile güçlük çekiyorum artık. Gördüklerim hiçbir zaman olduğu gibi kalmıyor. Değişiyor, dönüşüyor, gelişiyor. Evren giderek genişliyor, demiştim bir keresinde birine ve ilave etmiştim: Evren, doğal bir süreç olarak mı genişlemeye devam ediyor yoksa dünya/dünyadakiler giderek küçüldüğü için mi biz onun genişlediği kanısındayız? Düşündükçe battım, battım, ta ki batacak bir yer kalmayana dek. Peki dip var mıydı gerçekten? Hayır, ne göğün ucu var ne de yerin dibi. Sonu olmayan kuyularla dolu dünyam. İnanmaya ne zaman başladığımı bilmiyorum, ya da buna ben mi başladım yoksa bu bende var mıydı, buna ailem/çevrem/topluluğum mu karar verdi yoksa Allah'ın kendisi mi yoksa ben mi, bilmiyorum, mesele bu mu, onu da bilmiyorum. İşte bunlar bende bilmediklerimin sayısını hızla arttırıyor ve ben buralara doğru indikçe donuklaşıyorum, her sorum "bilmiyorum" ile yanıtlanıyor içimde, yine de devam ediyorum, bilene dek. İnsanların hiçbir şey bilmedikleri yerde ben bildiklerimden bilinmezler çıkararak onlardan ayrılıyor ve onları yadsımaya başlıyorum, onlar anlamıyor, onlar, kim onlar? (Bilmiyorum.) İnançla doğdum, bu benim doğamda var, hiç terk etmediyse beni, bu benim varlığımda/özümde/yapımda/günümde/arzumda/yaşamımda var. Her şey bir damla/kova sevgiyle başladı ve öyle devam etti. Devşirildikçe devşirildi bu sevgi, sonunda avuçlara/külünlere/çeşmelere/avlulara sığmaz oldu, en çok da avuçlara. Dokunarak, tadarak, görerek, duyarak hissediyorum bir yanımla. Bir yanımla bu evrene/çağa/güne âitim, bir yanımla ayrıksıyım. Ayrıkotu muyum ben yoksa ısırganotu mu; av mıyım ben yoksa avcısı mıyım kendi kendimin; tutsak mıyım ben yoksa efendisi miyim kendimin; gün müyüm ben yoksa kendi kendini sonlandıran bir gece mi? Bir damla sevgiden hâsıl oldum, bir avuç sevgide yüzdüm, bir kucak sevgide boğulacak ve öleceğim. Ruhum huzurla dolacak, mümkünse, yerde. Ruhum huzurla dolu mu, mümkün değil, henüz, yerde. Yalnız sevmenin hatrına bile olsa -sevdiklerimin, sevdiğim bunca şeyin hatrına bile olsa, ki bunlar bile inanılamayacak derecede değerli- seveceğim seni. İnançla.
1 Ağustos 2016 Pazartesi
Yadsıyışlar II
Şimdi gece ve ben neyi anlatacağımı bilmiyorum bu ıssız saatte. Saatlerin daha da yalnızlaştırıp koyulaştığı vakitteyim. Tüm şehir uyumuş sanki. Oysa bir yerlerde hayat hiç durmadan akmaya devam ediyor olmalı. Gece ilerleyecek, ilerleyecek ve sonunda bir günle nihayetlenecek. O zaman ben belki uyumuş olacağım, belki de uykunun alaca çağında. Şimdi geceyi yadsısam ne çıkar, kelimelerimi benden başka kimse anlamlandıramazken. Gece çok düşündürür/yalnızlaştırır/acıtır derim ben. Gündüz insanlara çalışsınlar diye verilmiş sanki, gece de düşünsünler. Gündüz insanlara yaralansınlar diye verilmiş sanki, gece de yaralarını sarsınlar diye. Oysa benim için tam tersine işliyor zaman. Aslında tam tersi de değil, daha karmaşık. Gece yaralanıyorum, gündüz yaralarımı sarmaya çalışırken kendimi herkese göstermiş oluyorum. Aslında tam böyle de değil. Yaralarım o kadar belirgin ki ve o kadar daimi ki hep olduğu gibi. Geceyle gün arasındaki fark bu