15 Ocak 2016 Cuma

Kuş Grisi

Kuş grisi irisi giydiriyordu diri elleriyle,
Kaynayan aynaların aynı yansımasında,
Mahvolmuş ufkun unutkan utkusuyla,
Yitiyordu titreyen ince ellerinde.

Kuş grisi, iyisi mi iyileşsin sözlerim,
Dilimi didiklesin ey Prometheus, serin sırrın,
Dağ başı, ayyaş yıldızlar dolaşır aramızda,
Sâkî, hayat değil bâkî, ben bir fânî.

13 Ocak 2016 Çarşamba

Acı Çağı

Tenim, kalın bir duvar
ve hiçbir şey içimden
Dışarı sızmayacak.

Elem, ruhumun ince kabuğu,
İçim sıyrılmadan,
Soyunmayacak.

Acı çağı, içinde yaşadığım,
Bir tutsak gibi,
Bağlı özgünlüğüm.

Hâlim yok hiç,
Yaşamaya.

11 Ocak 2016 Pazartesi

İki Ayna

Karşılıklı duran iki aynayız seninle,
Bana vuran hüzün sende kaybolur;
Andolur, tutulmamış tüm sözler can bulur;
Birbirini zehirleyen iki engereğiz seninle.

Şamdana nefesin değdiğinde hayatım sonlanır,
Bir ışık ki her ân gölgeyle kaybolur;
Yok olur, nefesinle yeniden hayat bulur,
Birbirini taşıyan iki Atlas'ız seninle.

Soy

Kavruldum gözlerinin vücuduma dokunduğu her noktada,
Dirildim sözlerinin zihnime değdiği öz denizinde,
Soyundum gözlerinin önünde, bir pencere pervazında.

Soyunmaya geldim kapına,
Soyulmuşluğumu örtmeye.

Ney'e üflerim ben, üfler insana Allah,
Sana üflerim ben, dudaklarıma üfler Allah.

Bişrev.

Yandım, inceldiğim yerden.

Soy ruhumun kabuk tutmuş yaralarını,
Hasretler biriktirdim kum saatinde;
Her kum zerresi yerini bir başkasına bırakırken,
Yeni umutlar biriktirdim avuçlarımda.

Soy söndü, ruhun avlusunda.

10 Ocak 2016 Pazar

Azrail Sunar; İki Namaz Arasında Bir Film: Sait Fâik Abasıyanık'ın "Semaver"i Üzerine

Azrail Sunar; İki Namaz Arasında Bir Film:
Sait Fâik Abasıyanık'ın "Semaver"i Üzerine

"-Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın."
Her şey bir sabah ezanı etrafında başlayıp sonlanıyor. Ertesi günü başlatacak sabah ezanınında her şey çok değişmiş, başkalaşmış, yeni bir güzergâha girmiş olacak.
Sait Fâik'in Semaver öyküsü şâirce bir öykü. Özenle seçilmiş ve art arda sırılanmış kelimeler; çok küçük cümlelerle büyük anlamlara yol açma; iç içe geçen örgülerden pekçok hayatı sunma; hepsi duyarlı bir karakterimizle beraber anlatılır bize. Kendisinin de dediği gibi: "Alimiz biraz şâirce idi." Peki Ali'ninki nasıl bir şâirlik, buradan düşünmeye, düşlemeye başlamak gerek belki de. Alimiz'i ağlatmaz annesinin ölümü bile, hatta ne onun öldüğü sabah ezanı, ne beraber yatacakları saati söyleyen yatsı, ne ev ne eşya ne de konu komşu. Ali ağlamayı bekler sanki son âna dek; kaynamayı bekleyen bir semaver gibi. İçi uzunca yanmadan içindekini/suyu/gözyaşını bırakmaz dışarı.