anlamda ortadan kalkıyor. Geceyi yadsımak da bu ânda ortadan kalkıyor. Sanki yadsınacak bir şey değilmiş gibi oluyor. Oysa o da diğerleri gibi, en az diğerleri gibi. O kadar berraklıktan uzak ki her ne kadar yıldızlar gözümüzün önünde olsa da. Elimi uzatsam toplayabileceğim yıldızlar aslında binlerce, milyonlarca ışık yılı uzakta. Gece bunu saklıyor benden. Onu bana yakın göstererek kandırıyor beni. Her şeyi kolayca avucumun içine alabileceğimi sandırıyor. Oysa ne kadar da yalancı. Gerçekte hiçbir zaman avcuma alamayacağım bir şeyi bana o mesafedeymiş gibi gösteriyor. Bu büyük yalanı kim, nasıl ortadan kaldırabilir sanki. İşte o zaman gece de yadsınacak bir şey oluyor benim için. Türlü türlü hayaller kurduruyor. Gündüz masallar anlatılmaz hiç, gece beklenir, uyku çağı. Çün, inanç geceye özgüdür belki de gece gibidir. İnançla gece iç içe geçer. Yakınla uzak keşfedilemez, farkedilemez, seçilemez. Bu onu doğurur. Gündüz, her şeyi açıkça gösterir. Oysa inanç, her şeyin açık olmaması ilkesine dayalıdır, bu yüzden "inan"ç denir (tabi kimilerine göre. İbni Arabî'nin dediği gibi belki de; gerçek açıkça ortadadır, yalnızca bazılarının gözleri onu göremeyecektir çünkü onlar, akıllarının tutsağıdır.). Şimdi gece vakti, geceyi inançla mı tamir etmeliyim. Bu gece onarılmalı, sökükleri dikilmeli gökyüzünün/rüyâlarımın/hayallerimin/arzularımın. Bir dolunay gecesi hatırlıyorum. Lanetli falan değildi. Büyüleyiciydi. Ay çok uzaktı ama çok güzeldi. Ona elimi hiç uzatmadım ama onu avcumda hissettim. Parmaklarım onu gölgeleyerek önünden geçti. Sustu o, benim gibi. Dolunayla karşılıklı sustuk biz. İlerde rüzgâr ırmak dibindeki kavak ağaçlarını hışırdatır, öte dağlardan gelen sesler taş evlere çarpıp yankılanırken. Her ne kadar geceyi yadsısam da şimdi olduğu gibi ona karışıyorum. Ben geceye karıştıkça o beni daha da belirgin kılmak istercesine güne doğru daha hızlı hareket ediyor. Durma, koş gece, daha yadsıyışım bile bitmeden.
Yadsıyışlar I
İçine girdiğim yadsımanın içinde sana anlatmak istediğim bir şey bulamıyorum. Yadsıdığım tüm gerçekler günü geldiğinde tepeme üşüştü, bir yılan nasıl çöreklenirse çölde bir kuyu ağzına, öyle sindin zihnime. Her ne kadar gerçeklerden/senden sıyrılmaya çabalasam da hâlâ olduğum yerdeyim, o günkü yerdeyim, ilk olduğum yerde. Neyi yadsıyorum ben burda, kime karşıyım ve ne yapacağım? Yalnızca kendimin yabancısıyım. Herkes aynı birbirinin. Tüm sesler, soluklar kadar benzer birbirine. Yalnızca kendimin yabancısıyım.Yürüyorum ardıma bakmadan ve önümde ne olduğuna göz atmadan. Önüm de ardım kadar boş ve anlamsız. Yalnızca yürüyorum hiç bakmadan. Bir, iki, üç. Taşlar bozuk ve yerinden oynamış. Bir, iki, üç. Adamın kundurası eskimiş. Bir, iki, üç. Her tütün bir acıya bedel olsa dünya tarihi baştan yazılırdı. Yalnızca yürümek kolay mı bu devirde. Her devir benzer birbirine. Savaşları, acıları, kayıpları ve ölümleriyle. Hiçbir şey iyi değil ve olmayacak. Kafatasımda bir engereğin kıpırdanışını hissediyorum. Yalnızca yürümek mümkün mü? Mevsimlerden en çok kışı seviyorum. Kalın giyinmeyi ve örtünmeyi örtünebilecek ne varsa. Kapanmayı seviyorum içten içe her şeyin giderek açıldığı bu amansız çağda. Her şeyi bir kayıp/acı/yitiş/tutunamayış olarak niteleyen insanlar arasında da olsa, her şeyi bir eğlence/sevinç/dünya olarak kabul eden insanlar arasında da olsa, hayatı baştan var etmek anlamsızlaşıyor. Daha kaç kere yeni baştan oluşturacağız dünyayı? Üstelik bu sadece zihnimizde. Neron, Roma'yı istediği gibi düzenlemek için nasıl yakmayı göze aldıysa, ben de kendimi şekillendirmek için önce yok etmeliyim eskiye âit ne varsa. Oysa belleğim izin vermiyor hiçbir şeye ve (bence) zehirliyor beni içten içe (kendi derdinin çaresi her ne kadar kendi de olsa). Şimdi kendimi yadsıyacağım, sonra bir başkasını, hayatı, dünyayı, şeytanı ve bu böyle sürüp gidecek. Yadsıyışların sonu hiç gelmeyecek çünkü bu dünya dönmeye devam ettikçe sürüp gidecek. Anlamını anlamaya çalıştığım ne varsa önüme dikilecek. Nasıl ki insan gözünün önündekini en zor/geç/son görürse öyle kavrayacaklar bunu da. Bir gün kendimden de geçeceğim, bunun bilincinde yaşayacağım. Silinen tüm bilinçleri kendimde/kendimle var edeceğim. En küçük sesleri bile, söylendiğinde yutulan sesleri bile nasıl hesaba kattığımı yazmayı sileceğim. Silmesem de ya farketmeyecekler ya da unutacaklar. Unutmaya yazgılı bir yüzyıl. İnsanlar kaybediyor belleğini de bilincini de ve bu sonunu hazırlıyor insanoğlunun. Kendi kehanetimi kendim yazacağım ve Nostradamus'u ardımda bırakacağım. Bilinç, bellek ve seçimler silindikçe her şeyden daha da uzaklaşılacak ve insanlar gitgide birbirine daha da benzeyecek. Her şey anlamsız, silik, zamane bir biçime indirgenecek. Bunun altından bir inanç yükselecek. Asırlar ve asırlar geçecek. Ben ve yadsımalarım o zamana dek silinmiş, unutulmuş ve yok olmuş olacağız. Eğer o vakit geriye benden bir damla kan veya bir nefeslik söz kalırsa yeni bir Nostradamus olacağım veya Nostradamus eski bir Abdullah olacak.
28 Temmuz 2016 Perşembe
Sait Faik Abasıyanık’ın “Çarşıya İnemem” Hikâyesi Üzerine
Abdullah Ezik
20130113044
Sait Faik Abasıyanık’ın “Çarşıya İnemem” Hikâyesi Üzerine
Sait Faik Abasıyanık’ın “Çarşıya İnemem” adlı hikâyesi Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabında yer alan bir metindir. Kitap, ilk kez 1954’te Varlık Yayınları tarafından yayımlanmıştır.
Hikâyede ana karakter kendi yaşantısını, tanıdığı insanları, semtindeki çarşıya neden inmediğini vs anlatır. Böylece okuyucuya kendisinin nasıl bir hayat sürdürdüğüne dâir izlenimler ve tablolar sunar. Yer yer bu süreç boyunca çeşitli rahatsızlık duyduğu şeyleri anlatır, insanların davranışları arasındaki farklılıklara değinir. Hikâyesini anlatırken okuyucusuyla da sürekli bir diyalog hâlindedir. Anlatıcı yazar metninin okunacağını bildiği için yazış biçimi de buna göredir. Bilinçli bir kalemden çıktığı hikâyenin her satırında kendisini hissettirir. Karakter yapmacıklı tavırlara girmez. Bir konuşma yapıyormuş gibi bazen canı sıkıldığından bazı olayları atlar, bazen ayrıntılara yoğunlaşır. Onun bu tavırlarında Dostoyevski’nin hikâyelerini hatırlatan tavır da göze çarpar.