A- Semaver, Yandırdın Bizi:
Bir Obje Etrafında Öykünün Dönüşümü

Semaver, öykünün dönüm noktalarını belli eder gibidir. Onun karşımıza çıktığı zaman dilimleri değişen duyguları gösterir. Her şey onun ilk kez kaynamasıyla başlar. O gelip geçen Halıcıoğlu hayatını anlatır bu devirde, evin içinde süregidenliği belirtir, Ali'nin yorgun gözlerine canlılığı verir. Semaver yalnızca ismi değildir öykümüzün.
Semaverin metnin başında karşımıza çıkışı daha sonra tekrar edecek şu cümleyledir: "Ali semaveri, içinde ne ıztırab, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi." Semaver burada dönemin Türkiye'sini çıkarır gibidir karşımıza. Ekonominin iyi olmadığı, sürekli işten çıkarmaların, grevlerin, protestoların olduğu zamanlar. Politikanın karmaşası. İnsanların zihin bulanıklıkları. Semaverin olmadığı dünya sabah saadetinden mahrum gibidir. Yani bu pasajın ilk kısmı toplumadır.
Pasajın ikinci cümlesi Ali'nin hayatını anlatır bize. Cümlenin ikinci kısmıdır Ali, o güne kadarki hayatı: "Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi." Ali'nin hayatı yıllardır bu saadet üzerinde dönenip duruyor gibidir. İlk cümlenin toplumu gözler önüne seren yapısına karşılık ikincisi Ali'nin birey olarak yaşamını belirtir. İki cümlede her şey bellidir. Her sabah aynı mutlulukla semaveri kurmak.
Alışkanlıklar insanda hayat temposunun göstergesi gibidir. Kim hangi alışkanlıklara sahipse hayatı da ona bakarak okumak gerekir belki de. Ali'nin biricik alışkanlıklarındandır o semaveri tutuşturmak, onunla beraber odayı, içini ve annesinin tenini ısıtmak, çünkü hâlâ ısıtabileceği bir teni vardır annesinin o vakitler. İnsana alışkanlıklarıyla süregiden hayatının dönüm noktalarında yine onlar etki eder. Semaver bir kez daha karşımıza çıktığında bu sefer her şey değişmiş gibidir. Semaver yakma alışkanlığı sonsuza kadar terk edilecektir. O, bir ağlama pınarıdır. Sessiz sedasız yaşlarının akmasıdır Ali'nin. Ali, bir semaver gibi ağlar, sıcak sular boşanır gözlerinden. Ali ağlar, semaver ağlar. Kızgın yaşlar bırakır ikisi de ardında.
Hikâyemize görkemli bir giriş yapan semaverin serüveni hüzünle son bulur. Yerini bir başka objeye bırakmıştır bile. Değişen hayatlar beraberinde kendi objelerini de getirir. Semaver, salep güğümüne evrilir.

B- Ölüm, Aktör ve Figüran

Ölümü kabullenemiyoruz, ona hazırlanamıyoruz, onu beklemiyoruz. Biz ondan kaçtıkça o bizi ağına düşürüyor. Allah'ın yarattığı en vizdansız avcı gibi çıkıyor karşımıza. Ölüm, insanoğlunun tüm planlarını altüst eden o büyük canavar. İnsan, yalnızca kendi ölümünün aktörü, diğer bütün ölümlerin figüranı. Bir fabrika işçisi de yaşamında ancak bir kere aktör olabilir ama o vakit gelmemiştir daha, henüz figüranlık çağı. Ölen annedir. Peki annenin ölümü nedir bir oğul için? Ali gibi bir oğul için? Anne, öyküde karşımıza tüm şefkatiyle, sevgisiyle, bireyin hayattaki tek varlığıyla çıkar. O, metnin nefes alan iki varlığından biridir. O zaman ortaya çıkan sonuç bu ölümdeki anlamının çok büyük olduğudur. Ali'nin hayatı annenin onu sabah kaldırması ve gece beraber yatmaları üzerine kuruludur. Günün başında da sonunda da o vardır. Belki Ali anne kuzusudur, çok nahiftir, tabiri caizse süttür. Sait Fâik böyle bir tablo çizer. Zaten o şâircedir, duyarlılıklara sahiptir. Ancak yine de ağlayamaz onu kaybedince. Camus'nün Yabancı'sındaki gibi. "Gözleri yandı, yandı, bir damla yaş çıkmadı." Bu duyarlılıklara sahip birini ağlatan bir şeyle karşılaşmayız metin boyunca. Ali hep durur, dolaşır, oturur, kalkar. Ancak bir semaverdir onun kopuş noktası. Alışkanlıklarından bir parça olan semaver onun kopuş noktasıdır. Şâirce beyefendi ağlar onun karşısında. O ağlar, semaver ağlar, karşılıklı. Ali, gidip geri gelmeyeceğe; semaver, gidip gelemeyeceğini bilişine.
Hayat kısa, ölüm gereğinden fazla uzun. Ölümün bu uzunluğuna gülenler vardır muhakkak. Ölümü hiç bilmeyenler de vardır şüphesiz. Ölüm yalnızca yolu dünyaya düşenlere âit, yaşayanlara, kovulmuşlara, itilmişlere. Allah ne yapar bu ölüm karşısında Ali'nin dediği gibi. Namazdaki annesini güldürmeye çalışan Ali varken Allah güler mi, anne öldüğünde ağlar mı? O her şeyin üstünde, acının da sahibi mutluluğun da; ama yine de insan çok zayıf. Mutluluk da acı da onun sırtında şaklayan bir kırbaçtan fazlası değil, çünkü hiçbir şey kalıcı değil. Devamlılığı olmayan bir şeyin anlamı ne olabilir? Başlayan her şey sonlanıyor.
Ali'nin annesi hayatın aktörü. Onun ölümü bir hayatın merkezine yerleşiyor. Cenazesi kalkarken de gömülürken de odanın ortasında üstünde bıçak yatarken de dünyanın merkezinde olacak, herkes çevresinde. Herkes ondan bahsedecek, tüm dillerde o. Ali'nin annesi aktör olacak. Herkes bir gün aktör olacak. Bu süreçte Ali de herkes gibi figürandır. Ağlaması beklenecek, dövünmesi. Aktörün çevresinde onun etkisini güçlendirmesi istenecek figüran gibi. Ali gibi yaşamlar yalnızca böyle öykülerde ve bu gibi yazılarda aktör olabilir aslında.
Herkes hayatı boyunca figürandır. Herkes hayatı boyunca aktör olacağı günü bekler. Kimi bundan korkar, kimisiyse sabırsızcadır.