Hikâyede mesafe “dolaysız söylem”dir. Her şey ana karakter tarafından anlatılmıştır. Bu aktarımda anlatıcı metnin yazarıdır. Sait Faik, ister kurgu olsun isterse gerçek, kendisini bu karakterden ayırmadan metnini sunmuştur. Metne dışarıdan herhangi bir müdahale söz konusu değildir. Cümle yapıları tamamen buna odaklıdır. Anlatıcı kendi duygularını açıkça ifade etmektedir. Herhangi bir sorumluluğa girmeden her şeyi aktarır.
“Sanki yazı yazmaya yeniden başlıyorum. Aylardan beri elime kalem almadım. Alsaydın sanki bir şey mi yumurtlayacaktın? Sanmam. İyi oldu! Doğrusu buna ben de memnunum. Ama bu akşam neden her şeyi beni oturup bir şeyler karalamaya zorluyor? Hani biraz daha dişimi sıksam, yalan da söyleyebileceğim. Beni, bilmediğim bir şey zorladı diyebileceğim. Değil. Hep böyle olur. Bir vapur beklerken, iki ayağım bir pabuçtayken yazı yazarım.”[1]
Ana karakter-yazar kendisini hiç saklamaz. Metnine hâkim olduğunu bilinçli olarak gösterir. Zaten bu durum Sait Faik’in kendisine has geliştirdiği hikâye anlayışının da bir göstergesidir. Yazıyı yazma serüveni de böylelikle metne dâhil olur.
Dolaysız söylem sırasında herhangi bir başka anlatı mesafesi devreye girmez. İlk elden tüm durumlar aktarılır.
Hikâyenin anlatı, “ana karakterin kendi hikâyesini anlattığı” perspektif üzerine kurulmuştur. Dolaysız söyleme bağlı olarak gelişen bu perspektifte ana karakter başından geçen bu “çarşıya inememe” durumunu anlatır. Bununla beraber onun çevresindeki insanlara bakış açısı da sergilenir. Sevdiği ve hoşlanmadığı insanlar apaçık ortadadır. Hikâyenin giriş cümleleri de bu ana karakterin aynı zamanda metnin yazarı olduğunu göstermektedir. Metnin devamında da yine bu hâl devam eder. Mesela, başka bölümlerde de ana karakter şöyle anlatır/yazar hikâyesini:
“Sanki birisi sormuş, ‘Nasıl yazarsınız?’ diye de konuşuyormuşum gibi bir hâl aldığıma aldırmayın.”[2]
“Giyindim tekrar sokağa çıktım. Kahveye girdim. Karşısına geçip oturdum. Beni görünce sapsarı kesildi.”[3]
“Evimde, odadayım. Çarşıya inemem.”[4]
Metin, içsel odaklanmak ile kaleme alınmıştır. Ana karakter kendi hikâyesini anlatırken okuyucu onun neler düşündüğüne, nasıl hareket etmeye karar verdiğine, ne hissettiğini bilir. Bir başka kimsenin hareketleriyle ilgilenilmez. Her şey ana karakterin üzerine kurulmuştur. Başka bir şeye ilgi gösterilmediğinden dolayı içsel odaklanmadan başka bir odak da söz konusu değildir. Yazar dışsal ve sıfır odaklanmayı bu anlamda pas geçmiştir. Hikâye aktarılırken ana karakterin kurduğu şu cümle odak noktasını da keskin bir biçimde ortaya kor:
“Hikâyeyi böylece bitirebilirim. Benim bitirişlerimden biri olur bu.”[5]
Böyle metne giriş, açıkça duyguları dile getiriş de “içsel odaklanmayı” kanıtlar niteliktedir. Hikâyenin tamamında bu tarz devam etmektedir.
Hikâyede “homodiegetik anlatı” söz konusudur. Anlatıcı, bir karakter olarak da metnin içindedir. Anlatıcı ile ana karakter birbirinden ayrışamaz. Metinde kullanılan teklik birinci şahıs üzerine kurulu dil de bunu göstermektedir. “Geldim.” “Gittim.” “Yaptım.” “Kahvenin önünden geçtim.” “Arka masalardan birine oturdum.” gibi cümle yapıları da bu durumu açıklar niteliktedir. Homodiegetik anlatı dolaysız söylem ve anlatı perspektifiyle birleşir. Bunun sonucu olarak da zincirleme bir şekilde her şey birbirine bağlı olarak ilerler.
“Çarşıya İnemem” adlı hikâye anlatma zamanı olarak ağırlıklı bir şekilde “sonradan anlatma” tekniğiyle yazılmıştır. Bununla beraber yer yer “eşzamanlı anlatma” da söz konusudur. Örneğin anlatıcının hikâyeyi yazdığı ânı metne dâhil ettiği kısımlar bu “eşzamanlı anlatma”ya, hikâyenin kendisini, yani çarşıya inmemesini anlattığı kısımlar ise “sonradan anlatma”dır. Karakter, çarşıya uzun zamandır inmemektedir ve bunun nedeni kendisi bilmektedir. Daha önce yaşanmış bir şeyi aktarmak üzere eline kâğıt kalem almıştır. Bunu yazarken bu süreci de yazarak iki zaman kavramını iç içe geçirir. Anlatıcının,
Öyle ya, neden? Pekala okunacak kitaplarım var.”[6]
dediği kısım o ânda olanları aktarmaktadır örneğin. Bundan sonraki sayfada ise artık anlatıcı asıl konuya gelmektedir. Girişi de bunu gösterir niteliktedir:
“Çarşıya inemem demişTİm. Neden inemem? İşte meselenin can alıcı yanı burada ya. Şu üç beş satırlık yazı süresince açıklamak istemediğim acayip bir sır varDI. Bunun anahtarı, çarşıya inemem, cümlesindeyDİ.”
-DI’lı (görülen geçmiş) zamanla kurulan bu bölümler eklerden de açıkça görüldüğü üzere sonradan anlatmayı doğrular niteliktedir. Diğer kısımlarda ise ağırlıklı olarak geniş zamanlı fiil çekimleri kullanılmaktadır.
Metnin düzeni “analepsis”tir. Daha önceden yaşanmış bir durum anlatılmaktadır. Çarşıya inememe durumu çok uzun bir süredir gündemdedir. Olan da zaten artık bu durumun yazıya geçirilmesidir. Bu nedenle daha sonra olacakları düşünmek söz konusu değildir. Bu süreç, hikâye anlatılırken düşünülmüş ve sonuçlanmıştır.
Metnin içinde duraklamalar ve özetler kullanılmıştır. Metinde yazma süreci anlatılırken birden gülünç olma durumuna geçildiği şu kısım bir duraklamadır:
“İnsanoğlu gülünç olmak için doğmamışsa gülünç etmek için doğmuştur.”[7]
“Ah bu yasaklar! Kendi kendimize, bizim başkalarına, başkalarının bize, devletin halkına, halkın devlete,…”[8]
Daha sonra ise, genellikle tanıdığı kişileri anlatırken anlatıcı özetleri kullanmıştır. Özetlerin sayısı duraklamalardan fazladır. Metne kısa bir süre için giren, daha doğrusu kendilerinden bahsedilen bu kişiler olayın nedenini açıklamakta kullanılan birer parçadan ibarettir.
“Şimdi ben size desem ki orta halli bir memurum.”[9] kısmıyla kendisine dâir bir senaryo üretir.
“O fırıncı yok mu o? O, kırbaç gibi sabahları işçi çocuklara yağlı böreğini otuz beş kuruşa okutan…”[10]
“O, kıyma makinesinden geçen ete yarım kilo yağı koyan öğütücü, … kasap…”[11]
“Sonra onlar mı var çarşıda yalnız? Bizim kahveci İskanavi var.” [12]
Çeşitli esnafın anlatıldığı bölümlerde anlatıcı özetler yapar. Kısaca tüm esnafı ve onların etrafında bir yanıyla da tüm toplumu okuyucusuna sergiler. Bir yanıyla tüm kasaplar, berberler, kahveciler böyledir.