C- Hayat Kimseyi Beklemez. Şâir, Şiirini Söyler:

"Ali semaveri, içinde ne ıztırab, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi." Hâlâ öyle mi dersin Ali? Ali hâlâ öyle demez, zaten yazar da cümleyi görülen geçmiş zamanla kurmuştur. Artık ondan ne 'koku', ne 'buhar', ne de 'sabahın saadeti' istihsal edilebilir. Semaver de Ali de susarlar artık, çünkü gerçek şâirler şiiri nerede bitirmesi gerektiğini bilenlerdir.

16.12.2015

6 Ocak 2016 Çarşamba

Amedeo'nun Şarkısı

Gri Paris sokaklarında Amedeo,
Asırların gözbebeğini yerinden söküp,
Nice kelimelerin boynunu cümlelerden dar ağacında asan.
Her insan bir düşle gelir dünyaya ve düşüştür sonrası.
Kavram dolu zihinlerin aynasını yitirmiş benliklerin,
Gölde kendisini görmeyen nesillerin,
Oğlu Modigliani oğlu Amedeo.

ve gözler
Hiç yerinde durmaz.

Sırtlan sürüsünün giderken ardında bıraktığı,
Hiç şâir izine rastlanmayan kadın yüzleri,
Şiiri yazılmayan kadınların ölümlü bedenleri,
Gözbebeklerinden başlıyorum yok olmaya,
Siliyorum geri kalan her şeyi.

Sözler, gözlerden çabuk,
Kaybolur.

Avuç avuç boya taşıyorum sana, gözlerin emiyor hepsini,
Gebe karnında, düşük gibi, aslan heykellerinden bahçeler içinde,
Sesler yadsınmış ve sözler yoksunlaşmış,
Cevizlerin kabukları kırılıp özüne varılmış,
Modigliani oğlu Modigliani denmiş.

Diller hep yalan söyler,
Sözler olmayınca.

Clemente, hey Clemente;
Kalk düşdüğün yerden ve mezar taşını yık yerinden,
Kupam dolu şarapla,
İçilmeye hazır, kupam dolu şarapla, sarhoş etmeye hazır;
Avuçlarım dolu kanla, adaklar sunmaya hazır,
Tüm bedenler hazır, sevişmeye, resmedilmeye.

Bu, yönünü yürüdüğü yolda yitirmiş Amedeo'nun şarkısı,
Hiç susmayan, zihnimde.

ve düşüş, Jeanne , düşer beşinci katından cennetin,
Yerle yeksan olur uzuvları.





5 Ocak 2016 Salı

Düğün Gecesi

Ölümüm düğüm gecemdir benim.

Ölümün avuçlarında tuttuğu yokluk değil,
Benim düşlerimde biriktirdiğim kadar.

Veda etmek gelmiyor içimden,
Gittiğim yok aslında bir yere;
Kalmak gelmiyor içimden.

Gül koktum vardığımda yanına,
Sen, diyerek vardığımda yâdına;
Tüm ölmüş âşıkların âşkına,
Bu ölüm, bu düğün gecesi benim.