Hikâyede sıklık “tekil anlatma”dır. Aralarda geçmişe dâir göndermeler de söz konusudur ancak ağırlık bu “tekillik” üzerindedir. Örneğin daha önce tanıttığı berbere daha sonra gittiğinde söylediklerine göndermelerde bulunur. Aynı durum kahveci için de söz konusudur. Bu şekilde az da olsa “tekrarlayan anlatı” söz konusudur.[13]
[1] Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ekim 2012, syf: 95
[2] A.g.e. syf: 95
[3] A.g.e. syf: 102
[4] A.g.e. syf: 102
[5] A.g.e. syf: 102
[6] A.g.e. syf: 95
[7] A.g.e. syf: 96
[8] A.g.e. syf: 98
[9] A.g.e. syf: 96
[10] A.g.e. syf: 99
[11] A.g.e. syf: 99
[12] A.g.e. syf: 99
[13] A.g.e. syf: 102
25 Temmuz 2016 Pazartesi
Av
Bir av olmuşum,
Dönüp durduğum bu ormanda;
Kapan da benim,
Kapanan da.
Silinip gittiğim bu yaslı ovada,
Bir diş parçalasa boğazımı,
Soğuk uyluğumu,
Ellerimin kıvrak oyumunu;
Bir diş parçalasa yüreğimi.
Rüzgârı yanaklarımda duydum,
Korkuyu damarlarımda,
Ölümü yakında bildim,
Acıyı kanımda.
Koş hiç durmadan,
Ormanın en kuytu yerine,
Sessiz ve hızlı,
Varsa eğer kurtuluş:
Yalnız tenhada gizlidir.
Hiç el değmemiş,
Gözden alabildiğine saklanan,
Bir av olmuşum.
Bu yeşil peri gecesinde,
Kovalayan da benim,
Kovalanan da.
Dönüp durduğum bu ormanda;
Kapan da benim,
Kapanan da.
Silinip gittiğim bu yaslı ovada,
Bir diş parçalasa boğazımı,
Soğuk uyluğumu,
Ellerimin kıvrak oyumunu;
Bir diş parçalasa yüreğimi.
Rüzgârı yanaklarımda duydum,
Korkuyu damarlarımda,
Ölümü yakında bildim,
Acıyı kanımda.
Koş hiç durmadan,
Ormanın en kuytu yerine,
Sessiz ve hızlı,
Varsa eğer kurtuluş:
Yalnız tenhada gizlidir.
Hiç el değmemiş,
Gözden alabildiğine saklanan,
Bir av olmuşum.
Bu yeşil peri gecesinde,
Kovalayan da benim,
Kovalanan da.
24 Temmuz 2016 Pazar
Yatağımıza Serdiğin Ne Sevgilim Gecenin Bu Saatinde
Yatağımıza serdiğin ne sevgilim gecenin bu saatinde;
Çiçekler görüyorum kurumuş,
Bir çarşafa dolanarak yatmanın anlamı ne;
Sevgilim ellerimde hiç silinmeyen kan lekeleri görüyorum.
Karnın giderek şişiyor ve ben durduramıyorum;
Bir çığ mı taşıyorsun içinde,
Giderek büyüyor ve ben korkuyorum.
Bir çocuk nasıl yırtarak çıkar seni dışarı,
Nasıl bir yağmadır bu içini kemirip duran,
Bir Moğol sürüsüne karışıp geçiyoruz yastığının ucundan;
Bir acı dalgası olup yaslanıyoruz sana.
Sen hiç bağırmıyorsun dinginleşmeler boyu,
Bir bilseydin içim neden bu kadar koyu;
Anlardın neden bu savaş, kıyamet ve sonsuz sancı.
Sana söylüyorum sevgilim iyi uyu bu gece,
Ben nöbet tutarım rüyâların ardında gizlice,
Sana anlatacak daha çok şeyim var, gizim, vaadim,
Yastığına gömülecek daha çok başım var.
Yatağımıza serdiğin ne sevgilim günün bu saatinde;
Yıldızlar yetmez mi sana, ay, dünya ve güneş,
Bir toz savurur gibi havaya gözlerime sürdüğün nedir;
Kara sevda mı derdin aşk mı hayal mi;
Üstümüze çektiğin bu aydınlanmış çarşaf nedir?
Çiçekler görüyorum kurumuş,
Bir çarşafa dolanarak yatmanın anlamı ne;
Sevgilim ellerimde hiç silinmeyen kan lekeleri görüyorum.
Karnın giderek şişiyor ve ben durduramıyorum;
Bir çığ mı taşıyorsun içinde,
Giderek büyüyor ve ben korkuyorum.
Bir çocuk nasıl yırtarak çıkar seni dışarı,
Nasıl bir yağmadır bu içini kemirip duran,
Bir Moğol sürüsüne karışıp geçiyoruz yastığının ucundan;
Bir acı dalgası olup yaslanıyoruz sana.
Sen hiç bağırmıyorsun dinginleşmeler boyu,
Bir bilseydin içim neden bu kadar koyu;
Anlardın neden bu savaş, kıyamet ve sonsuz sancı.
Sana söylüyorum sevgilim iyi uyu bu gece,
Ben nöbet tutarım rüyâların ardında gizlice,
Sana anlatacak daha çok şeyim var, gizim, vaadim,
Yastığına gömülecek daha çok başım var.
Yatağımıza serdiğin ne sevgilim günün bu saatinde;
Yıldızlar yetmez mi sana, ay, dünya ve güneş,
Bir toz savurur gibi havaya gözlerime sürdüğün nedir;
Kara sevda mı derdin aşk mı hayal mi;
Üstümüze çektiğin bu aydınlanmış çarşaf nedir?
13 Temmuz 2016 Çarşamba
Horoz Ötmeden
Zamanı gelmedi mi artık terk etmenin:
Ölüm mü vuracak boynumuzu biz uzatmadan?
Korkunç bir zamanın içine hapsolmuşuz;
Dil istemediklerimizi söyler,
Rüyâlar boşluklara teşne.
Biz iki yabancıyız seninle,
Her şeye ve herkese.
Biz iki gölgeyiz seninle,
Yalnızca kendimize ait olan.
Vurun boynunu artık kelimelerin,
Daha söylenecek neyimiz kaldı?
Acı tohum ektiler cinselliklere,
Hazzı doğum sancısına taşıdılar.
Bir köleden farkımız yok artık,
Anlamsız hangi asırda olduğumuz.
Daha söylenecek neyimiz kaldı?
Söyle bana ey susamış kadın:
Bir yudum şaraba değişir misin kanımı?
Artık yitirme vakti,
Tüm kazandıklarımızı bırakma vakti.
Bu ses, çan, çığlık,
Bu ölümü kucaklama vakti.
Kavra eline ne gelirse hiç duraksamadan,
Mutsuzluk büyük olacak belli.
Seni sıcağı sıcağına bir kez saramadan,
Her şey geçip gidecek belli.
Kime anlatsam bu bozuk düzen üstüne çöken hayatı,
Bir yılan ki çöreklenmiş rüyâların üstüne,
Dinlediğin bu hafif tıngırtı,
Boğazdan geçen gemilerin sesi değil
veya denize dalan çocukların sesi.
Bu duyduğun bir kulenin yıkılışı,
Dosdoğru insanlığın göğsünden,
Sessiz ve sakin ve insan kadar kendinden emin.
Kaç zamanda karışırsa şarap kanına,
Karışacaksın kanıma o denli.
Kaç kez inkâr ederse sapkın efendisini,
O kadar kabul edeceğim seni.
-Horoz ötmeden!
Ölüm mü vuracak boynumuzu biz uzatmadan?
Korkunç bir zamanın içine hapsolmuşuz;
Dil istemediklerimizi söyler,
Rüyâlar boşluklara teşne.
Biz iki yabancıyız seninle,
Her şeye ve herkese.