Binlerce evim var aslında benim,
Her gece uğradığın rüyâlar benim,
Gelip geçtiğin, delip bıraktığın.

Yıldızlar nakş olmuştu giydiğin kaftana,
Canım bir örtüydü âsumana.

Ölümüm düğün gecemdir benim.

"Şeb-i Arus hatırına."

3 Ocak 2016 Pazar

Âşk Peygamberi / İnsanlığa Müjde

Çok önceleri sevmeye başlamıştım ben seni,
Henüz kimse yoktu belleği olan,
Mağarasından yeni çıkıyordu insanlık,
Dağa taşa tapıyordu tanrı diye,
Her şey gelip geçiyordu,
Hatırlarsan çok önceleri de seviyordum ben seni;

Elest bezmi diyorlardı, sevdiğim âna seni.

Mağara duvarlarına işliyordum yüzünü,
Seslerim harf gibi yankılanıyordu gök kubbede,
Ne ev vardı ne şehir,
Yalnız gönlüm vardı sana misafir,
Hep seviyordum ben seni;

Araplar Uzza'ya tapıyorken de seviyordum ben seni.

Daha önce de karşılaşmıştık seninle,
Belleğim dolu o günden getirdiklerimle,
Hiç unutmadım seni, ellerini,
Hep tekrarladım beni cennete götürecek sözlerini,
Peygamberiysem âşkın, insanlığa müjdelerim seni,
Bir adın kalsın, sevdim diye seni;

Âdem yaratılmadan önce de seviyordum ben seni.

Herkes tapacak bir şey arıyordu köşe bucak,
Kimi aya sarılıyordu kimi güneşe,
Bazısı hiç yüz vermiyordu dağa taşa,
Bir ben biliyordum oysa gerçeği,
Avuçlarıma alıyordum ellerini,
Tutuyordum tanrının ellerini,
Bir tek ben biliyordum göğsümdeki seni;

Peygamberiysem âşkın, insanlığa müjdelerim seni.

Sarı Âşk / Sarı Ölümü Şarkımızın

Bir lavdı tükürdüğüm dudaklarımdan söz diye,
Utanç içindeyim.
Sığındığım bütün mağaralar beni ihbar etti,
Fısıldadı vahşi hayvanların kulaklarına,
Beni aşikâr etti.

Yol bilmez, iz bilmez bir haldeyim tutsak,
Her yanım sarı engereklerle tuzak,
Korku içindeyim.
Ya söylersem seni, kaçırırsam dudaklarımdan;
Tut beni, saklan içimde açtığım oyuklara;
Sevgilim, kapa gözlerini ben açtığımda gözlerimi;
Korku içindeyim.
Ben sende tutsak, sen bana tuzak.

Sarı var her yanda, sarı;
Ev sarı, oda; gün sarı, güz;
Korkuyorum.
Bu ölüm sarısı, peyderpey gönlümü saran;
Ayıracaklar bizi sevgilim, unutma;
Sarı ölümü âşk şarkımızın.

Bir kara delikti gözlerin kimse kapılmadı ona benden başka,
Bir boşluktu sözlerin;
Düştüm, düştüm içinde kaybolduğum için.
Hangi ışığa yöneldimse buldum karşımda seni;
Kim kıbleyi sorduysa işaret ettim seni;
Gönlüm, bin hazanlı güz mevsimi, sarı;
Bir kara deşilmişlik yüreğim senin için.

Kurumuş Güller

Kurumuş güller arasından yazıyorum sana:
Siyah atlar geçmekte aramızdan,
(Bir rüyâ hâli aslında bu, bilinen.)
At muratsa bu siyahlık ne;
Her geliş sanaysa bu gidiş kime.

Kurumuş güller, her yerde,
Bir hayat artığı.
-Yıldızlar şaşırtır yönümü bana.-
Bin soru var dudaklarımda kanayan,
Güller var kuruyan.

Güller arasından geçmekteyim,
Hazan mevsimi,
Günün devrimi;
Gözyaşlarında yıka beni,
Defnet göğe.

(Bana yolumu şaşırtmakta rüyâlar,
Gördüklerimin gizini fısılda kulağıma;
Ey İlah'ım, dönüştür sesimi söze,
Söylediklerinin gizini nakşet dudağıma.)

Kurumuş güller serpilmiş avuçlarıma;
Kurulmuş yaylar çevrili üzerime: Dur Eros!
Korkutur beni, korkutur,
-Düşüş, üşüyüş içimdeki.-
Korkutur beni güller.
(Hele kuruduysa ellerin gibi, kuraksa yüreğin.)