Biz iki gölgeyiz seninle,
Yalnızca kendimize ait olan.
Vurun boynunu artık kelimelerin,
Daha söylenecek neyimiz kaldı?
Acı tohum ektiler cinselliklere,
Hazzı doğum sancısına taşıdılar.
Bir köleden farkımız yok artık,
Anlamsız hangi asırda olduğumuz.
Daha söylenecek neyimiz kaldı?
Söyle bana ey susamış kadın:
Bir yudum şaraba değişir misin kanımı?
Artık yitirme vakti,
Tüm kazandıklarımızı bırakma vakti.
Bu ses, çan, çığlık,
Bu ölümü kucaklama vakti.
Kavra eline ne gelirse hiç duraksamadan,
Mutsuzluk büyük olacak belli.
Seni sıcağı sıcağına bir kez saramadan,
Her şey geçip gidecek belli.
Kime anlatsam bu bozuk düzen üstüne çöken hayatı,
Bir yılan ki çöreklenmiş rüyâların üstüne,
Dinlediğin bu hafif tıngırtı,
Boğazdan geçen gemilerin sesi değil
veya denize dalan çocukların sesi.
Bu duyduğun bir kulenin yıkılışı,
Dosdoğru insanlığın göğsünden,
Sessiz ve sakin ve insan kadar kendinden emin.
Kaç zamanda karışırsa şarap kanına,
Karışacaksın kanıma o denli.
Kaç kez inkâr ederse sapkın efendisini,
O kadar kabul edeceğim seni.
-Horoz ötmeden!
11 Temmuz 2016 Pazartesi
Komodin
Doydum hazlara,
Komodinin üstünde para.
Şehvet çek ellerini uyluklarımdan,
Gece şarkılar söyleten baldırımdan,
Şeytan da kollar karanlığı,
Günah da.
Kim sessizliği inletmek istemez,
En derinden gelen iniltilerle;
Kim hazzın kucağına düşüp de kurtulur,
Yardımı olmadan dinginliğin?
Doydum hazlara,
Komodinin üstünde para.
Bedenden geçer tüm ayinler,
Bedeni söyletir tüm dinler.
Kalbin avuçlarında eriyen bir buz,
Eriyişini izleyip sus.
Kapatsan da kapıları,
Ortada mahremiyetin.
Perdeler ardına saklansan da,
Gösterir gölgelerin.
Saklama artık aldığın hazzı,
Tüm düşüncelerin yassı.
Doydum hazlara,
Komodinin üstünde para.
Kadınmışım erkekmişim,
Doğmuşum ölmüşüm,
Bir bedenim, anlamışım,
İnsanmışım.
Harfler birer tılsımlı kuyu,
Battıkça çıkıyorum sanki,
Kıvrımlarla sarhoş olmuş,
Baktıkça görüyorum sanki.
Doydum hazlara,
Komodinin üstünde para.
Komodinin üstünde para.
Şehvet çek ellerini uyluklarımdan,
Gece şarkılar söyleten baldırımdan,
Şeytan da kollar karanlığı,
Günah da.
Kim sessizliği inletmek istemez,
En derinden gelen iniltilerle;
Kim hazzın kucağına düşüp de kurtulur,
Yardımı olmadan dinginliğin?
Doydum hazlara,
Komodinin üstünde para.
Bedenden geçer tüm ayinler,
Bedeni söyletir tüm dinler.
Kalbin avuçlarında eriyen bir buz,
Eriyişini izleyip sus.
Kapatsan da kapıları,
Ortada mahremiyetin.
Perdeler ardına saklansan da,
Gösterir gölgelerin.
Saklama artık aldığın hazzı,
Tüm düşüncelerin yassı.
Doydum hazlara,
Komodinin üstünde para.
Kadınmışım erkekmişim,
Doğmuşum ölmüşüm,
Bir bedenim, anlamışım,
İnsanmışım.
Harfler birer tılsımlı kuyu,
Battıkça çıkıyorum sanki,
Kıvrımlarla sarhoş olmuş,
Baktıkça görüyorum sanki.
Doydum hazlara,
Komodinin üstünde para.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)